XIX. YÜZYILDA İDİL-URAL BÖLGESİNDEN ANADOLU’YA GÖÇLER

XIX. YÜZYILDA İDİL-URAL BÖLGESİNDEN ANADOLU’YA GÖÇLER

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuzey komşusu Rusya, güçlendikçe özellikle doğu ve güney yönünde yayılmacı bir siyaset izlemeye başlamıştır. XVI. yüzyılda İdil-Ural ve Batı Sibirya bölgelerini ele geçiren Ruslar, XVIII. yüzyılda Kırım’a iniyor ve daha sonraki yüzyılda da Orta Asya’daki Türk ve Müslüman topraklarına hakim oluyorlardı. Bu bölgelerde yaşayanların bir kısmı, başta topraklarına el koyulması sonrasında karşılaştıkları ağır ekonomik koşullar ve ardından maruz kaldıkları Ruslaştırma ve Hıristiyanlaştırma baskısı karşısında, vatanlarını terk ederek Rusya içinde dağılmak ya da komşu Müslüman topraklarına göç etmek zorunda kaldılar.

Eldeki belgeler XIX. yüzyıl ikinci yarısından itibaren Rus hakimiyetine girmiş toplulukların içinde en eskisi olan İdil-Ural bölgesi sakinlerinden Kazan Tatarları ve Başkurtların Türkiye’ye kitle halinde göç ettikleri yönündedir. Rusya’da yaşayan Müslümanları göçe sevk eden nedenlerin başında kuşkusuz dini, siyasi ve ekonomik baskı ve yıldırma geliyordu. Bu baskıların yoğunluğu, Rusya’nın içinde bulunduğu iç ve dış sorunlarla orantılı olarak bazı dönemlerde azalmış veya çoğalmıştır.

Katerina II (1762-1796) tarafından 1789 yılında “Orenburg Dini İdaresi”[1] adıyla kurulan müftülüğe kadar İslam dini, Rusya’da resmen tanınmamış ve Rusya Müslümanları halife olarak Osmanlı padişahına bağlı kalmışlardır. Ancak İslamiyet’e tanınan bu resmi statü, Rusya Müslümanlarının Osmanlı halifesine bağlılıklarının ve Osmanlı başşehriyle olan münasebetlerin devam etmesine mani olamamıştır.[2]

Mesela 1892 yılında emekli asker Calaletdin Möhammad (ov) ve bazı arkadaşları, Rusya Müslümanlarının hürriyetlerinin kısıtlandığını anlatmak ve bu uygulmalara mani olunmasını istemek için İstanbul’a gelmişlerdir. Örnek olarak da Kazan Bişbalta’da ruhsatsız açılan medresenin müfettiş tarafından kapatılmasını, Rusça bilmeyen ve bu dilden imtihan olmayan adayların molla olmalarına izin verilmemesini göstermişlerdir.[3] Bu olaydan anlaşılacağı üzere Müslüman eğitim kurumlarına yapılan müdahaleler de halkın tepkisini çekiyordu. Hele din adamlarının Rusça öğrenmeleri o dönemin Tatar toplumuna ters düşmekteydi.

İdil-Ural bölgesinin sakinlerinden Kazan Tatarlarıyla Başkurtları göç etmeye sevk eden nedenler, göçmenlerin hatıralarında şu şekilde açıklanıyordu: “Çarlık hükümetinin Müslümanların mektep ve medreselerini kapatacağı, Kur’an’daki ‘kafir’ (Ruslar bu sözcüğün Müslümanlara kendilerini çağrıştırdığını düşünüyorlardı) kelimelerinin çıkartılıp yeniden bastıracağı haberlerinin yayılması.”[4] Darülharpte yaşamanın caiz olmadığı hakkındaki inanç ve baskı rejiminin verdiği huzursuzlukla Müslüman halk, belki meselenin aslını bile araştırmadan hicret etmeye karar veriyordu.

Yazar (G)aliasgar Gafur(ov)-Çıgtay (1867-1942), “Tutam” adlı hikayesinde, 1894 yılında Türkiye’ye göç etme nedenlerini muhacirlere yılda iki defa ürün alınan bereketli toprakların verilmesi, toprağı sürmek için saban ve hayvan, ev yapmak için ağaç yardımı yapılması ve göçmenlerin askere alınmaması gibi haberlerin halk arasında yayılması olarak gösterir.[5]

Rusya Müslümanlarının yurtlarından kaçmalarına neden olan bir diğer olay da 28 Ocak 1897 tarihinde yapılacağı ilan edilen nüfus sayımıydı. Yapılacak sayımla ilgili haberler Tercüman gazetesinde de çıkmaktaydı.[6] Rusya’da yaşayan Müslümanlar, nüfus sayımının bir bahane olduğunu, asıl amacın kendilerinin Hıristiyanlaştırılması olduğunu düşünmüşlerdi. İdil-Ural bölgesinden göçlerin büyük bölümü de zaten bu dönemde meydana gelmiştir. Müslüman halkın korkuları pek de yersiz sayılmazdı çünkü 1897 yılında, gerçekten Rusya’da yaşayan Müslümanlar aleyhine alınan bazı kararlar yürürlüğe konmuştu. III. Duma (Millet Meclisi) üyesi olan (G)aysa Enikeyev,[7] 9 Temmuz 1908’de Dumada yaptığı konuşmada, Rus hükümetinin 20 Mart 1897 tarihinde aldığı kararların, Müslüman halka ana dil, din ve eğitim gibi konularda bir dizi kısıtlamalar getirmiş olduğunu açıklıyordu. Enikeyev, baskılara maruz kalan halkın bir kısmının, kurtuluşu ana yurtlarını terk etmekte bulduğunu ve o dönemde göç eden Tatarların en fazla tercih ettikleri ülkenin de Türkiye olduğunu söylemiştir.[8] Böylece Müslüman halka yönelik baskının sadece dini olmadığı aynı zamanda kültürel baskının söz konusu olduğu anlaşılıyor.

Özellikle Çar Aleksandr III (1881-1894) döneminde Panislavizm hareketiyle yoğunlaşan baskı rejimi ve Ruslaştırma çabaları, Müslüman halkı bunaltmıştır. Onun döneminde Kazan vilayetindeki İslamlar arasında bazı olayların çıktığı haberleri Petersburg sefareti aracılığıyla Osmanlı Devleti’ne de ulaşıyordu. Haberlerde 1897 yılında Kazan’daki olaylar karşısında hükumetin askeri tedbirler aldığı bildiriliyordu.[9] Bu huzursuzluklarda, sonuçlarının Müslüman halka ne şekilde yansıyacağının kestirilemediği nüfus sayımının da etkisi bulunuyordu.

Tatar yazarı Mahmüt Galaü (1886-1938) de, Möhacirlar adlı tarihi romanında 1897 nüfus sayımı korkusuyla Türkiye’ye hicret eden Tatarları işlemiştir. Roman, bir köyde Müslümanların bu sayım haberiyle sarsılmaları ve duyduklarını doğrulatmak için köyün muhtarına gitmeleriyle başlar. Muhtar, köylülere sayımın sadece Müslüman-Türkleri değil Rus, Fin gibi diğer halkları da kapsadığını söylese de halkı ikna edemez. Köylüler zaten “obur taifesi” adını verdikleri, ürünlerini ve hayvanlarını ellerinden alan vergi tahsildarlarından da usanmışlardır. Tüm bu olumsuz şartların üzerine eklenen sayım haberi, köy halkını harekete geçirir. Kırım’ın Odessa limanından vapurlarla İstanbul’a ulaşan muhacirler, oradan Eskişehir’e nakledilirler.[10] Yukarıda belirtilen nedenler, ahaliyi göçe sevk etmiş ve bahsedilen olaylar gerçekten yaşanmıştı. Türkiye’ye göçlerin roman ve hikayelere konu olması, bunun bir dönemin küçümsenmeyecek sosyal bir meselesi olduğunun işaretidir.

Arşivlerde Osmanlı Devleti’nin göçleri teşvik ettiği yönünde herhangi bir kayıta rastlanmamaktadır. Bunu doğrulayan resmi bir açıklama o dönemde Paris sefiri olan Salih Münir Paşa’dan gelmiştir. Sofya’yı ziyaretinde Rusçuk’a uğrayan Paşa’nın burada yaşayan Müslüman ahaliye yönelik tavsiyeleri Uhuvvet gazetesinde yayımlanmıştı. Müslümanlara vatanlarını terk etmemelerini öğütleyen Paşa, İslamların kendi yerlerinde, yurtlarında kalmaları gerektiği görüşünün padişaha ait olduğunu ifade etmiştir. Bulgaristan’daki Müslümanlara eğitimin öneminden bahsetmiş, çocukların okutulmasına ve ülkenin resmi lisanının öğretilmesinin önemine de bilhassa dikkat çekmiştir.[11]

İdil-Ural Bölgesinden Gelen İlk Göçmenler

İdil-Ural bölgesi sakinlerinden Kazan Tatarlarının ve Başkurtların Osmanlı ülkesinde görülmeye başladıkları tarih, XIX. yüzyılın ikinci yarısından sonra yani Kırım Savaşı yıllarına denk gelmektedir. Kırım Tatarlarının yurtlarından büyük kitleler halinde göç ettikleri bu yıllarda, İdil-Ural bölgesinden gelenlerin sayısı fazla değildir.

Söz konusu dönemde Kazan Tatarlarının varlığına Balkanlar’ın Dobruca bölgesinde; İstanbul, Aydın, Hüdavendigar gibi Anadolu’daki çeşitli vilayetlerde; bugünkü Arabistan’ın kutsal Mekke, Medine ve Suriye’nin Şam şehirlerinde rastlanmaktadır. Bu tarihlerde Osmanlı ülkesinde yaşayanların çoğunun molla, hacı, müderris veya medrese talebesi gibi dini kimliğe sahip kişiler olduklarını görüyoruz. Memleketlerinden ayrılma nedenleri dini yaşamlarını sürdürecekleri serbest bir ortama kavuşmak veya arzu ettikleri İslami eğitimi almak olmalıydı. Kazan muhacirleriyle ilgili bilgilere, genellikle Osmanlı hükumetinden maddi yardım talebiyle yapılan başvurular sayesinde ulaşmak mümkün olmaktadır ve bu isteklere resmi makamlardan hemen her zaman olumlu cevaplar geliyordu. Bu tür örneklerden olan 1857 tarihli bir vesikada, Kazan muhacirlerinden Muhammed Efendi adlı şahsın, içinde bulunduğu maddi sıkıntıdan söz ederek kendisine maaş tahsisi için Ticaret Nezareti’ne başvuruda bulunduğu görülmektedir.[12]

Molla, hacı ve talebelere yapılan maddi yardımlar da kuşkusuz yeni gelecek kişiler için de cazipti. Bu yardımlar Orta Asya ve Çin’den gelen hacılara da yapılıyor, Osmanlı ülkesinde herhangi bir nedenle mağdur olmuş, parasız kalmış Müslümanlara barınacak yer gösteriliyor, dönüşleri için gerekirse para yardımı yapılıyordu.

1861 tarihli bir belgede Kazan ahalisinden Murtaza adlı kişi, Hicaz’a gitmek arzusunda olduğunu, kendisinin İskenderiye’ye giden bir gemiye bindirilip ücretinin ödenmesini talep ediyordu.[13] İdil boyundan Karadeniz yoluyla hacca gidecek yolcular, İstanbul üzerinden gemiyle Akdeniz’e, oradan da Mısır limanlarına ulaşırlardı. Osmanlı başşehrinde bir süre kalan hacı adayları, Mısır’da da bir süre geçirirlerdi. Çünkü Mısır’daki camiler ve bilhassa dini ilimlerle uğraşan Tatar uleması için el- Ezher Medresesi büyük önem taşırdı.

Memleketinden ayrılarak yeni bir yaşam kuranlar, bu defa orada bıraktıkları ailelerini de yanlarına getirtmeyi düşünüyorlardı. İstanbul’a yerleşmiş olan Kazan’ın Tetuş üyezdi (kasabası), Orta Baltay volostına (nahiyesi) bağlı Küçük Bakırcı köyü imamı Molla Ubeydullah bin Hamid’in oğlu Hamidullah da ailesini yanına getirtmek için Muhacirin Komisyonu’na başvuruda bulunmuştu. Bu kişi dilekçesinde İstanbul’da kendi geçimini sağladığını ayrıca memleketindeki ailesine para yardımında bulunduğunu söylemektedir. Ancak, İstanbul’dan gönderdiği cüzi miktarın kardeşlerinin tahsil masraflarını karşılayamadığını, ayrıca ebeveyninin de yaşlı olduğunu ileri sürerek kendisi için en uygun çözümün on kişilik ailesini yanına getirtmek olduğunu ifade ediyordu. Muhacirin Komisyonu Kazanlı Hamidullah’ın bu talebini, gereğinin yapılması için Hariciye Nezareti’ne havale etmişti.[14] Söz konusu talepten İstanbul’a yerleşmiş olan Kazanlı gencin, kendi geçimini temin ettikten başka para yardımında bulunabileceği bir miktarı kazandığı anlaşılıyor. İstanbul’a getirtmek istediği kardeşlerine bir şekilde iş veya eğitim imkanının bulunduğu veya en azından ailenin kendi yurdundan daha iyi şartlarda yaşayabilmesi için uygun bir ortamın mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

Kazan Tatarlarının genellikle Orta Asya bölgesi ve Çin’le ticaret yaptıkları bilinmektedir. Fakat Rusların Türkistan’a hakim olmaya başladıkları yıllarda, ticaret hakkı ellerinden alınan Tatarlardan Osmanlı ülkesine ticaret yapmak amacıyla gelmiş kişilere rastlanıyordu. 1855 yılında Kazan ahalisinden Abdullah, kardeşi Hasan ve üç arkadaşı ticaret tezkirelerinin verilmesi için İstanbul’da bekliyorlar ve Harbiye Nezareti’nde geçici olarak ikamet ediyorlardı.[15] Bu kişilerin hangi malları alıp sattıkları hakkında malumat yoktur, fakat daha sonraki yıllarda İstanbul’da ticaret yapanlar artmaktadır.

Gazeteci Zarif Beşir, Kazan-Moskova treninde rastladığı bir Mişer gencinin sekiz yıl boyunca İstanbul’la ticaret yaptığını nakleder. Yirmibir yaşında ticaretle uğraşmaya başlayan bu genci para kazanmaya iten neden, aslında evlenmek için gerekli olan sekizyüz sum (ruble) başlık parasını ödemeye babasının maddi durumunun elvermemesiydi. Genç Mişer, İstanbul’a kürk getirip sattığını söylemektedir.[16]

XIX. yüzyıl ortalarında Rusya’dan Osmanlı ülkesine göç edenler arasında Kazan ahalisinden ve Nakşibendiyye tarikatine mensup olduğu belirtilen Şeyh Hafız Muhammedcan Efendi adlı bir zat da bulunmaktadır. Bu kişinin 1847 yılında Mekke’de bir tekke inşa etmiş olduğu, devletin de bu tekkeye tayinat ve kendisine maaş tahsis ederek yardımda bulunduğu öğreniliyor.[17] Onun İzzet Efendi adındaki halifesi de aynı dönemde İstanbul’da ikamet ediyor, o da maddi yardım başvurusunda bulunuyordu.[18] Şeyh Muhammedcan Efendi ardından Medine-i Münevvere mücaviri olduğundan[19] ve Mekke’ye mücavir olarak gideceğinden bahisle gene maaş tahsisi için başvurmuştu.[20] Onun Mekke ve Medine’den sonra Şam’da da ikamet ettiğini gösteren bir belge de mevcuttur.

Şam valiliğine onun namına yapılan başvuruda bulunan talebe-i umumiyeden olduğu belirtilen Abdürrahman adlı şahıstır.[21] 1850 yıllarında Mekke, Medine ve Şam civarında ikamet eden Kazan Tatarlarının bu şehirlerde bulunmaları tamamen dini nedenlerden kaynaklanıyordu.

1852 yılına ait bir başka belgede Medine şehrinde Kazanlı Hacı Muhammed Safa, talebe Abdürrahim Efendi ve Şam şehrinde Hamzazade Seyyid Hüseyin Efendi’ye bir miktar maaş tahsisiyle ilgili[22] bir istekle karşılaşıyoruz ki bu da yukarıdaki görüşü doğruluyor. Daha önceki yıllarda İdil-Ural bölgesinden Hicaz’a ve Şam’a hem hac vazifesini ifa etmek hem de İslami ilimlerle uğraşmak amacıyla birçok kişi gitmiştir. Mesela, Ufa tevabiinden olan Abdülhalik b. Abdülkerim (ö. 1844), Kazan’da tahsil yapmış, 1798 yılında Hicaz’da ve Türkiye’de bulunmuş, daha sonra yeniden bir hac seferine çıkmıştı. Abdülhalik b. Abdülkerim yurdunda medreseler kurmuş ve pek çok öğrenci yetiştirmiş bir müderristi. Ahmet isimli oğlunun yazdıklarına göre babası iki yılını Mekke ve Medine’de, birer yılını Mısır ve Kudüs’te, altı ayını da Şam’da ikamet ederek geçirmişti.[23] Buradan anlaşıldığına göre XVIII ve XIX. yüzyılda İdil-Ural uleması eğitim için İslami ilimlerin merkezi olan şehirlerde uzun müddet kalıyor ve başta Arapça öğreniyorlardı. Memleketlerine dönüşlerinde bilgilerini eğitim müesseseleri açarak yani medreselerde gençleri yetiştirerek değerlendiriyorlardı.

İdil-Ural Bölgesinden Toplu Göçler

Rusya’nın İdil-Ural bölgesinden Osmanlı topraklarına toplu haldeki en erken göçler 1861 yıllında gerçekleşmişti. Bu durum Muhacirin Komisyonu’nun Kazan muhacirlerine uygulanacak muamele hakkındaki sorusuna karşılık onlara da daha önce gelen muhacirlerle aynı muamelenin uygulanacağının bildirilmesinden anlaşılıyor.[24]

Bu yıllarda Rusya tahtında Çar Aleksandr II (1855-1881) oturmaktadır ve onun döneminde Rusya’da büyük reformlar yapılmış, özellikle de 1861 manifestosunun (fermanının) ilanıyla Rus köylüleri toprak sertliğinden kurtulmuştur. Ancak Rusya için bu dönem Kafkasya’nın ve Türkistan’daki hanlıkların Rusların eline düştüğü, İdil-Ural bölgesi sakinlerine yani Kazan Tatarları, Başkurtlar ve Çuvaşlara karşı yeniden sistemli dini ve kültürel baskıların uygulanmaya başlanması anlamına gelmekteydi. Bu uygulamalardan biri, Kazanlı misyoner İlminski öncülüğünde hazırlanan gayri Rus kavimlere kril alfabesi esasında alfabe tanzim edilmesiydi. Ardından Müslümanlar yoğun olarak Hıristiyanlaştırma propagandasına maruz kaldılar. Ancak bu baskıların sonunda Rus hükumetinin hedeflediği sonuç alınamadı, hatta aksi tesirlerine şahit olundu.[25] Aleksandr II, Kırım Savaşı sonrasında Rusya’nın güneyinde vuku bulan Kırım Tatarlar göçünü “istenmeyen unsurlardan kurtuluş” ve “mutlu bir olay” olarak nitelendiriyor ve göçlerin engellenmemesi için her türlü tedbirin alınmasını istiyordu.[26] Bütün bu uygulamaların amacı yeni kazanılan topraklar da dahil olmak üzere Ruslaştırma politikasını bütün Rusya’ya yaymak ve hükumeti rahatsız eden sorunlardan kurtulmaktı.

Bu dönemde Rusya’nın değişik şehirlerden göç edenlere rastlanmaktadır. Mesela Astrahan (Ejderhan) ahalisinden olan ve dört kişilik ailesiyle birlikte İstanbul’a hicret etmiş Abdullah Efendi gibi.[27] Daha ziyade bir ticaret merkezi olan bu bölgeden daha sonraki dönemlerde gelenlere rastlanmadığını söyleyebiliriz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al