XIX. VE XX. YÜZYILLARDA KAZAN TATARLARI

XIX. VE XX. YÜZYILLARDA KAZAN TATARLARI

Tatar adı, tarihin değişik dönemlerinde değişik anlamlarda kullanılagelmiştir.[1] Avrupa ve Rusya’da Tatar adının yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanılması XIII. yüzyıldaki Moğol istilasından sonra olup, Orta Asya göçebelerini tanımlamak içindi. Ruslar bunu Çarlık Rusyası’nda yaşayan Türk kökenli halkları anlatmada kullanıyorlarken, Tatar sözü ile bugün İdil-Ural bölgesindeki Kazan Tatarları ile Kırım’da ve başka yerlerde yaşayan Kırım Tatarları kastedilmektedir. Ancak, milliyet temeline dayalı etnik kimlik, XX. yüzyılın başına kadar İdil-Ural’ın Müslüman toplumuna yabancı bir kavramdı. Günümüzde Tatar ve Başkurt olarak tanımlanan İdil-Ural Müslümanlarının önemli bir kesimi söz konusu dönemde kendilerini dinî ve bölgesel kimliklerle tanımlıyorlardı.[2] “Tatar” milli kimliğinin yaygınlaşması, XX. yüzyılın başında ve özellikle Sovyet döneminde yaygınlık kazanan bir olgudur.

Bu çalışmada daha ziyade XIX ve XX. yüzyıllarda İdil-Ural Müslümanlarının içtimaî ve fikrî tarihi üzerinde durulacak, “Tatar Uyanışı” olarak bilinen reform hareketinin tarihî zemini ve değişik safhaları incelenecektir. XVIII. yüzyılın sonunda ortaya çıkan Tatar reform hareketi, son dönem Müslüman dünyasındaki benzeri akımlarla benzerlik göstermekle birlikte, Tatar reformu kendine has birtakım özellikler taşımaktadır. Kazan Tatarlarının Batı’ya daha yakın olması, Rusya’nın etkisine açık olmaları ve İslam dünyasındaki diğer reform hareketlerinin de farkında olmaları, orada ortaya çıkan reform hareketine değişik bir özellik kazandırmıştır. Rusya gibi bir Hıristiyan güçle uzun bir müddet bazen yanyana, bazen karşı karşıya ve XVI. asırdan beri de Rus hakimiyeti altında yaşamış olmaları, diğer Müslüman topluluklarla karşılaştırıldığında, onların uyanış hareketine çok ayrı bir renk vermiştir. Bu nedenle, her şeyden önce Tatar reformunun kaynaklandığı tarihî ve sosyal zemine bakmak gerekir.

Ruslarla Tatarların ilişkileri İdil Bulgarları zamanına kadar gider. İdil Bulgarlarının İslamiyet’i seçtiği yıllardan (922) bir müddet sonra Ruslar Hıristiyanlığı kabul ettiler (988). Yerleşik bir hayat süren İdil Bulgarlarının kendileriyle aşağı yukarı aynı iktisadi ve kültürel seviyede bulunan Doğu Slavlarıyla olan ilişkileri esasen barışçı bir düzeyde geçiyordu. Rusya’nın ve İdil Bulgar Devleti’nin Moğollar tarafından fethedilmesi (XIII. yüzyıl) ile ortaya çıkan Altın Orda (Altınordu) Devleti’nin zaman içinde (XIV. yüzyıl) İslamlaşması, Ruslarla Müslümanların ilişkilerini önemli ölçüde değiştirdi: Hıristiyan Ruslar, artık iki yüzyıl boyunca steplerin Müslüman göçebelerinin (Tatarların) hakimiyeti altında yaşayacaklardır. O dönemin Rus kaynakları, Doğu Slavları ile Tatarların ilişkilerini iki din arasındaki devamlı bir mücadele olarak karakterize etmektedir.[3] XV. yüzyılda Altın Orda Devleti’nin parçalanmasıyla ortaya çıkan hanlıklardan biri olan Kazan Hanlığı zamanında ise bu ilişki, Hıristiyan Ruslarla Müslüman Tatarlar arasındaki çatışma hâlini almıştı.

XVI. yüzyılın ilk yarısında Kazan Tatarları hakkında gözlemlerini yazan Avusturyalı diplomat ve seyyah Sigmun von Herberstein, “bu Tatarlar” diyordu, “diğerlerinden daha medenî bir hayat sürüyorlar: Evlerde yaşıyor, toprağı işliyor, ticaret yapıyor ve nâdiren savaşıyorlar.” Orta İdil’deki yerleşik İslam medeniyeti X. yüzyılın başlarına kadar uzanıyordu. Buradaki İdil Bulgarları, Doğu ile Baltık arasındaki ticaretin merkezinde olmaları bakımından siyasi bakımdan çok önemli rol oynuyorlardı. Dolayısıyla, Kazan Hanlığı iki geleneğin mirasçısıydı: İdil Bulgarları ve Altın Orda.[4]

Rusların 1552’de Kazan Hanlığı’nı işgal etmeleriyle Rus-Tatar ilişkileri yeni bir döneme girmiş oldu. Siyasî bağımsızlıklarını kaybeden Tatarlar, iki yüz seneden fazla süren bir dönem içinde ağır bir baskı altında kaldılar.[5] Daha 1555’te Ruslar, Kazan Tatarlarını ve Hıristiyan olmayan diğer unsurları Hıristiyanlaştırmak için saldırgan bir Hıristiyanlaştırma siyaseti güttüler. Bu ilk zorlamalar sonucunda birkaç bin Tatar ve Tatar aristokrasisinin önemli bir kısmı Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kaldı.[6] Ortodoksluğa ilk giren bu Tatarlara “Eski Kreşin (Hıristiyan) Tatarları” denilmiştir. XVI ve XVII. yüzyıllarda devam eden baskılar pek sonuç vermemiş, aksine bu zorlamalar Tatarları pasif direnişe ve İslamiyet’e daha sıkı sarılmaya yöneltmiştir.[7]

Hıristiyanlaştırma siyaseti XVIII. yüzyılın sonlarına kadar, yani Büyük Petro (1682-1725), İmparatoriçe Anne (1730-1740) ve İmparatoriçe Elizabeth (1741-1761) zamanlarında devam etti.[8] Büyük Petro, Hıristiyanlığa dönenleri vergiden ve askerlikten muaf tutuyordu. 1740’ta hükümet bir fermanla İslam’dan dönmeyenlerin vergisini iki katına çıkarmış, 1742’de ise Kazan vilayetinde yeni yapılmış olan camilerin yıkılmasını ve yeni cami yapılmamasını emretmişti.[9] Bu fermanın ilanından sonraki iki yıl içinde 418 cami yıkılmıştı.[10] Bütün bu tedbirler bile Tatarlar arasında Hıristiyan olanların sayısını pek fazla arttırmadı. Aksine bütün bu zorlamalar Ruslarla Tatarlar arasındaki gerilimi güçlendirerek Tatarları daha fazla muhafazakârlığa itiyordu. Bu baskılar, Rus Ortodoks misyonerleri ile Tatar uleması arasında daimî bir gerilime sebep olduğu gibi, Tatar ulemasının Hıristiyan misyoner faaliyetlerine karşı koymak maksadıyla eğitim faaliyetleri yönünde büyük duyarlılıkla çalışmalarına yol açmıştır.[11]

XVIII.  yüzyılın sonu, Tatar-Rus ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu, yani Rus hükümeti Tatarlara karşı daha yumuşak bir siyaset takip etmeye başladı.[12] 1789’da, bu siyasetin bir neticesi olmak üzere, II. Katerina (1762-1796), Tatarların Doğu Avrupa ve Batı Sibirya Müslümanlarını kapsayan bir Dinî İdare kurmalarına izin verdi. Bu durum, Tatarlar için çok sınırlı bir iç otonominin başlangıcı sayılabilir. Bir müftü ve onun altındaki üç kadıdan oluşan, Mahkeme-i Şer’iyye-i Orenburgiye adlı Müslüman Dini İdaresi kuruldu.[13] Rusya, Müslümanların kısaca Sobraniye dedikleri bu müessese, Orenburg’da olacak (sonradan Ufa şehrine taşınacaktır) ve başında bulunan müftü, Rus çarı tarafından tayin edilecekti.[14] Dini İdare’nin görevi, Müslümanların evlenme, boşanma, miras, mektep- medreselerin idaresi ve Müslüman din adamlarının eğitim ve tayini işleriyle uğraşmaktı. İlk Müftü Muhammedcan’ın yaptığı ilk iş, imam, hatib veya müderris olacak kişilerin Sobraniye’den menşûr (Rusçası ukaz) denilen bir belge alması mecburiyeti usulünü getirmek oldu.[15]

Dinî muhtariyete ilave olarak, Rusya, 1792’de Tatarlara geniş ticarî haklar tanımış, bunun neticesinde Tatarlar Rusya ile Orta Asya ticaretinde aracı rolünü üstlenmişlerdir. Bu durum onların siyasî ve iktisadî bakımdan güçlenmelerine yol açacaktır. Orta Asya ile daha yakın ilişkiler kuran Tatar tüccarları sayesinde, dinî ilimlerde yükselmek isteyen Tatar gençleri Orta Asya medreselerinin yolunu tutmuşlardır. Bu medreseler eski şaşaalı devrini kapamış ve skolastik eğitim merkezleri haline dönmüş olsalar da, Tatarların benliğini korumasına ve fikir sahasında bir parça gözünün açılmasına vesile olmuştur. Bu medreseler sayesinde İdil Boyu Müslümanları arasında bir canlılık olmuş, halkta okuma-yazma bilenler çoğalmış ve ulema sınıfı veya o dönemin şartlarına göre bir aydınlar zümresi ortaya çıkmıştır.[16]

XIX. yüzyılda Hıristiyan misyonerlerin faaliyetleri arttı. Rus ve İngiliz Kitab-ı Mukaddes Cemiyetleri, Hıristiyanlıkla ilgili temel eserleri yerel dillere tercüme etmeye başladılar. 1818’de, Kazan’da bir Kitab-ı Mukaddes Cemiyeti kuruldu. Bu faaliyetlerin gayesini sezen Müslüman ulema çok geçmeden buna karşı tedbirler geliştirmeye başladı. Bu vesileyle neşredilen kitaplar Müslüman fikrî hayatında bir canlılık yarattığı gibi, bu ve diğer faaliyetler neticesinde daha önce Hıristiyanlığı kabul etmiş Kreşin Tatarlarından bazıları (yüzyılın başında önce Nijni-Novgorod’da, daha sonra Kazan’da) tekrar Müslümanlığa dönmeye başladılar. Yine aynı dönemde, Çuvaş, Mordva ve Votyak gibi Türk ve Fin kökenli kavimler arasında İslamiyet’in yayılması dikkati çekmektedir.

Rus yetkililer bu durumu Rusya’nın birliği açısından bir tehdit olarak görüp harekete geçtiler; daha fazla İslamlaşma ve Tatarlaşmanın önüne geçebilmek için, Rus hükümeti ve Ortodoks misyonerleri tedbirler almaya başladılar. Bu tedbirlerden biri, geleneksel Tatar eğitim müesseselerine müdahale etmeyip onları Ortaçağ’ın karanlıklarında bırakmak, buna karşılık diğer Rus olmayan halklar arasında Hıristiyanlığı ve modern eğitimi yaymak için ne lazımsa yapmaktı.[17] Diğer bir tedbir ise, sadece adı Hıristiyan olan gruplar arasında dinî eğitimi arttırmak ve eğitim seviyesini yükseltmekti. Bu yeni tedbirlerin öncüsü, özellikle eğitim faaliyetleri ile etkili olan Nikolay İvanoviç İlminski (1822-1891) idi.[18] 1860’larda faaliyetlerine başlayan İlminski, paganlara ve Müslümanlara yaklaşabilmek için Rusçadan ziyade onların kendi dillerinin kullanılmasına özellikle önem veriyordu. Bu yüzden, oldukça iyi eğitilmiş ve gayretli yerel eğitmenlerden bir kadro edilmesi noktasında yoğunlaştı.

İlminski, Müslüman Tatarları Hıristiyan dinine döndürme çabalarının faydasız olduğunun farkındaydı. Bu yüzden, onlarla uğraşmaktan ziyade, Rus olmayan fakat yüzeysel bir şekilde Ortodoks Hıristiyan olan halkları Kilise içinde tutmayı ve İslam’ın onlar arasında yayılmasını engellemeye öncelik verdi. Müslümanların giderek artan tesirinden II. Katerina’yı sorumlu tutuyordu, zira bu çariçe onların bir dinî idare etrafında örgütlenmelerine imkan sağlamıştı. İlminski bu müesseseyi bertaraf etmek ve etkisiz kılmak için mümkün olan her şeyi yaptı; 1884’teki müftü tayinine müdahele ederek bu makama en kabiliyetsiz kişinin getirilmesi için çalıştı. Onun amacı, Müslümanların etkisini azaltmak için onları sınırlamak, kültürel ve siyasi haklardan yoksun bırakmaktı.[19]

Tatar sorunuyla uğraşmanın İlminski’ninkinden oldukça farklı bir yolu daha vardı ki o da, Rus dilinin yaygınlaştırılması yoluyla Tatarlar ve diğer Rus olmayan unsurların asimile edilmesiydi. Bu yeni siyasetin bir ürünü olarak, 1870’lerde hükümet Müslüman mekteplerine Rus dili dersi koymak zorunluluğu getirdi. Bu siyasetin kökleri, 1850’lerde Kırım Savaşı yenilgisinden sonra uyanan Rus milliyetçiliğine dayanıyordu; Rusların okumuş kesimi, Rus olmayan unsurlar arasında Hıristiyanlığın yayılmasını ve Rus dilinin yaygınlaştırılması yoluyla Rus olmayan unsurların asimile edilmesini savunuyordu.[20]

Bu asimilasyon politikalarının yanında, Orta Asya’nın Ruslar tarafından işgali de Tatarlar için olumsuz bir gelişmeydi, zira bunun neticesinde Tatarlar, Rusya ile Orta Asya arasındaki aracılık konumunu yitireceklerdi; işgalden sonra Ruslar Türkistan ile doğrudan ticarî ilişkilere girmeyi tercih edeceklerdir.[21] Varlıklarını sürdürmek isteyen Tatar tüccarları ise, yeni pazarlara, özellikle Rusya pazarlarına yöneleceklerdir. Rus işgalinin Tatarlar açısından diğer bir sonucu, Hazar-ötesi (1899) ve Orenburg-Taşkent (1906) demiryolu hatlarının inşasıydı.[22] Demiryolları Tatarların eski transit merkezlerinin önemini yitirmesine sebep oldu. Artık Tatar tüccarları kervanlarla Buhara’ya gitmek yerine trenlere binerek Moskova’ya ve diğer Rus pazarlarına gitmeye başladılar.[23]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al