XVI-XVII. YÜZYILLARDA AKDENİZ’DE OSMANLI HAKİMİYETİ

XVI-XVII. YÜZYILLARDA AKDENİZ’DE OSMANLI HAKİMİYETİ

Başlangıçta sahip olduğu toprakları itibariyle bir kara devleti olan Osmanlı Devleti, denizlere ulaşmasıyla süratle donanma oluşturma ihtiyacını hissetmiştir. İlk Osmanlı donanması, daha çok Karesi Beyliği donanmasına dayalı olarak kurulmuştur. Kısa zamanda Karamürsel, Edincik ve İzmit gibi Marmara sahillerinde tersaneler kurularak, Osmanlı denizciliğinin temelleri atılmıştır. Bu dönemde Karamürsel Bey’in icadı olan ve onun adıyla anılan kadırga tipi küçük gemi, yüzyıllarca Osmanlı denizciliğinde kullanılmıştır.[1]

Osmanlılar, Rumeli’ye geçtikten sonra Gelibolu’da önemli bir tersane kurarak, burasını bir deniz üssü hâline getirmişlerdir. Bu husustaki ilk köklü faaliyetler, I. Bayezid döneminde (1389-1402) gerçekleştirilmiştir. Daha önce burada bulunan tersane ve havuzlar onarıldığı gibi, yeni bir kale ve limanı korumak için iki de kule yapılmıştır. Bunun ardından Gelibolu tersanesi ve limanı gemi inşa tezgahları, malzeme depoları, baruthane ve peksimet fırınlarıyla birlikte tam teşekküllü bir devlet tersanesi hâline getirilmiştir. Böylelikle gün geçtikçe güçlenen ve tecrübe kazanan Osmanlı denizciliği, XV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Venedik ve Ceneviz gibi zamanın güçlü denizci devletleriyle mücadele edebilecek bir konuma gelmişti.[2]

Fatih Sultan Mehmed zamanı (1451-1481), Osmanlı denizciliğinin atılım yılları ve devletin ciddi deniz politikalarının üretildiği dönem olmuştur. Fatih, İstanbul’un fethine karar verdiği zaman, Gelibolu’da güçlü bir donanmanın oluşturulması için Derya beyi Baltaoğlu Süleyman Bey’e emir göndermişti. Nitekim, İstanbul’un fethi sırasında 350-400 parçalık bir donanma vücuda getirilmişti. Fetihten sonra donanma işine daha da önem veren padişah, bir müddet Kadırga Limanı’nı tersane olarak kullandıktan sonra, Haliç’in Aynalıkavak semtinde ilk tersanesini kurdurmuştur. Onun zamanı, Osmanlı Devleti’nin Doğu Akdeniz ve Karadeniz politikalarının oluşturulduğu ve büyük ölçüde başarılı olduğu, son yıllarında ise Osmanlı denizciliğinin Batı Akdeniz’e açılma teşebbüslerinin başladığı dönemdir.[3]

İstanbul’un fethini takip eden senelerde Doğu Akdeniz politikasını uygulamaya koyan Fatih Sultan Mehmed, Çanakkale Boğazı’na ve Türk sahillerine en yakın adalardan işe başlayarak adım adım Ege içlerine doğru ilerlemeye başladı. Bu deniz üzerinde iki istikamet takip edildi. Bunlardan birinci yolla, Anadolu sahilleri yakınındaki adaların bir kısmı doğrudan hakimiyet altına alınarak, bir kısmı da haraca bağlanarak Rodos’a kadar inildi. Bu maksatla Fatih, Enez, İmroz, Semadirek, Limni ve Midilli adalarını ele geçirerek, Türk sahillerine yapılacak korsanlık faaliyetlerini engellediği gibi bu sahadaki her türlü ticareti de Osmanlı Devleti’ne kazandırmış oluyordu. İkinci yol, onu İtalya’ya götürecektir. Bu yol üzerindeki adalar birer birer alınarak, nihayet İtalya topraklarına asker çıkarılmıştır.[4]

II. Bayezid döneminde (1481-1512) Osmanlı donanması, sayıca Akdeniz’in en üstün gücüne sahip olan Venedik donanmasını geçmişti. Bu dönemde Venedik ve müttefikleriyle yürütülen donanma savaşları, Osmanlı gemi inşa teknolojisinde bir takım değişiklikleri beraberinde getirdi. Venedik gemilerini yakından inceleyen Osmanlı denizcileri, bu devletin gemileri tarzında çektiri, kalyon ve göke denilen savaş gemileri inşa etmeye başladılar. İspanyol gemileri örnek alınarak yapılan iki katlı yelkenli bir gemi olan gökelerden iki tane yapılarak, Kemal ve Burak Reis’in emirlerine verildi. Giderek denizlerde güçlenen Osmanlılar, bu padişah zamanında 1499’da İnebahtı, 1500’de de Modon, Koron ve Navarin’i alarak Doğu Akdeniz’deki Venedik gücüne büyük darbe indirmişlerdir.[5]

Osmanlı denizciliğinin gelişip güçlenmesindeki en büyük amillerden birisi, Yavuz Sultan Selim’in (1512-1520) denizciliğe verdiği büyük önem ve gerçekleştirmiş olduğu faaliyetlerdir. Onun saltanatına kadar, Fatih’in Haliç’te yaptırdığı tersanede büyük bir değişiklik yapılmamıştı. Karadaki başarıları kadar denizlerde de güçlü olmayı isteyen Yavuz, Haliç’teki mevcut tersaneyi Galata’dan Kağıthane’ye kadar genişleterek, içerisinde 300 göz bulunan tersane binasını yaptırdı (1515). Bu büyük tersanenin inşası ile, Osmanlı donanmasının merkezi Gelibolu’dan Haliç’e nakledildi. Böylece, Osmanlı Devleti’nin yıkılışına kadar donanmanın merkezi olan Tersane-i Amire kurulmuş oldu. Bu güçlü donanma, o dönemde ele geçirilen Mısır ve Suriye sahilleri ile denizleri kontrol altında tutmada büyük görevler yerine getirmiştir.[6]

Kanunî Sultan Süleyman zamanındaki (1520-1566) Akdeniz faaliyetleri, Osmanlı Devleti’nin Orta Akdeniz’de hakimiyetini perçinlemesi ve Batı Akdeniz’de kendisini hissettirmeye başladığı dönem olarak değerlendirilebilir. Ünlü Osmanlı padişahı, saltanatının ikinci yılında Rodos’u ve ona bağlı adaları alarak, Suriye ve Mısır sahilleri ile Anadolu arasındaki deniz ulaşımını emniyet altına almış ve Anadolu sahillerine çok yakın olan bir düşmanı uzaklaştırmıştı. Bu fetihle, Doğu Akdeniz’deki Osmanlı üstünlüğü perçinlenirken, bu alandaki mücadele Orta ve Batı Akdeniz’e intikal etmiştir. Bu sıralarda bir başka Türk denizcisi, Kuzey Afrika’da İspanyollara karşı büyük bir mücadele veriyordu. Barbaros Hayrettin Paşa isimli bu denizcinin 1533’te Osmanlı hakimiyetine girişi ve kaptan-ı deryalığa getirilişi, Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştı. Usta bir denizci olan Barbaros, tersaneye yeni bir düzen vererek gemi mühendisliği ve inşası hususundaki bir takım eksiklikleri giderdi. Barbaros ve beraberindeki denizciler, oluşturdukları donanmaları ile ilk imtihanlarını V. Karl ve müttefiklerine karşı 1538’de Preveze’de verdiler. Büyük bir zaferle sonuçlanan bu savaş, Osmanlıların Orta Akdeniz’de hakimiyet kurmalarının başlangıcı oldu. Bundan 13 yıl sonra Trablusgarp ele geçirilerek, Orta Akdeniz’e kesin bir surette yerleşildi. Bundan sonra Osmanlı donanması, Kuzey Afrika sahillerini takiben Batı Akdeniz’de de kendisini hissettirmeye başlamıştı. Türkleri Batı Akdeniz’den uzaklaştırmak gayesini güden II. Philippe ve müttefiklerinin oluşturduğu donanma, 1560’da Cerbe’de ağır bir mağlubiyete uğratıldı. Bu zaferden sonra Batı Akdeniz’de hakimiyetlerini tamamen tesis etmek isteyen Osmanlılar, Malta Adası’nı almaya karar vermişlerdi. Ancak bu teşebbüs başarıya ulaşamayacak ve Kanunî döneminde Batı Akdeniz’de hakimiyet kurma teşebbüsü, Malta önlerinde duraklayacaktı. Bu başarısızlık kolay kolay kabullenilecek bir şey değildi. Bu sebepledir ki, yeni bir sefer hazırlığı için Osmanlı tersanelerinde hummalı bir faaliyet başlamıştı.

Venedik’le mevcut dostane durum değişmediğine, Portekiz’le aradaki anlaşmazlık görüşmelerle hâlledilme yoluna gidildiğine göre, bu seferin doğrudan doğruya Malta veya Malta’yı kurtaran Sicilya ve Güney İtalya üzerine olacağından şüphe yoktu. Fakat Erdel meselesi yüzünden Avusturya’ya harp ilanı, plânlanan bu Akdeniz harekatının ikinci dereceye atılmasına sebep oldu. Bununla beraber Kaptan Piyale Paşa’ya verilen emirle donanmanın Akdeniz’e açılması, Osmanlı ülkelerini muhtemel bir düşman taarruzuna karşı koruması ve üç senedir vergisini ödemeyen Sakız adasının vergi meselesini hâlletmesi isteniliyordu. Bu emirle harekete geçen Piyale Paşa, donanma ile 14 Nisan 1566’da Sakız önlerine gelmiş ve hediye takdimine gelen ada ümerasını tevkif ederek, adayı zaptetmişti. Sakız’ın fethi haberi, padişahın Zigetvar seferine hareketinden birkaç gün önce İstanbul’a ulaştı. Böylece Doğu Akdeniz’deki son Ceneviz kolonisi de tarihe karışmış oluyordu.[7]

II. Selim devrinde (1566-1574), Mısır-Suriye limanları ile İstanbul arasındaki ulaşımı ve bu bölgedeki limanları tehdit eden Kıbrıs’ın alınmasıyla, Doğu Akdeniz’deki Osmanlı hakimiyeti kati surette tesis edilmiş oluyordu. Aynı zamanda Tunus’un zaptı ve bir eyâlet yapılması ile Batı Akdeniz hakimiyeti de kuvvetlendirilmişti.[8] Kıbrıs’ın fethinden sonra burayı kurtarmaya gelen müttefik donanmasının aynı yıl içerisindeki galibiyeti, Osmanlı deniz gücünde hiçbir kalıcı tesir meydana getirmedi. Ertesi yıl, daha güçlü bir donanma Akdeniz’e açılmıştır. III. Murad döneminde (1574-1595), Fas’ın Osmanlı hakimiyetine girmesi ile Osmanlı deniz gücünün Atlas Okyanusu’na dayanması gerçekleştiriliyordu. İnebahtı’dan sonra Osmanlı Devleti, 1645’te Girit adası seferleri dolayısıyla Venedik’e harp ilanına kadar, Akdeniz’de ciddi bir faaliyet içerisinde bulunmamıştır. Bu alandaki rakipleri de artık mücadeleden vazgeçmişlerdi. F. Braudel’e göre, bu barış dönemi Osmanlı denizciliğinin gerilemeye başladığı dönemdir. İnebahtı’nın gerçekleştiremediğini barış dönemi başarmıştır. Osmanlı donanmasında geri kalmışlığın nedeni hareketsizliktir. Donanma artık çalışmadığından, yenilenmediğinden ve bakımsızlıktan yok olacaktır.[9]

Gerçekten de yaklaşık 75 yıl devam eden barış sürecinin ardından, 1645’te Doğu Akdeniz’de Venedik ile başlayan mücadelelerde donanmadaki eksiklikler ortaya çıkmaya başlamıştı. Osmanlı Devleti’nin XVI. Yüzyılda Akdeniz’deki en büyük güç olduğu tartışma götürmez bir gerçektir. Bu yüzyılda gerçekleştirilen fetihlerle, bölgedeki en büyük siyasî güç olmasının yanında ekonomik alanda da son derece iyi bir konumdadır. XVII. yüzyılın başlarında da durum aynıdır. Ancak bu yüzyılın ortalarından itibaren donanmada zayıflık belirtileri ortaya çıkmaya başlamıştır. Kâtip Çelebi, Tuhfetü’l- Kibâr fî Esfâri’l-Bihâr isimli eserini Girit seferleri dolayısıyla, donanmada ortaya çıkan aksaklıklar yüzünden kaleme almıştır. Eserde, Osmanlıların ilk dönemlerinden itibaren 1656 yılına kadar gelen deniz muharebeleri anlatıldıktan sonra, bilhassa Girit seferlerinde karşılaşılan yenilgiler ve buradaki hatalar gösterilerek, bunları önlemenin çareleri üzerinde durulmuştur.

Osmanlılar, bu savaşlarda gemi teknolojisinde birtakım değişiklikler yapmak lüzumunu hissettiler. Bu zamana kadar, deniz muharebeleri hep kürekli gemilerle gerçekleştirilmişti. Ancak bu seferler sırasında kürekli gemilerin, Venedik kalyonları karşısında başarı sağlayamadığı görülmüştü. Osmanlı donanmasında ıslahat yapma, yani yelkenli gemilere geçiş fikirleri, ilk defa 1648’de IV. Mehmed’in tahta geçmesiyle sadrazam olan Sofi Mehmed Paşa zamanında telaffuz edilmeye başlanmıştır. Sofi Mehmed Paşa, ilk iş olarak donanmanın durumuyla ilgilenmeye ve Çanakkale Boğazı’ndaki Venediklilerle başa çıkabilecek bir donanmanın oluşturulabilmesi çarelerini aramaya başlamıştır. Yapılan divan toplantılarında Venedik donanmasının yelkenli gemilerden oluştuğu, savaş esnasında rüzgarı da kullanarak daha hızlı hareket ettikleri, kürekli gemilerden oluşan Osmanlı donanmasının bunlara karşı başarı sağlayamadığı belirtilerek donanmada yelkenli gemilere geçme fikri dile getirilmiştir. Bunun üzerine Tersane-i Amire’de kalyonlar inşası için faaliyete geçilmiştir.[10]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ