VİYANA SAVAŞI’NDAN SONRA SIRBİSTAN (1683-1699)

VİYANA SAVAŞI’NDAN SONRA SIRBİSTAN (1683-1699)

1521 yılında Osmanlıların Belgrat’ı fethinden itibaren, Save’nin ve Tuna’nın güneyi olan bugünkü Sırbistan toprakları 150 yıldan daha fazla bir sürede savaş görmedi. 1606 yılındaki Zitvatorök Antlaşması’ndan beri bölgede iç savaş olmamıştır. Neredeyse 17. yüzyılın 80 yılı barış ve ekonomik refah dönemiydi. Tuna, Osmanlı İmparatorluğu’nda malların Balkanlar’dan ve Doğu’dan Atlantik ve Baltık Denizi’ne taşındığı en önemli yollardan birisi olmuştur. Belgrat; Dubrovnik, Bosna, Türk, Rum, Ermeni, Yahudi ve Sırp tüccarların buluşma noktası ve toplantı yeri olarak çok hızlı gelişmiştir. Yaklaşık olarak 60.000 nüfusuyla, hatta bazı kaynaklara göre 100.000’lik nüfusu ile 17. yüzyılın ikinci yarısındaki en büyük Avrupa şehirlerinden biri olarak kabul edilmiştir.[1] Sırp köyleri de gelişmiş, ancak daha önceki dönemde savaş seferlerinin giderlerini karşılamak zorunda olmaları nedeniyle kasabalar kadar gelişememişlerdir. Öğretmen, Sırp keşişi ve aynı zamanda Orta Çağlardan Viyana Savaşı’na kadar Sırp tarihi hakkındaki kısa çalışmanın yazarı olan Atanasia Daskal 17. yüzyılı şöyle tasvir etmektedir: “Ve tekrar Sırbistan 100 yıl Türklerin egemenliği altındaydı. Ve tekrar nüfusun sayısı artmıştır ve zenginleşmişlerdir; Türkler az miktarda haraç aldılar; manastırlar yoksulluk içinde değildi ve Hıristiyan olan halk kiliselere ve manastırlara yeterince sadaka verdiler.”[2]

Bununla birlikte, 1683 yılında Viyana’nın ikinci defa kuşatılması için hazırlıklar sırasında ekonomik durum kötüleşmiştir. Olağanüstü savaş vergilerinin sıradan hale gelmesi birçok kişiyi fakirleştirmiştir. Bundan başka, artan enflasyon, çok düşük fiyatlı yiyecek “alımı”, para ve erzak gerekliliği ve angarya vb. gibi şeyler de göz ardı edilmemelidir. Viyana kapılarında Osmanlı’nın yenilgisi ve genel sosyal hoşnutsuzluk ilk önce kuzey Dalmaçya’da ve daha sonra da Bosna ve Hersek’te Hıristiyanların ayaklanmalarına sebep olmuştur.[3]

1685’ten 1687’ye kadar olan dönemde Macaristan’daki büyük toprak kayıplarını takip eden yeni ezici yenilgiler, Podolya ve Mora’daki askeri fiyaskolar, Yeniçerilerin başkaldırıları ve IV. Mehmed’in tahttan indirilmesi Osmanlı rejimini önemli ölçüde zayıflattı. Ayrıca, Kutsal Birliğin askerlerinin hızlı ilerlemesi Hıristiyan reayanın yeni bir isyan başlatmalarını teşvik etti. Özellikle Sırpların Eylül 1688 yılında Belgrat’ı almalarından sonra Sırplar gruplar halinde Avusturya birliklerine katıldılar. Bunlardan bazıları, Avusturyalıların gelmesini bile beklemeden silaha sarıldılar.

Sırbistan’da, Bulgaristan’da ve Makadonya’da başkaldırılar birbiri ardına patlak vermekteydi. Bunların liderleri genellikle Osmanlı İmparatorluğu’nda daha önce askeri ya da benzeri hizmetlerde bulunmuş olan martolesler, derbencler, knezler ve diğer Hıristiyanlardı.

Kasabalara ve küçük Osmanlı müfrezelerine saldırıları ve Osmanlıların isyancıları kovalamalarını her iki dinin de sivil toplumlarının soykırımı izledi. Osmanlı ve Batı kaynaklarına göre, Sırp isyancıları Uzice kasabasına saldırdıklarında, “pek çok Türk öldürülmüş ve 1500’den fazlası ele geçirilmiştir. Aynı durum Vlajeroe’da, Prijepolice’de, Cacak’ta ve pek çok diğer yerlerde vuku bulmuştur.[4] Birkaç hafta sonra, Arnavut beylerinin kabile birlikleri yukarıda anılan kasabaları yeniden ele geçirdiklerinde, komşu köyleri harap etmişlerdir.[5] Dubrovnik’in (Ragusa) İstanbul’daki rehberi olan Luka Barka en şiddetli çatışmalar sırasında bu bölgelerden geçerken şöyle yazmaktadır: “Arnavutlar Türkler için bile merhamet göstermeksizin tüm çevredekileri katletmişlerdir.”[6]

Müslüman mülteciler panik içerisinde İstanbul yoluyla Niş’e ya da Tuna yoluyla Vidin’e kaçarken, isyancılar (haydutlar) onlara saldırmıştı. O zaman Macar savaş meydanında baş komutan olan Yeğen Mustafa Paşa, aynı zamanda tüm bölgeleri tamamen yakıp yıkarak Müslüman mültecileri savunmuştur. Böylece, isyanı bastırmaya ve Avusturya birliklerinin yiyecek ihtiyaçlarını zora sokmaya çalışmıştır. Osmanlı tarihçisi olarak Defterdar seraskerin yazdığı gibi en fazla yakılıp yıkılan yer Morava vadisiydi: “sadece kafirlerin yapabileceği zulümler yapılmıştır.” Ravanica manastırının yakınındaki Sırp mültecilere saldırmış, 900 kişiyi öldürmüş ve yüzlercesi de esir edilmiştir. Niş’e doğru geri çekilirken askerleri evleri yağmalayarak ve hayvanları yanlarına alarak 150 köyü mahsulleri ile birlikte yakmıştır.[7]

1689’da reaya topluluklar halinde Avusturya’ya katılmışlardır. Habsburg Krallığı’nın kıta komutanları bile, ordularının esas kısmının XIV. Luis’e karşı savaşmak için Ren’e çekilmiş olması nedeniyle, birliklerini Sırp isyancıları ile doldurmaya çalışmışlardır. İsyancılar tarafından yardım gören Avusturya güçleri gizlice güneye sokulmada başarılı olmuştur. 1689 yılında Avusturya güçleri Kosova’yı, Makedonya’yı ve bazı Bulgar bölgelerini işgal etmişlerdir.

Kasım 1989’da Fazıl Mustafa Paşa’nın Vezir-i Azam olarak atanması savaşta dönüm noktası olmuştur. Bu yılın sonunda ve sonraki yılın başında, Makedonya ve Kosova, Osmanlı-Tatar karşı saldırısı ile yeniden ele geçirilmiştir. 1690 yılı yazının sonunda, Vezir-i Azamın bizzat başında bulunduğu Osmanlı Ordusu Pirot ve Leskovaç’tan Tuna ve Save’ya kadar olan tüm eski Osmanlı illerini ele geçirmiştir.

Kaçınılamaz savaş sonuçları olan göçler ve maddi yıkımlar tekrar fethedilen Sırbistan’ın yeniden bütünleşme başarısını tehlikeye sokmuştur. Osmanlı Devleti, nüfus sorununu çözmeye, ekonomik iyileşmeyi ve Habsburg’a doğru sınır güvenliğini sağlamaya çalışmıştır. Uygulanan önlemler nüfus yapısı, mülkiyet ilişkileri ve hayatın tüm alanlarında askeri unsurun baskın olması konularında değişikliklere neden olmuştur.

Viyana savaşından önce güven ve tolerans ile tanınan ve her şeyin ötesinde de ortak kökenin farkında olunması şeklindeki sosyal ve dini ilişkiler konusunda bugünün Sırbistan topraklarındaki en önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Hıristiyan reayanın Osmanlı hükümranlığı altına girmesinden beri, ilk yoğun başkaldırısı -ki bu başkaldırıyı kanlı çatışmalar ve katliamlar izlemiştir- devlet ve Hıristiyan vatandaşlar arasındaki ilişkiyi derinden değiştirmiştir. 1688 yılında Belgrat’ın düşmesinden sonra bu ilişki üç safhadan geçmiştir: misilleme, af ve daimi güvensizlik.

Misilleme 1688 sonbaharından beri Bulgaristan, Makedonya ve Sırbistan’da isyanların yapıldığı yerlerde uygulanmıştır. Ekim 1688’de Ciprovak’daki isyanın bastırılması, Aralık 1989’da Karpos’daki isyan ve 2 Ocak 1690’da Kacanik Boğazı’ndaki savaştan sonra Kosova’nın fethi en şiddetli örneklerdir. Misilleme resmi bir politika değildi. Bunun kanıtı ise, düzenli Osmanlı ordusunun bu misillemede yer almayıp Osmanlı tebaası ve paralı asker birlikleri olan yedek kıtaların yer almasıdır. Macar Kalvinistlerin lideri olan Kont İmre Tekeli Ciprovac’ı harap etmiştir, Kırım Hanı olan Selim Giray Karpos isyanını kanlı bir biçimde bastırmıştır. Ocak 1690’dan Mart 1690’a kadar üç ay boyunca Selim Giray’ın birlikleri Arnavut paralı askerleriyle birlikte köyleri, kiliseleri ve manastırları yakmakta, Kosova ve Makedonya halkını esir etmekteydi.[8] Devletin birkaç ay onları durdurmak için hiçbir şey yapmaması nedeniyle bu suçlarla dolaylı olarak ilgiliydi. Bunun nedeni ise, bir tarafta düzenli birliklerin zayıflığı nedeniyle kullanılan Tatar ve Arnavut birlikleri kontrol etmedeki zaaftı. Öte yandan, askeri yenilgiler ve on binlerce Müslüman mültecinin ortaya çıkması ile Osmanlı toplumunun derinden sarsılması düşünüldüğünde anlaşılabilen misilleme için gizli istek vardı.

Savaş tarihçileri, geniş bir şekilde yayılmış korku ve ümitsizlik hissini göstermektedir. Silahtar, 24 Eylül 1689 tarihinde Niş’in Avusturya tarafından ele geçirilmesinden sonra Sofya vatandaşlarının o kadar çok ağladığını yazar ki, “bu anlatılamaz”. Ayrıca, Sultan II. Süleyman’ın 1 Ekim’de Sofya’dan ayrılırken, Yeniçerilerin “keçe başlıklarının ellerinde ve tanımlanamaz bir bağırtı ile ‘bizi garip kodun padişahım’” diye ona eşlik ettiklerini yazar.[9]

Anonim bir tarihçi, Osmanlı ordusunun iki ay sonra Belgrat’ı fethedene kadar, İstanbul halkının muhtemelen o zamanlar sık sık kullanılan cümleye göre “Nice ma’mur etsek gerek bu yıkılan dünyayı”[10] diyerek Ağustos 1690’daki depremde yıkılan evlerini tamir etmeyeceklerini anlatmaktadır.[11]

Hıristiyan reayaya karşı misilleme, İmparatorluğun gücünü pekiştirene ve mülteci durumuna düşen çok sayıdaki vergi mükellefinin kaybının farkına varıncaya kadar uygulandı. Hıristiyanların göçü daha çok Arnavut ve Tatar birliklerinin misillemesi ile tahrik edilerek kendiliğinden oluşmuştur. En yoğunları, patrik III. Arsenije Crnojevic tarafından liderlik edilen on binlerce Sırbın Habsburg kortunun korumasını gözleyerek kuzeye kaçtığı Kosova ve Makedonya topraklarındaki misillemelerdi. Theatri Europaei Continuati’de basılan 1696 yılından kalma bir nota göre, 20.000-30.000 Sırp bu Krallığın topraklarına geçmiştir.

Kardinal Kolonic’in daha sonraki raporları ile teyit edilen Patrik III. Arsenije’nin ifadesine göre, patriğin kişisel olarak Buda’ya götürdüğü grup içerisinde 30.000-40.000 arasında erkek, kadın ve çocuk bulunuyordu.[12] Bu göçün kapsamı, savaş anlaşmazlıklarının öncesindeki ve sonrasındaki Ortodoks din adamlarının sayısı hakkındaki gerçekler ile de gösterilebilir. Örneğin, Viyana savaşından önce Peş’te 100, Decani manastırında 50 keşiş vardı. On sekiznci yüzyılın başında bunlardan 7’si Peş’te, 3 tanesi de Decani’de yaşamaktaydı.[13] Katolik papazların da sayısı azalmıştır. Türklerin intikamı korkusu ile katolik papazların çoğu Avusturya ordusu ile birlikte geri çekilmiştir. Ortadoks papazların yaptığı gibi onlar da Hıristiyanları isyan çıkarmaya ikna etmişlerdir. Bunlardan bazıları seferde Habsburg’un askeri komutasına yakınlardı.[14] Pek çok Katolik misyonu bastırılmış ve böylece İnanç Propogandası Toplantısı bu misyonların iyileştirilmesi için çok ihtimam göstermiştir.[15]

Makedonya ve Kosova’dan göç kalıcı bir niteliğe sahipti. Mültecilerden birçoğu evlerine geri dönmemişler ve bununla Sırp halkı sosyal seçkin ve orta sınıfını ve papazlarını kaybetmiştir. Bunlar 18. yüzyılda kalıcı barışın yokluğu ve yeni göçler nedeniyle yavaş bir biçimde yenilenecektir. Bunun tersine diğer savaş bölgelerindeki göçler geçiciydi ve yoğun değildi. Bunun ana nedeni ise 1690 yılının sonbaharında düzenli Osmanlı ordusunun orta ve kuzey Sırbistan’ı kontrolü altında bulunduruyordu. Bu nedenle sivillerin kitlesel olarak ve rastgele öldürülmeleri yoktu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ