XVI-XVII. YÜZYILLARDA OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA BATI AVRUPALI GEZGİNLER VE BİLİMSEL ÇALIŞMALAR

XVI-XVII. YÜZYILLARDA OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA BATI AVRUPALI GEZGİNLER VE BİLİMSEL ÇALIŞMALAR

Batı Avrupalı gezginler, Osmanlı İmparatorluğu’na bir çeşit hacı, misyoner, tüccar, diplomat, asker, serüvenci, bilgin ve turist olarak geldiler. Bilginler, faydalı nesneler ve bilgi toplamak için seyahat ettiler. Osmanlı kasabalarında Doğu dillerini öğrendiler, el yazmaları, tıp ilaçları, eski madalyalar satın aldılar, kitabelerin kopyalarını çıkardılar, gökyüzü, piramitler, Ayasofya ve diğer doğa, ibadet ve sanat yerleri ile ilgili ölçümler yaptılar. Fakat Osmanlı İmparatorluğu’nda bilimsel çalışma gerçekleştirmeye çalışanlar sadece gezginler değildi. Birçok misyoner, tüccar, diplomat, serüvenci ve turist de bu tür bir işle meşguldü. Bunlar merak ettikleri konularla ilgilendiler. Diğer çalışmalar, yurtlarındaki arkadaşları tarafından sürdürüldü. Tüccarlar, bilgi ürünü ticaretinin Batı Avrupa’da iyi para getirdiğini çabuk öğrendiler. Diplomatlar, tüccarların ve serüvencilerin yaptığı gibi, Osmanlı sultanlarına ve maiyetindekilere bilgi ürünlerini armağan olarak götürdüler.

Bu gezginlerin çoğu, Osmanlı İmparatorluğundaki deneyimleri hakkında yurtlarındaki sevdiklerine ve tanıdıklarına mektuplar yazdılar. Bunlardan bazıları daha sonra, vatandaşlarını eğlendirmek, bilgilendirmek, öğütlemek ve övmek için bir röportaj yayımladılar. Diğerleri öğrendikleri dillerde sözlük hazırladılar, satın aldıkları el yazmalarını çevirdiler ya da uyguladıkları ölçümleri yazdılar. Hemen hemen hepsi, Türklerin bilim ya da sanatta hiçbir bilgileri olmadığını iddia ettiler. Onların bilgi araştırmalarını sıkıcı ve umutsuz olarak tanımladılar. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu entelektüel manzara değerlendirmesi, bir taraftan, genel halk değil ama tarihçilerin ve bilim tarihçilerinin aklında ağır bir şekilde tartılmaya devam ederken, diğer yandan Oxford, Cambridge, Paris, Roma, Leiden veya Berlin gibi yerlerdeki Batı Avrupa’nın bilim ve sanattaki birçok en iyi Arapça, Türkçe ve Farsça koleksiyonların asılları, bu gezginlerin Osmanlı İmparatorluğu’nun İstanbul, Halep, Kahire ve diğer kentlerindeki özel ya da saray kütüphanelerinden ve kitapçılarından satın aldıkları, kopyaladıkları ya da çaldıklarından elde edildiler. Aynı şey Antik Yunan, Roma ve ya Mısır madeni paraları, madalyaları, mumyaları ya da heykelleri, badem, portakal, lale, nergis, leylak, kedi, bukalemun, ceylan ya da değerli taş gibi doğa ürünleri ve usturlaplar, güneş saati veya harita gibi bilgi ürünlerini de kapsamaktadır. Bu çalışma, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu Batı Avrupalı gezginlerin bir kaçının izlerini takip etmekte ve İmparatorluğun olası bilimsel çalışmalarda bulunan sakinleriyle bu gezginler arasındaki ilişki ve işbirliğini araştırmaktadır.

1. Dil Çalışmaları

Osmanlı İmparatorluğu’nda konuşulan dillerden herhangi birini, herhangi bir yerde öğrenmek mümkün iken, Batı Avrupalı gezginler üç kenti tercih ettiler: İstanbul, Halep ve Kahire. İstanbul, İbranice, Türkçe ve bazen Arapçanın öğrenildiği yer görevini gördü. Halep, en azından 17.yy. boyunca, Batı Avrupalıların Arapça öğrenmeye çalıştığı merkezdi. Misyonerler, tıpkı Arapça öğrenme çabaları olan misyoner, tüccar ve gezginler gibi, Kahire’de Kıpti ve Habeş dillerinin temellerini anlamaya çalıştılar. Bu üç Osmanlı kentinin dil uygulamaları için önemi ve Batı Avrupalı ziyaretçilerin ya da geçici sakinlerin büyük amaçları, derledikleri sözlükler, yazdıkları mektuplar ya da gezi röportajları ile değerlendirilebilir. Bu kaynaklar “ir yandan Batı Avrupalı bilgin, misyoner ya da tüccarların gerçekten söz edilen dillerle meşgul olduğunu doğrularken, diğer yandan da, ara sıra araştırmaları ve öğretmenleri ile ilgili, Batı Avrupalı ziyaretçilerin izlediği, meşgul olduğu ya da giriştiği amaç, beklenti, standart ve değerlendirmelerini sadece içerir. Bu yüzden, bu çalışmada üzerinde durulan birçok vakada bazı Batı Avrupalıların bir dil öğrendiği ve mümkün olan hallerde bilgilerini nasıl kullandıkları tespit edilebildi. Burada sunulan birinci örnek şimdiye kadar olanların hepsinden farklıdır, çünkü bu rapor, bir gezginin beklentileri, deneyimleri, hayal kırıklıkları ve başarıları hakkında özgürce konuştuğu çok az örneklerden biridir.

İstanbul’da iken Türkçe öğrenmek isteyen soylu İtalyan serüvenci Pietro della Valle, 1614’te Osmanlı İmparatorluğu’na geldi. Kendisine bir öğretmen bulmak için uğraştı ve Napolili doktor Mario Schippano’ya yazdığı mektuplarda, böylesi ortak çabalara has zorlukları renkli bir şekilde anlattı. Della Valle Latince’nin standartlarına ve gramer kurallarına göre Türkçe öğretecek bir öğretmen bulmayı umuyordu. Tek başına böyle bir öğrenimin ona Türkçeden faydalanma olanağı vereceğine inanmıyordu, fakat bunu bir dil öğrenmenin tek doğru yolu olarak düşünüyordu. Doğu dillerini öğrenmeye yönelik bu yaklaşım, 17. yy.’ın ilk yarısı boyunca, hatta bazen daha sonra da, Hıristiyan Avrupa’daki bir çok bilgin tarafından paylaşıldı. Çözülecek sorun sadece bu değildi. Della Valle oldukça katı prensiplere ve güçlü bir kişiliğe sahipti. Della Valle, kendisini, imrenilen bir malı elde etmeyi isteyen bir müşteri gibi görmek istemedi, fakat kendisini, üst üste işe aldığı üç Yahudi öğretmenden daha üstün buldu çünkü İtalya’da Arap harflerini öğrendiği Arap alfabesiyle basılmış bir kitap satın almıştı ve üstelik de Latince grameri biliyordu.

Della Valle’nin ilk Yahudi öğretmeni, onun, Yahudi çocuklara uygulanan Türkçe öğretim kurallarını başarıyla anladığı konusunda ısrar etti.[1] Della Valle, kısa süreli bir testten sonra bu düşünceden vazgeçti ve yardım için Fransız Büyükelçi Achille de Harley, Baron de Sancy’ye başvurdu. De Sancy yardım etmek için kendi öğretmenini önerdi. Della Valle, sadece İbranice ve Türkçe değil aynı zamanda Arapça ve Farsçayı da çok iyi bilen bu bilgini beğendi. Ayrıca bu öğretmen, büyükelçiyle işbirliği sayesinde Latince gramerin temelini öğrenmişti ve böylece della Valle’ye Türkçeyi doğru dürüst öğretebildi. İkisi birlikte, öğretmenin İbraniceden Türkçeye çevirmiş olduğu İlahileri beş kez ve İskender’in öyküsünün Türkçe çevirisini on bir kez okuyarak toplam on altı yoğun ders yaptı. Bundan sonra, iş ve özel sorunları ağır bastığı için della Valle’nin yetenekli öğretmeni bıraktı.[2]

Fransız büyükelçi duruma yeniden müdahale etti ve İtalyan gezgin için yeni bir Türkçe öğretmeni buldu. Yeni öğretmen Kudüs’te doğmuş, uzun süre Kahire’de yaşamıştı ve bu nedenle Arapçada yetenekliydi. Fakat arkadaşı Schippano’nun kanıtladığı örnekteki gibi, Arapçayı boş zamanlarında İtalya’da öğrenebileceğine inandırıldığı için Arapça della Valle’nin ilk öğrenmek istediği şey olmadı. Schippano sadece kısa süre içinde Napoli’de yetenekli bir Osmanlı öğretmen bulmuştu.[3] Della Valle, kolay ve güzel olduğu için Türkçe öğrenmek istedi. Bundan başka Türkçe, Arap dili ve Fars dilini daha kolay öğrenmek için bir araç olabilirdi.[4] Della Valle’nın Türkçeyi seçmesindeki bir başka nokta ise, gezgine vatandaşları üzerinde önemli bir üstünlük sağlayacağını ümit ettiği İtalya’da, bu dilin iyi bilinmediğiydi:

“Ben de bu dili çok seviyorum. Çünkü ülkemde çok az rastlanıyor ve muhtemelen konuşan ve bilen tek kişi ben olacağım …”[5]

Della Valle, 26 saat birlikte ders yaptığı üçüncü öğretmenini ikinci öğretmenine göre çok yetersiz olarak tanımladı. Della Valle, sıfat ve ya zarfların üstünlük derecesini, olumluları veya sıfat-fiilleri yani Latince grameri bilmiyordu. İbraniceyi Latincenin gramer düzenine ya da yöntemine göre değil basit kurallarıyla öğrendi. Biraz İspanyolca konuşması dışında hiçbir dili tam olarak bilmiyordu.[6] Bu durum komediye ya da Della Valle’nin yazdığı gibi tuhaf anlara neden oldu. Öğretmen kendi bildiklerini İspanyolcaya çevirecekti ve bilmediği İspanyolca ekleri bu kelimelere ekleyecekti.[7] Fakat sadece birkaç hafta sonra durum oldukça değişti. Della Valle Napoli’deki arkadaşına artık sevgililerine kendisini ifade edebilecek düzeye geldiğini yazdı.[8]

Della Valle’nin kendisine Türkçe öğreten üçüncü Yahudi öğretmeni sadece birkaç dil bilen ve sabırlı bir mizaca sahip biri değil aynı zamanda yönetiminden sorumlu olduğu İstanbul Yahudi cemaatindeki kişilerin sorunlarında da yol gösterici bir kimseydi.[9] Bu öğretmen, gençliğinde III. Murat’ın sarayına yakın bağı olan Rabi David adındaki akrabası için yardımcılık yapmıştı. David, Avrupa’daki Hıristiyan prensleriyle ilgili sorunlarda Sultan’a danışmanlık yapmış ve saray için resmi mektuplar yazmıştı. Bu durum, David’in Avrupa’dan iltica edip Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir yurt edinen bir çok Yahudiden biri olduğunu akla getirmektedir. David’in mektuplarının bölümleri, Della Valle’nin öğretmeni tarafından miras olarak alınmıştı. Bunlar, İtalyan gezgin için okuma ve çalışma malzemesi olarak kullanıldı.[10] Bunların politik ve tarihi değerleri, Doğu’ya ait nadir eserlerden oluşan koleksiyonu için bunlardan bir kaçına sahip olmayı isteyen della Valle’nın hoşuna gitti:

“Herkesin yabancı ülkelerde bulunan tüm güzel şeylerle kendi ülkesini zenginleştirmesi gerektiğini düşündüğümden, nadir eserleri İtalya’ya geri getirmeyi çok istiyorum.”[11]

Della Valle’nin İstanbul’daki üçüncü öğretmeni, İtalyan gezginin Napoli’deki arkadaşına karşı yükümlülüğünü yerine getirmesinde yararlı oldu. Mario Schippano, tıp ilaçları ve bitki koleksiyonunu zenginleştirmek, nadir parçalardan oluşan dolabına tıbbi açıdan yararlı ve değerli yeni örnekler katmak ve Arapça sözlükler, gramer ve ders kitaplarını ve hepsinden de öte İbn-i Sina’nın tıp kitabını satın almak için, Della Valle’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki kütüphaneler ve pazarlarla olan yakın bağlantısından yararlanmak istedi. Della Valle’ye uzun bir liste verdi, bunlardan sonuncusunu seyahati boyunca aramasını istedi. Della Valle mektuplarında bu listeye defalarca değinmesine rağmen, liste yok olmuş gözüküyor. Çeşitli engeller, Della Valle’nin bu listede yer alan siparişlerin sonuncusuna kadar bulmasına engel oldu. İlk olarak sıkıntılı bir durum patlak verdi ve kitapları saklayan, kayıt altına alan ve bu işle uğraşan herkesin eninde sonunda ona dönmek zorunda oldukları sahaflar artık hastalara ve ölenlere hizmet etmekle meşguldüler.[12] Ayrıca hastalığın yayılması, Della Valle ve öğretmenini ölenlerin kitaplarını satın almaktan alıkoydu.[13] İstanbul pazarlarını dikkatle araştıran Della Valle, bir süre sonra el-Kamus sözlüğünün pek çok kopyasını buldu. Hizmetçisi Thomas’ı el-Kamusu satın almak için gönderdiğinde, bir derviş müdahale etti ve “kitaplarını ve eserlerini gavurlara yani kafirlere vermenin kötü olduğunda” ısrar ederek satışı durdurmaya çalıştı.[14] Della Valle, kısmen tüccarın paraya ihtiyacı olduğu için kısmen de akıllıca davranarak, kitabı saray üyelerinden birisi için, hediye olarak alıyormuş gibi yaptı ve elyazmasını elde etmede başarılı oldu.[15]

Della Valle Türkleri açıkça dünyanın en aşağılık insanları, dolandırıcının kafir yandaşları, tüm iyi Hıristiyanların düşmanları olarak kabul etmesine ve onun son olarak İran’a yolculuk yapmasına neden olan Osmanlı İmparatorluğu’na karşı yapılan savaşta Safavi şahının ordusunda savaşmasına rağmen, dervişin kinini ve kendi kültürüne ait ürünleri düşmanların elinden kurtarma gayretini anlamadı. Bununla birlikte, Mario Schippano için İstanbul’da elyazmaları satın almada en başarılı olan, Della Valle’nin Yahudi öğretmeni oldu. Della Valle’nin sık sık yaşadığı engelleri, öğretmenin bağlantıları ortadan kaldırdı. Bir başka deyişle, Yahudi öğretmen, İtalyan gezginin yaşadığı engelleri yaşamadı. 1615 Eylülü’nün başlarında öğretmen, Della Valle’nin konutunun olduğu Beyoğlu’ndaki Fransız elçiliğine biri gramer, ikisi muhtemelen dini konularda ve biri tıpla ilgili Arapça ve Türkçe kitaplar taşıyarak geldi.[16]

Della Valle, çok geçmeden İstanbul’u terk etti ve İskenderiye yoluyla Kahire’ye, Sina Dağı’na, Kudüs’e ve Halep’e yolculuk etti. Kahire’de bir Türk öğretmenden ve Halep’te bir Maruni papazdan Arapça dersler aldı fakat hangi yoldan devam ettiğini detaylı olarak tanımlamadı.[17] Ayrıca Kahire’de Mario Schippano için Kıpti alfabe ve kendisi için iki tane mumya aldı.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al