XVI. YÜZYIL ANADOLUSU’NDA OĞUZ BOY ADLI YERLEŞMELER

XVI. YÜZYIL ANADOLUSU’NDA OĞUZ BOY ADLI YERLEŞMELER

Alandırma, canlı ve cansızı, her türlü varlık ve kavramı anlatan, onu belirleyen veya bir şeyi diğerinden ayırmaya yarayan bir kavramdır. Bu nedenle insan, var oluşundan beri yaşadığı ortam içerisinde, şehir, kasaba, köy, mezraa gibi yerleşim alanlarını; dağ, tepe, ova, plato, vadi gibi kara parçalarını; deniz, göl, ırmak, dere, çay gibi suları; cadde, yol, patika, geçit, köprü ve bunlar gibi yerleri adlandırmak ve birini diğerinden ayırt etmek zorunluluğunu duymuştur.[1] Başka bir ifade ile, insanlar nasıl kendilerinden bir parça olarak sahiplendikleri çocuklarına çeşitli isimler veriyorlarsa, topluluklar da doğup büyüdükleri, üzerinde yaşadıkları toprakları isimlendirmişlerdir.

Bu isimleri verirlerken, kendi geçişleri, kültürleri, özlemleri, gelenek ve göreneklerini yansıtan isimleri tercih etmişlerdir. Bugün “Ad bilim” adı verilen bilim, insanların ad verme şekillerini araştırmakta ve son yıllarda önemi giderek artmaktadır. İnsanların kendilerine verdikleri adları araştıran ad bilim kolu “Onomastik” adını alırken, insan ismi dışında kalan adları ise adbilimin “toponimi” kolu araştırmaktadır. Toponiminin araştırma konusuna, doğal olarak tabiatta bulunan dağlar, tepeler, ovalar, vadiler, yamaçlar, sırtlar, mevkiler, geçitler gibi morfolojik unsurlar ile; denizler, göller, nehirler, dereler, çaylar gibi hidrografik unsurlar girer ki, genel anlamda bunlara verilen isimlere “yer adları” denilebilir. Bahsedilenlerden farklı olarak insanlar tarafından vücuda getirilen şehir, kasaba, köy, mezraa, yayla, kışla, kom, ağıl vb. yerleşme merkezlerine verilen isimlere de “yerleşme adları” denilebilir.

Bilindiği üzere adbilim, tarihi, coğrafi, kültürel, etnoloji, sosyoloji ve başka açılardan da önemli bir sahadır. Hele konunun, ülkemiz yer ve yerleşme adlarının bu toprakların Türkleşme sürecini açıklayan en iyi kanıtlardan biri olduğu göz önüne alınırsa, adbilimin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Adbilimin bu önemine rağmen, ne yazık ki ülkemizde yer-yerleşme adları bahsedilen açıdan sistemli bir şekilde araştırılmamıştır. Gerçi daha Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren bu konuda çeşitli çalışmalar yayımlanmışsa da bütün Türkiye yer-yerleşme adları, bütün kaynaklar taranarak bilimsel bir araştırma yapılmamıştır. Aslında ülkemiz için adbilim çalışması çok geniştir ve tarihi-güncel bütün belge ve bilgileri kullanarak interdisipliner bir araştırma gereklidir.

Yer ve yerleşme adları üzerinde yapıan araştırmaların geçmişi Batı’da çok eski olmasına rağmen, bizde bu konudaki çalışmalar Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlar. M. F. Köprülü’nün öncül araştırmalarından sonra[2] yapılan ilk araştırma 1928 yılında H. Nihal ve A. Naci tarafından yapılmıştır. Türkiye çapında böyle bir çalışmanın ilk olduğunu söyleyen müellifler, Erkan-ı Harbiye’nin (bugün Harita Genel Komutanlığı) hazırladığı 1/200.000 ölçekli haritalardan faydalanmışlardır. Dönemin şartlarına göre güzel bir çalışma olmasına rağmen (Orta Anadolu paftaları hariç) 1/200.000 ölçekli paftalardan yapılan bu araştırma[3] eksik kalmıştır. Çünkü bahsedilen hartilardaki yer-yerleşme adları, sonradan hazırlanan daha ayrıntılı haritalara göre oldukça azdır. Bugün, Harita Genel Komutanlığı tarafından ülkemiz toprakları için hazırlanan 124 adet 1/200.000 ölçekli haritaya ilave, daha çok ayrıntının gösterildiği 400’den fazla 1/100.000 ve 5.000’den fazla 1/25.000 ölçekli pafta vardır. Şu halde, haritalardan faydalanarak ülkemiz adına böyle bir çalışma yapmak için yaklaşık 6000 adet paftanın taranması icap etmektedir.

Adı geçen yayınlardan sonra yer-yerleşme adları üzerinde bazı araştırmalar yapılmış ve bu arada Oğuzlara da değinilmiştir. A. Refik, 1930’da Osmanlı arşivlerindeki Mühimme Defterlerini tarayarak Anadolu’daki Türkmen aşiretlerini tespit etmiştir.[4] A. Rıza Yalman ilk cildini 1931’de, ikinciside 1937 yılında olmak üzere Güney Anadolu’daki Türkmen oymaklarını çalışmıştır.[5] A. Avni Candar 1934 yılında Türk budun, il, oymaklarını,[6] Fehmi Aksu 1936 yılında, 4300 yer adını tespit ettiği Isparta ile yer adlarını,[7] S. Üçer ve M. Koman 1945’te Konya ili köy ve yer adlarını[8] araştırmışlardır. Son iki müellif bu konudaki ilk araştırmayı yaptıklarını iddia etseler de,[9] görüldüğü gibi konu, Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren dikkatleri çekmiş, bu sahada birçok yayın yapılmıştır.

Takip eden yıllarda da konu araştırılmış, yerli-yabancı bir çok bilim adamı çeşitli yayınlar yapmışlardır. 1967 yılında F. Sümer, Oğuzlar (Türkmenler) isimli kitabında, konuyu daha sistemli bir şekilde araştırmıştır.[10] Cevdek Türkay, Osmanlı arşiv belgelerini tarayarak Türk oymak, aşiret ve cemaatler üzerinde hacimli bir kitap yayımlamıştır (1979),[11] Yer-yerleşme adları, yabancıların da ilgisini çekmiş, 1979 yılında H. Scheinhardt, Türk adbilimi ile ilgili 850 civarında bibliyoğrafik künyeyi de içeren duyurucu bir kitap yayımlamıştır.[12] Birkaç yıl sonra konu Kültür Bakanlığı tarafından ele alınarak, 1984 yılında bir sempozyum yapılmış ve bildiriler kitaplaştırılmıştır,[13] Scheinhardtdan 16 yıl sonra A. E. Bozyiğit’de bu konuda 950 civarında bibliyoğrafik künye içeren bir kitap hazırlamıştır.[14]

Bu genel girişten sonra yaptığımız çalışma hakkında kısa bir açıklama yapmak faydasız değildir. Çalışma hazırlanırken F. Sümer’in Oğuzlar isimli kitabından hareketle yola çıkılmış, Osmanlı arşiv belgeleri ve bunlara dayalı çalışmalar mümkü olduğunca taranarak sonuca ulaşılmaya çalışılmıştır. Şimdiye kadar Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak yapılan XV-XVI. yüzyıl çalışmaları[15] ile bizzat Başbakanık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü, Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı tarafından yayımlanan arşiv belgelerinin tıpkıbasımları,[16] Ülkemiz topraklarının büyük kısmını kapsayacak hale gelmiştir. Adı geçen yayınlar, Türkiye yüzölçümünün tamamını kapsamasa da büyük kısmını içine aldığından genel de olsa bir fikir edinmeye yeterlidir.

Yapılan araştırmada mümkün olduğunca kaynak taranmasına rağmen, eksiksiz olduğu iddia edilmemektedir. Çünkü, öncelikle bugünkü Türkiye topraklarının tamamını kapsayacak şekilde bütün defterler taranamamıştır (Van-Hakkari çevresi ile İstanbul çevresi tarama dışında kalmıştır). XV-XVI. yüzyıllarda sancaklarda meydana gelen idari bölünüş değişiklikleri göz ardı edilmiştir. Ayrıca tarama esnasında ilgili bütün adlara bakıldıysa da, gözden kaçanlar mutlaka olmuştur. Bilindiği üzere Oğuzları oluşturan 24 boy adı, farklı tarih ve bölgelerde çeşitli şekillerde ifade edilmiştir. Hatta değişiklik bazen o denli fazla olmuştur ki, aslında Oğuz boy adı olmasına rağmen başka izah yollarına da açık olan bazı isimler tamamen ihmal edilmiştir. Örneğin, Eymür adı Emir, Emre, Umur şekillerinde[17] de görülebilmektedir. Dolayısıyla bunun gibi tartışmaya açık durumlarda farklı isimler dikkate alınmamıştır. Araştırmamız sadece 24 Oğuz boyunu hedeflediğinden, amacı aşmamak için Oğuz, Bozok, Üçok gibi genel Oğuz adları; yine Oğuzlara dahil Denizhan, Dağhan, Gürhan gibi isimler ile boyların ongunu şahin, kartal, sungur gibi kuş isimleri ihmal edilmiştir. Son olarak Oğuz boylarına bağlı, belki sayısı yüzlerle ifade edilebilecek oba, aşiret ve cemaat adlarını taşıyan yerleşmelere değinilmemiştir. 24 Oğuz boy adını tararken yerleşme dışında dağ, akarsu, vadi vb. gibi yer isimleri de tespit edilmesine rağmen tabla ve haritaya dahil edilmemiştir.

Oğuz boy adları taranırken F. Sümer’de verilen isimler yanında, Anadolu’nun farklı bölgelerinde aldıkları bazı isimler de dikkate alınmıştır. Alayundlu (Yunt ve Yuntlu), Alkaevli (Alkaravlı), Avşar (Afşar), Çavundur (Çavındır, Çavuldur, Çandır, Çavdır), Dodurga (Tadurga), Eymür (Eymir), Karkın (Kargı, Kargın, Kargu, Kargucak, Karkun, Karkuncuk), Yuva (Yıva), Yüreğir (Üreğir) gibi çeşitli yazılış formları, Aşağı-Yukarı Büyük Küçük gibi ön eklerde dahil olak üzere mümkün olduğunca taranmıştır.

Türkiye toprakları coğrafi konum ve özellikleri nedeniyle Neolitik Dönem’den itibaren yerleşmeye açılmış, çok eski iskan merkezlerinin bulunduğu bir sahadır. Burada çok sayıda devlet ve medeniyetin gelip geçmesi, dünyanın başka yerlerine göre daha fazla yerleşme merkeznin kurulup, gelişmesine sahne olmuştur. Her toplumun kendi kültürel özelliklerine göre isimler vermesi ile, bazen bir yerleşme merkezinin birden çok ismi kullanılır hale gelmiştir. XI. yüzyılda Anadolu’ya gelmeye başlayan Türkler, bu topraklara geldiklerinde yoğun bir nüfusla olmasa bile, harabe, -ören- viranlarda dahil yoğun bir yerleşme dokusu ile karşılaştılar. Bu nedenle Türkler eğer nüfusu olan bir iskân merkezine yerleştirilirlerse genellikle buraların isimlerini ya aynen kullanmışlar ya da kısmen değiştirmişlerdir. Diğer durum da yeni kurdukları merkezlere kendi kültürerinden yeni isimler vermişlerdir. Adı geçen iskan merkezi bir harabe üzerindeyse ismin sonuna ören-viran gibi ifadeler eklenmişlerdir. “Herhangi bir oymağın, boyun yerleştiği bir yere kendi adını vermesi bir kaide olmasa da”[18] yine de Anadolu üzerinde bir çok boy-aşiret-cemaat adını taşıyan yerleşmelerin olması tersi bir kaidenin de olmadığını kanıtlamaktadır.

Başka bir ifade ile, “Türkiye’de herhangi bir yer adının Türkçede bir anlamı varsa, bu yer adının kökeninde antik bir ad aramak boşunadır.”[19] Yani ülkemizdeki bir yerleşme adı Türkçe ise, o yerleşme-kesin olmasa bile, büyük ihtimalle Türkler tarafından kurulmuştur. Bu makalede buradan yola çıkılmış, bahsedilen konu Osmanlı belgelerinde araştırılmış ve X.-XVI. yüzyılda artık Türkleşme sürecini tamamlayan Anadolu’da nerede, kaç tane ve hangi Oğuz boy adını taşıyan yerleşme merkezinin olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Aslında belge taramasından sonra, bulunan yerleşme merkezleri için bire bir lokalizasyon yapılsaydı, araştırma daha doyurucu olacak, bu yerleşmelerin yatay ve düşeydeki dağılışları hakkında daha çok şey söylemek mümkün olacaktı. Fakat, XVI. yüzyıl belgelerindeki yerleşme merkezlerinin lokalizasyonu hiç de göründüğü kadar kolay olmayıp[20] Türkiye çapında bir çalışma için, başlı başına bir araştırma konusu olacak kadar zor ve geniş kapsamlıdır. Bahsedilen zorluklara rağmen, Lavende için yaptığımız lokalizasyon da %85 oranına ulaşılmış, yapmakta olduğumuz Çubuk çalışmasında da bu oran geçildiği halde, ne yazık ki %100 oranına ulaşılamamıştır. Şu durum da Anadolu için böyle bir lokalizasyon çalışması, ancak interdisipliner bir araştırma ile mümkün olacak, belki de yine %100 oranında başarı sağlanamayacaktır.

Türklerin Anadolu’ya ilk gelişi Malazgirt’ten çok daha önceki dönemlere uzanır. M.S. 395-398 arasında Avrupa Hunları hem Trakya hem de Doğu Anadolu üzerinden bu topraklara girmişler, ama uzun süre kalmayıp tekrar yurtlarına dönmüşlerdir. Sonra, 515-516 yıllarında bu defa Sabar/Sibir Türkleri Anadolu’ya akınlar yaparken; VIII. yüzyıldan itibaren Abbasiler Dönemi’nde yine Türkler Anadolu’ya gelmişlerdir.[21] Şu durumda Selçuklular zamanında Bizans sınırlarına gelen Oğuzlar, Suriye’de, Irak’ta, Doğu Anadolu hudutlarında kendilerinden asırlarca evvel gelmiş çeşitli Türk kitlelerine rastladıkları gibi, Hazarlar, Kıpçaklar, Harezmliler, Ak ve Karakoyunlu Türkmenleri ve İlhaniler Devri’nde Moğol-Tatar zümreleri gelerek, asıl keşif kitleyi teşkil eden Oğuz fatihleriyle karışmak suretiyle Anadolu’nun etnik yapısını belirlediler.[22]

Malazgirt zaferinden hemen sonra batıya yönelen Türk güçleri Selçuklu komutanı Artuk Bey komutasında 1072 yılında Sakarya kıyılarına kadar bütün Anadolu’yu fethetti.[23] Fethin bu denli hızlı olmasından beşeri faktörler kadar doğal faktörler de belirleyici oldu. Bizans yönetiminin bozulması yanında yıllarca devam eden Bizans-Sasani ve Bizans-Arap mücadeleri nedeniyle Anadolu’nun yerli nüfusu azalmış, şehirler harap olup küçülürken, birçok köy dağılıp ortadan kalkmıştır.[24] Anadolu’nun morfolojik özellikleri gereği doğu-batı doğrultusunda hareket etmenin, kuzey-güney yönünde hareket etmeye oranla çok daha kolay olması diğer bir faktör olsa gerektir. Ayrıca, ilk defa Bizans İmparatoru Heraclius Dönemi’nde uygulanan, Araplara karşı insandan ve yerleşmelerden arındırılmış “boş tampon” bölgelerden sınır oluşturmak[25] anlayışı yüzünden, bizzat Bizanslılar tarafından sınır-uç bölgeler yıkılıp yok edildi. Aynı şekilde Araplar da harap bir halde sınır oluşturmak isteyince,[26] Anadolu toprakları iki güç arasındaki sınır değiştikçe, yıllarca bilinçli olarak yakılıp yıkıldı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ