XIX. YÜZYILDAKİ BAZI DOĞAL AFETLER VE OSMANLI YÖNETİMİ

XIX. YÜZYILDAKİ BAZI DOĞAL AFETLER VE OSMANLI YÖNETİMİ

En geniş kapsamıyla afet, insanlara zarar veren olaylardır. Biraz daha dar kapsamlı olarak da doğanın sebep olduğu yıkımdır. Doğal afetlerin oluşumları temelde tabiata, tabiat olaylarına veya özelliklerine dayanır. Bu afetler, kendi aralarında yer kökenli (jeolojik) afetler ve atmosfer kökenli (meteorolojik) afetler olarak iki temel grupta incelenebilir. Bu gruba, kaynağını zararlı haşerenin sayısında meydana gelen artıştan alan biyolojik kökenli afetleri ve insan ihmalkarlıklarının yol açtığı yangın gibi afetleri de ilave etmek mümkündür.

Vatan coğrafyası üzerinde yaşayanlar için sıradandır. Esrarlı dağlar, yalçın kayalar, cennet gibi ovalar ve bozkırlar üzerinden gelip geçenlerin pervasızca çiğnedikleri cansız doğal oluşumlar olarak algılanır. Ne zaman ki bir savaş ortamı belirse üzerinde hoyratça gezindiğimiz dağ, taş, yer ve bozkırlar dile gelir canlanır, canımızdan aziz tuttuğumuz bir gönül dostuna dönüşüverirler. Kısacası bir gün gelir insan ve hayvanın aynı kayıtsızlıkla çiğnediği bu coğrafya canlanır.[1] Savaş halleri dışında bu aziz coğrafya doğal afetler döneminde de bir canlılık içerisindedir. Kontrol altına alınamayan huysuz bir at gibi sahibini örseler, silkinir ve sahibinin tecrübesizliğinden yararlanarak onu sırtından atar ve çiğner. Sahibi tecrübeliyse tedbirini önceden almıştır ve çevikliği ile kendini kurtarabilir. Bazı durumlarda da ne çeviklik ne de tecrübe fayda getirir. Bir defa yere düştünüz mü; kaderinize boyun eğmekten başka yapacak bir şey kalmamıştır. Aziz vatan, aziz memleket her zaman narin bir gül değildir. Bazen dikenlerine katlanmak zorunda kalır insan. Coğrafi afetler işte bu dikenleri temsil eder. Milletlerin kaderleri coğrafyalarında gizlidir. Coğrafi anlamda da bu gerçeklilik kendini korur ve üzerinde yaşayanlara ne gibi doğal afetleri sunmaya hazır olduğunun sinyallerini verir. Coğrafi bilimler bize bu sinyaller hakkında bilgi vermekle beraber işin ciddiyeti hakkında kesin güvence sunamazlar. Coğrafyacıların kesin tarih vermek gibi bir lüksleri yoktur. Mutlak bir gerçeğin mekanı ve ihtimal dahilinde olan zaman grafikleri ile insanları sahip oldukları ya da olmadıkları coğrafya hakkında bilgilendirirler. İnsanları vatanın her zaman sevecen olmadığı ana şefkati yanı sıra baba sillesine de sahip bir yanının bulunduğu konusunda insanları aydınlatmak tarihçilerin sorumluluk alanına girer. Geçmişte yaşanan doğal afetlere ait tarihi kayıtların sunduğu maddi ve manevi veriler insanları olası bir felakette yaşayacakları hakkında bilinçli bir hale getirecektir. Tarihte meydana gelen afetler ve yol açtıkları zararları belirtmek sosyal ve iktisat tarihi açısından meydana gelen sosyo-ekonomik değişmeleri incelememize de yardımcı olacaktır.

Vatana sahip çıkmak sadece onun üzerine basıp geçmekten ya da tapusuna sahip olmaktan ibaret değildir. Vatana coğrafyası ile birlikte sahip çıkmak gerekir. Çölüyle, vahasıyla, en kıymetsiz taşıyla ve hatta altını gümüşüyle. Özetle güzeli ve çirkiniyle bir vatana sahip çıkmasını biliyorsak ve hatta iyi olanı herkes sever, kötü olanı sevebilmek sevgide erdemdi; felsefesine katılabiliyorsak o vatana sahip çıkabilir ve gerçek sahipleri bizleriz diyebiliriz. Tarihte var olan doğal afetlere ait veriler bizlere bu gerçeğin geçmişte de var olduğunu bildirmekte ve atalarımızın yaşadığı olaylar hakkında bilgilendirmektedir.

Çalışmamızda XIX. yüzyılda meydana gelen afetler hakkında bilgiler vererek; atalarımızın bu vatana sadece yedi düvelle mücadele ederek değil aynı zamanda onun nazını çekerek de sahiplenmeye çalıştıklarını belirleyeceğiz. Doğal afetler ve türleri hakkında tarihi veriler bir liste yapma olanağı vermekte. Bu listeye uyarak doğal afet türleri belirlendikten sonra meydana geldikleri bölgeler, hasar dereceleri ve devletin afetzedelere nasıl bir uygulama ile yardımcı olmaya çalıştığını tespit edeceğiz. Bu çalışmamızda doğal afet türlerinden kuraklık konusu geniş kapsam nedeniyle ele alınmamıştır.)

1. Biyolojik Kökenli Afetler

Biyolojik kökenli afetleri insanlara zarar veren doğal afetler olarak nitelendirmek mümkündür. Özellikle zirai mahsuller üzerinde zarar verici tahribata yol açan, bu nedenle de insan yaşantısını olumsuz yönde etkileyen ve bitki örtüsüne zarar veren haşere veya hayvan sayısında meydana gelen dengesiz artış “biyolojik kökenli afetler” olarak ele alınabilir. Fare veya çekirge sayısında meydana gelen artış ve buna bağlı olarak tarım alanlarında yol açtıkları tahribat kimyasal mücadelenin olmadığı tarih diliminde büyük çaplı zararlara yol açarak insan yaşamını etkilemiştir.

İnsan yaşamına doğrudan etkisi bulunan bir diğer biyolojik kökenli afet türü ise salgın hastalıklardır. Salgın hastalığın oluşumuna sebebiyet veren bakterilerin gelişimi için uygun iklim, coğrafi koşullar ve insanların ihmalkarlıkları, bu türden afetlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamakta ve insanların ölümüne sebebiyet vermektedir.

A. Çekirge İstilası

Özellikle Sudan’da bulunan Çöl çekirgesinde meydana gelen artış ve o sırada oluşan kuvvetli rüzgar akımları, çekirgeleri sürüler halinde başka bölgelere sürüklemektedir. Sürüler halindeki çekirgeler bazı dönemlerde Osmanlı sınırları içerisindeki verimli topraklara kadar gelmişlerdir. Gelen çekirge sürüleri Osmanlı Devleti’nde zaman zaman zirai mahsuller üzerinde zararlara sebebiyet vermekte ve zahire kıtlığına neden olmaktadırlar. Kimyasal ilaçların bulunmadığı bu dönemlerde çekirge ile mücadele insan gücüne bağlı kalmakta ve yok edilmesi de bir o kadar güçleşmektedir. Osmanlı topraklarında meydana gelen bu tür çekirge istilaları, açtıkları zararlar, meydana getirdikleri göçler ve devletin aldığı tedbirlerle ilgili pek çok belge bulunmaktadır. Bunlarla ilgili bazı örnekler aşağıda incelenecektir:

XIX. yüzyıl başlarında yani 1802 tarihinde çekirgenin Adana Vilâyeti’ne hücum ettiği ve bu nedenle kıtlık meydana geldiğini tespit etmek mümkündür. Çekirge ve akabinde meydana gelen kıtlık olayının bertaraf edilebilmesi işi İçel Mutasarrıfı Osman Paşa’ya ihale olunmuştur.[2] Payitahtın bu tür olağanüstü durumlarda idari açıdan bölge ile yakından ilgilenebilecek bir idari düzenlemeye gittiği söylenebilir. Direk merkezden değil de afetin meydana geldiği bölgede afetzedelere yardım amacını taşıyan ve tam yetkiyle donatılmış bu idari yapılanma örneği, bizlere Osmanlı Devleti’nin konu ile ilgili önceki tecrübelerinin bir sonucu olduğu fikrini vermektedir.

Doğal afetler karşısında ne yapacağını şaşıran vatandaşlar felakete maruz kaldıkları aziz vatan parçasını suçlarlar bazen de ondan kaçıp kurtulmak isterler. İşte bu gibi durumlarda Osmanlı Devleti’nin tavrı günümüze de dersler verebilecek uygulamalar içerir. 1826 yılında çekirge istilası nedeniyle kıtlığa uğrayan Beyşehri Sancağı’nda bulunan Seydişehri sakinlerinden yüz kadar kimsenin çoluk çocukları ile birlikte bir başka bölgeye hicret ettikleri belirtilmektedir. Bu şahısların göç etmiş oldukları mahallerde on yıl kadar kalsalar bile eski mahallerine iade edilmelerine dair kaza naiplerine gönderilen emirler devletin iç göç hakkında takındığı bir tavır olsa gerektir.[3] 1828 tarihinde Bergama Kazası’nda meydana gelen çekirge istilası nedeniyle göç eden halkın eski yerlerine iade edilmeleri iç göç ile ilgili bir diğer örnek olarak ele alınabilir.[4]

Sosyal dayanışma bazen devletten önde ve hatta devletten önce gelir. 1847 tarihindeki Erzurum bölgesinde yaşanan çekirge istilası sonunda yaşanan kıtlık yıllarında halk çareyi akrabalarının yanına gitmekte bulmuştu. Felaketten daha az etkilenen aileler muzdarip durumda bulunan yakınlarını yanlarına almışlar ve felaketin olumsuzluklarını en aza indirgemeye çalışmışlardı. Devlet bu defa gecikmişti. Ancak durumdan haberdar edilen iyi niyetli ilgililer müdahalede gecikmediler. Erzurum valisi vakit geçirmeksizin ihtiyaç sahiplerini tespit ettirerek gerekli olan gıda yardımının yapılmasını sağlamıştır.[5]

Devletin daha geniş çaplı zirai üretimi düşüren bir felaket karşısında bazı planlarını ertelediği ve vergi muafiyeti tanıdığı belirtilebilir. 1851 yılında Kütahya, Aydın, Uşak ve Ayvalık kazasına bağlı köyler ile Şam bölgesinde çekirgenin mevcut olduğu ve mahsule zarar verdikleri yönündeki haberler ilgilileri harekete geçirmişti.[6] Anlaşılacağı üzere çekirgenin yayılma sahası bu dönemde bir hayli geniş ve zirai mahsul üzerinde yapmış olduğu zararda o denli fazla olmuştu. Bu gibi durumlarda devlet bu bölgelerden almış olduğu zirai vergilerin miktarında makul ölçülerde indirime gitmiş ve mevcut birikmiş vergi borçlarının ödenmesinde geniş zamana yayarak uygun miktarlarda vergi ödemesi yöntemini uygulamaya koymuştur.

Çiftçinin üretimini devam ettirmesi Osmanlı Devleti için önem arz etmekteydi. Doğal afetlerden etkilenen üretici devletin yardımını üretim yaptığı alanda hissetmekte gecikmedi. 1862 tarihinde bugünkü Şanlı Urfa yöremizde ve Halep bölgesinde görülen çekirge istilası bölgede zahire kıtlığına yol açmış ve yöredeki zirai faaliyetleri engellemiştir. Bölge halkının ihtiyaç duyduğu hububat delet eliyle bölge haricinden buraya nakledilmişti.[7] Fiyatlar bu nedenle bir miktar yükselmişse de üretici işini aksatmadan çalışmasına devam etme olanağı bulmuştu.

Doğal afetlerle mücadele devletin sorumluluğu altında kalmıştı. Bu durum bütçeye ek masraflar getirmesine rağmen devlet bu fedakarlığı yapmak için var olan bir kurum olduğunu Osmanlı vatandaşlarına ıspatlamıştı. 1864 tarihinde Selanik bölgesinde 1868’de Aydın Sancağı’nın bazı kazalarında ortaya çıkan çekirge istilası kısa süreli olmakla beraber zirai mahsul üzerinde zarara yol açmıştı. Çekirge sürülerinin varlığı yöredeki üretimi gelecekte de sekteye uğratmakta ve halkın konu ile ilgili devletten olan beklentilerini artırmaktaydı. Bu durumda da Osmanlı idaresi devreye girmiş ve çekirgenin toplattırılması için maliye yeni masraflar yapmak zorunda kalmıştı.[8]

Sonuç olarak, Osmanlı Devleti’nin tarım yapılabilen alanlarında meydana gelen çekirge istilası zirai faaliyetleri olumsuz yönde etkilemekle beraber tarımın yapılmasını geciktirmek suretiyle maliyenin ihtiyaç duyduğu vergi gelirlerinin düşmesine sebebiyet vermiştir. Huzur ortamının tekrar temini, kaynaklarında aktif hale getirilmesi anlamına gelmektedir. Osmanlı Devleti, idari açıdan felaket bölgesine yardımcı olarak kötüleşen durumu bir an evvel olumlu yönde geliştirmede mali açıdan da fayda görmüştür.

B. Salgın Hastalıklar

Tanzimat Dönemi’nin getirdiği yeniliklerden birisi de sağlık kurumlarında olan gelişmedir. Bu dönemde yapılan çalışmalar, tıp alanında sonraki dönemler için bir temel yapılanma niteliğini taşımaktadır. Salgın hastalıkların 1828-1831 ve 1834’te veba şeklinde ortaya çıkarak Şam, Basra ve Anadolu vilâyetlerinde can kaybına sebebiyet vermesi nedeniyle Karantinahanelerin açılmasına karar verilmişti.[9] 1838 tarihinden itibaren Karantina Defterleri çıkarılmaya başlanmış ve İstanbul merkez olmak üzere Edirne, İzmir, Bursa, Aydın, Erzurum, Antalya, Isparta, Konya, Adana, Sinop bölgelerinde karantina haneler oluşturulmuştu. Gerekli altyapının olmaması ve mali harcamaların külfeti nedeniyle bu tür uygulamalar ihtiyaçlara cevap verecek düzeyde olmamasına rağmen olumlu sonuçlar elde edilebilmiştir.

Salgın hastalıkların çoğunlukla veba, kolera, difteri, çiçek ve dizanteri türünden oldukları dikkat çekmektedir. Yeterli altyapı ve kanalizasyon ağına sahip olmayan yerlerde gerekli olan temizlik şartları yerine getirilemediği için bu tür salgınların değişik dönemlerde yaşandığı muhakkaktır. Salgın hastalıklar nedeniyle nüfus etkilenmekte ve üretim düşüş kaydetmekte, özellikle zirai sahalarda çiftçiyi etkileyerek zirai üretimin rekoltesinin azalmasına neden olmaktadır.

Tanzimat Dönemi içerisinde alınmakta olan tedbirlere rağmen 1841, 1847, 1849 ve 1869 yıllarında veba, 1847-1848’de kolera salgınları olmuştur.[10] Genellikle isyanlar, eşkıyalık olayları, muhaceret, kıtlık, deprem, yangın ve sel baskınları sonrası salgın hastalıkların ortaya çıktığı görülmektedir.

Salgın hastalıklar Tanzimat öncesi taşrada endişe duyulan bir hadise idi. XVIII. yüzyılın başlarında Diyarbakır Eyaleti’nde meydana gelen veba salgını önemli sayıda insanın ölümüne sebebiyet vermişti. Yine aynı eyalette 1762 yılında görülen veba hastalığı 50.000 kişinin yaşamını yitirmesine neden oldu. 1799-1800 yıllarında bu salgın yeniden ortaya çıkmış, yine pek çok insan yaşamını yitirmiş ve bir kısım halk da can korkusu nedeniyle memleketlerini terk etmek zorunda kalmıştı.[11] Bu tür salgın hastalıklar nedeniyle bölge ticareti etkilenmiştir. Diyarbakır’da dericilik endüstrisinde çalışan esnafın salgın hastalık nedeniyle vefat etmesi yüzünden bu sanat dalı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Diyarbakır Eyaleti’nde 1843, 1848, 1851 ve 1879 yıllarında da kolera salgınları olmuş ve bir hayli can kaybına sebebiyet vermiştir.[12]

Tanzimat Dönemi içerisinde salgın hastalıklar nedeniyle meydana gelen iç göçlere dair bilgilere rastlamaktayız. İzmir bölgesinde 1813-14, 1831, 1837 ve 1849 yıllarında salgın hastalıkların meydana geldiği tespit edilmiştir. Özellikle 1831, 1837 ve 1849 salgınları büyük ölçüde nüfus kaybına yol açmış, yarımadadaki bir çok Türk köyü tamamen boşalmıştır.[13]

Salgın hastalıktan etkilenen bölge halkı ilk çare olarak bilinçsizce yöreyi terk etmeyi tercih etmekteydi. Bu durum doğal olarak hastalığın yayılmasına neden olmakta ve sorunun boyutlarını daha da artırabilmekteydi. Bu türden konularla ilgili olarak arşiv kayıtlarımız oldukça fazla belge ihtiva eder. Anadolu ile ilgili birkaç örneği şu şekilde sıralamak mümkündür: 1848’de İzmit’te meydana gelen bir kolera salgını yüzünden halk topluca başka yerlere göç etmişti.[14] Keza, Hanya’da meydana gelen veba nedeniyle de halk İzmir, Manisa, Kuşadası gibi yerlere kaçmıştı.[15] Bu gibi durumlarda göç edenler salgın hastalığı beraberlerinde diğer mahallere de taşımış olsa gerektir. Devletin müdahalesi bu kez işe yaramış ve gelişigüzel hareket eden insan toplulukları karantinahaneler vasıtasıyla potansiyel taşıyıcılar olmaktan alıkonulmaya çalışılmıştı. Karantina hanelerin mevcudiyeti, bu tür salgın hastalıkların ülke geneline yayılmasına da engel olmuştur. Devletin konu üzerinde göstereceği itina ve salgın hastalıklar karşısında oluşturduğu altyapı toplumun genelini tehdit eden bir afetle mücadelede başarının yegane sırrıdır.

Bazı durumlarda Osmanlı İdaresi salgın hastalıklar ve tedavi yöntemleri hakkında halkın taassuplarını ortadan kaldırma görevini de üstlenmek durumunda kalmaktaydı. Batı da tedavisi var olan bazı hastalıkların Osmanlı sınırlarında etkili oluşu devleti harekete geçirmiş ve bir nevi kültür seferberliği yapılarak insanlar bilgilendirilmeye çalışılmıştır. Örneğin, Tanzimat Dönemi içerisinde çiçek hastalığı can kaybına sebep olan bir hastalık olarak belirmektedir. Halbuki aynı dönemlerde Avrupa’da çiçek aşısı uygulanmaya konulmuş ve bu hastalığın ölümcül etkisi ortadan kaldırılmıştı. Ancak Osmanlı Devlet’inin uygulamaya koyduğu çiçek aşısı karşısında taşrada dine aykırı olduğu gerekçesiyle riayet edilmemiştir. Bu yüzdendir ki 1846 tarihinde Edirne’de meydana gelen çiçek salgınından[16] sonra çiçek aşısı için bir fetva yayınlanmış ve dini açıdan bir sakıncası olmadığı belirtilmiştir.[17] Halkın taassuplarını kısa sürede ortadan kaldırarak sonuç alma görevi de devletin sorumluluk alanlarından birini teşkil etmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ