VII. YÜZYILDA ARAPLARIN VE XI. YÜZYILDA TÜRKLERİN ORTA DOĞU FETİHLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

VII. YÜZYILDA ARAPLARIN VE XI. YÜZYILDA TÜRKLERİN ORTA DOĞU FETİHLERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI

Yarımadanın Arapları, 630 ve 660 yılları arasında Sasani İmparatorluğu’nu ve aynı zamanda Bizans’ın büyük bir bölümünü fethettiler. Sasani İmparatorluğu’nun başkentini ele geçirip sonraki için tehdit oluşturdular. Geçmişteki yönetim sistemini ortadan kaldırıp halifelikle birlikte tamamen yeni bir hükûmet anlayışı kurdular ve aristokrasi oluşturdular. Her ne kadar kısa süreli de olsa, ordu yalnızca Araplardan oluştu. Fethettikleri halklara kendi dillerini, politik ideolojilerini ve tabii ki dini felsefelerini benimsetme sürecine başladılar. Diğer bir deyişle, 630 ve 660 yılları arası, Araplar kendilerini, kendi kültürlerini, ve sürekli bir etkiyi kendilerine farklı ve yabancı bir çevreye tanıttılar.

1050 ve 1080 yılları arasında, Orta Asya Türkleri Abbasi İmparatorluğu’nu ve aynı zamanda Bizans’ın büyük bir bölümünü fethettiler. Abbasilerin başkentini ele geçirip Bizans için tehdit oluşturdular. Elbette önceki devlet sistemini değiştirmek için Salahattin’in Fatimi Hanedanlığı’nı yıkıp Mısır’da Abbasi Halifeliği’ni yeniden kurduğu zaman olan 1171 yılına ya da belki de Moğolların halifeliği bütünüyle ortadan kaldırdığı 1258 senesine kadar beklemek zorunda kaldılar. Türklerin çoğunlukta olduğu bir ordunun oluşturulmasının daha erken, El-Mutasım ve Memlüklerin hüküm sürdüğü bir devirde olduğu, doğrudur. Fakat fethedilen halkların Türk dili, politik ideolojisi ve dini felsefeleri ile kaynaşmaları konusundaki durumun, önceki Arap kültürü ile kaynaşmaları kadar etkili olduğu söylense de bu temelsiz ve eleştiriye açıktır. Diğer bir deyişle 833 ve 842 arası, 1050 ve 1080 arası, 1171 civarı ve sonra 1258’de Türkler kendilerini, kültürlerinin bir kısmını, ve nispeten daha az süren bir etkiyi kendilerine tamamiyle farklı bir çevreye tanıttılar. Bu, Türklerin Otradoğu’daki varlığı ve yönetimi sonuçsuzdur demek anlamına gelmez. Sadece, fethedenle fethedilen arasındaki ilişkinin belirsizliği kadar fetih tarihlerindeki zorluk, şu üç sorunun merkezini oluşturuyor: Türk fetihleri, Arap fetihlerinden nasıl farklıdır? Türk fetihleri, sonuç bakımından Arap fetihlerinden nasıl farklıdır? Ve de en önemlisi niçin farklıdır?

İlk iki sorunun cevabı az veya çok daha tanımlayıcı niteliktedir. Türk fetihleri, Araplarınkinden şöyle farklıdır: Sadece erkekler değil tüm aileleler fethedilen bölgelere yerleşiyorlardı. Türkler ve Araplar arasında fethedilen yerlerin sırası değişiyordu. Ve son olarak da fethin gerekçesi, Türkler için dini ve politik olmayıp ekonomikti. Sonuçlardaki en önemli fark ise şudur: Araplar kendi kültürlerini fethettikleri yere beraberlerinde getirirken, Türkler, fethettikleri yerlerin kültürünün bir parçası haline gelmekteydiler. Yukarıdaki konulardan çok daha önemlisi olan ‘niçin’ sorusu, tüm bu tanımlayıcı konuları biraraya getiren temadır: Türk ve Arap fetihleri birbirinden çok farklıdır, bu yüzden, esas olarak, Türk fetihleri süresince, ne Türkler, ne halifenin kulları, ne fatihler, ne de fethedilenler birbirlerine yabancılardı.

Askerli konular dışındaki etkileşimler, Arap yayılmasından hemen sonra başladı, daha da önemlisi, Türkler, yüzyıllardan beri halifelik içinde çeşitli kurumları işgal ve idare ediyorlardı. Aslında Türk fetihlerinin 9. yüzyılda başladığı ve gerçek anlamda asla durmadığı ileri sürülebilir. Bu iddiayı izlemeden önce, nitelik ve sonuç olarak aradaki farklara geri dönelim.

Bir kez daha vurgulanmasında fayda var; Türk ve Arap fetihleri arasındaki en açık iki fark: Türk fetihleri tüm aile ve kavimlerin hareketiyken, Arap fetihleri yalnızca erkekleri fethedilen bölgelere getirdi ve Türkler, doğudan batıya doğru ilerlerken, Araplar güneyden kuzeye doğru hareket ettiler. 11. yüzyıl Türk fetihlerinde tüm kabile ve ailelerin varlığı öncelikle Kuzey Moğolistan’daki 732 yılına ait Kültigin (Köl-tigin) Kitabesi’nde[1] tanımlanan Türk fetih özelliğinden çıkarılabilir. Bu kitabede, Kültigin, askeri kampını korurken saldırıya uğradığında, yalnızca kampın ardında kalan erkekleri değil, aynı zamanda, annesini, kızkardeşlerini ve kızlarını[2] da korumak zorundaydı. Bu durum aile üyelerinin de askerlere sefer sırasında eşlik ettiklerini göstermektedir. Önceki Türk örgütlerinin sonraki Selçuklu kurumlarından büyük oranda farklı olduğu şüphesizdir. Üstelik Dede Korkut Hikayeleri’nde -Selçuklu kaynakları çerçevesinde anlatılmıştır- çadırlar ve evler[3] arasında bir ayrım yapılmıştır ve aileler (eşler) hem önceki geçici hem de sonraki kalıcı ikametgahlarda bulunuyordu. Ayrıca, bu olayın anlatılmasında Türk kabilelerinin göçebe özelliğine işaret edilemez. Dört asır önceki Araplar, büyük oranda göçebeydiler. Ancak, ailelerini akın sırasında yanlarında getirmezlerdi. Hem, Mevali bir kadınla evlenen Arap adamın bilgeliğini tartışan geniş miktarda eski edebiyat, hem de I. Ömer’den[4] bu yana İranlı cariyelerin kullanımına ağıt tutan gelenek bu durumu açıklamaktadır. 11 .yüzyıl Türklerinin önceki Araplardan daha göçebe olduğu iddia edilebilirse de böyle bir iddia fetih biçimlerindeki farkı tam olarak açıklayamaz.

İki fetih arasındaki özellik açısından ikinci ve en açık fark, fetihlerin kendine has sonuçlarıdır. Araplar yarımada dışına çıktılar. Suriye ve Irak’ı yakın aralıklarla aldılar. Mısır’ı bir yıl sonra ele geçirdiler ve bu sırada İran için oldukça zaman harcadılar ve İran’ı asla tamamıyla bir asırdan fazla kontrol altında tutamadılar. Selçuklular, tam tersi, İran dışına çıktılar; Irak ve Suriye’yi aldılar ve sonra Mısır’a giderken Bizans baskısıyla karşılaşıp geri döndüler ve Anadolu’nun bir kısmını ele geçirdiler. Açıkçası Türkler doğudan geldiler, Araplar ise güneyden. Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Arapların coğrafi benzerliğe göre hareket etmeleri -Suriye ve Mısır, yarımadanın iklimi ve karakterine en yakın, Mısır bir ölçüde benzer, İran ise tamamen farklı- fakat Selçukluların tam zıt bir şekilde ilerlemeleridir. Eğer Türkler, kendilerininkine benzer yer ve iklime göre hareket etselerdi, Irak’ı ve Mısır’ı alma çabasına girmeden, İran’dan, Anadolu’ya ve sonra da aşağıya doğru yüksek Suriye topraklarına seyahat ederlerdi. Abbasi Devleti’nin başkentinin Irak’ta olduğu doğrudur. Ancak Selçukluların Abbasi Devleti’ni sürdürme niyetinde olduğu gerçeği karşısında, başkenti kendi iyiliği için almalarının ardındaki amaç -sembolik etki- tamamen kayboldu. Ayrıca ilave edilmelidir ki Ctesiphon (şimdi Tak-i-Kesra) İran İmparatorluğu’nun başkenti olmadan dört asır önce Araplar ilk kez Şam’ı aldılar. Küfe ve Basra’yı kurmaları ise imparatorluğun başkentini fethetmenin göreli önemsizliğini ciddi biçimde zayıflattı. Bu noktadan hareketle şöyle bir soruyla karşı karşıya geliyoruz: Türkler niçin kendilerine coğrafi olarak tamamen yabancı bir bölgeye yönelip orayı istila ederken, Araplar, önce tanıdıkları bölgeye girip, ardından daha dağlık bölgeleri alma girişiminde bulundular?

İlk bakışta Türk ve Arap fetihleri arasındaki son fark, niçin sorusu için anlamlı görünüyor. Araplar, dini ve politik amaçlarla fetihler yaptılar. Türkler ise belirsiz biçimde tanımlanan ekonomik nedenlerle. Ortaya çıkan bu fark, hemen hiç bir ayrıntılı açıklamayı getirememektedir. Çok sayıda hadis, insanların yalnızca Allah’ın varlığını değil aynı anda Allah’ın varlığı ve Muhammed’in O’nun elçisi olduğunu benimsetinceye kadar savaşmalarını ilan ediyor. Kur’an’ın birçok bölümü de inananlara tüm halkları İslamiyet’e devşiremeseler bile İslami devlet anlayışını tüm dünyada kurmalarını emrediyor.

Araplar, bölgelerinden, ekonomik ve politik nedenlerle atılmadıklarından meşruiyet sağlayan bir ideoloji geliştirmeye zorlandılar-ideoloji ortaya çıktı ve fikirlerini yaymak için bölgelerini gönüllü olarak terk ettiler. Tam tersine, Türklerin durumu, bu gerekçelerden çok farklı olamazdı. Selçuklular, onuncu yüzyıl sonlarında tarih sahnesine çıktıkları zaman, İslamiyet’i yeni kabul etmişlerdi. Kendi İslam anlayışlarını başka milletlere yayma konusunda çok az istekliydiler. Horasan’a gelmişlerdi, çünkü, yorucu bir savaşın ardından toprağa ve yiyeceğe ihtiyaçları vardı. Teklifleri Gazneliler tarafından geri çevrilince Selçuklular, tamamıyla Gazne yönetimine son vermek amacıyla olmasa da bir kez daha hücum ettiler.[5] Irak ve diğer Arap ülkelerinin sonraki tarihteki fetihleri daha geniş açıdan bir önceki yüzyılda başlayan batıya göçlerinin devamı olarak görülebilir.[6]

Görünürde bu tanımlayıcı farklar, açıklayıcı bulunabilir. Yakından incelendiğinde ise bağlantı kurmak zor, hatta imkansız hale gelir. Örneğin, fetihlerin dini ve politik ideolojisi olması, göçebe olarak Arapların niçin fetihler sırasında ailelerini yanlarında getirmediklerini açıklamaz. Üstelik iki düşünce tamamen ilgisiz görünüyor. Türkler için fetih sırasında ailelerin de bulunmasını ekonomik sebepler açıklıyor gibi görünse de bunlar, açlık tehdidi geçtikten sonra da Selçukluların niçin eşleri ve çocuklarıyla birlikte hareket etmeye devam ettiklerini ya da Araplar gibi doğrudan fethetmek yerine niçin fetihin göçebe tarzını kullandıklarını açıklamıyor.

Tamamen farklı ideolojiler, Selçukluların kendilerine yabancı iklim ve coğrafyaya intibak kabiliyetleri; eğer diğerlerine karşı belli bölgelere hareketin nedeni, ki bu yöneliş salt bir genellemeye tabi tutulamaz, yalnızca ekonomik olsaydı, nasıl yiyecek üreteceklerini bildikleri bölgelere girmeleri daha anlamlı olurdu. Oysa ki, onun yerine genelde ekonomik sebeplerle hareket ettikleri açık, ancak belli bölgelerde daha karmaşık fetih nedenleri var. Üstelik her üç farklılık ve şimdi kısa bir süreliğine tartışılacak olan bu farklılıkların sonucu da salt siyasi ideolojideki ayrımdan ziyade arka planda çok boyutlu bir durumun neticeleri olarak ortaya çıkıyor.

Türk ve Arap fetihlerindeki en önemli ayrılık, ikisi arasındaki farklı sonuçtur. Arap fetihleriyle, hemen hemen her fethedilen yerin halkları, fethedenin kültürünü benimsemiş, ve Araplar çıktıktan sonraki yüzyıllarda dahi, daimi şekilde bir değişim yaşamış da olsa bu kültürü benimsemeye devam etmişlerdir. Arapların orijinal dini olan İslam fethedilen halkların geniş bir çoğunluğunun dini olmuştur. Yine asıl Araplara ait olan halife ve imam gibi siyasi kavramlar yalnızca sonraki Ortadoğu imparatorluklarına model olmakla kalmamış, aynı zamanda bu imparatorluklara karşı ayaklanıp yeni devletler kuran gruplara da model olmuştur. Arapça, üst ve alt kültürün dili olmuş ve İran ve Fars dilleri bile Arapça etkisine girince, kalıcı olarak değişmişlerdir. Sonuç olarak, elbette, Kur’an’da belirtilen ilkeler tüm fethedilen bölgelerin yasal sistemi haline gelmiştir. Selçuklular, tam tersine, kendi dinlerini İslam uğruna terketmişler, politik yapılarını[7] tüketmişler ve bu yolda devletlerinin demokratik yapısı kısa sürede sona ermiştir. Sultan kavramı her ne kadar yenilik de olsa, bu, halife tarafından tanınan bir unvandı.[8] Zamanın bilginleri bunu henüz yerleşmemiş olan halifelik tanımıyla birleştirdiler. Türkçe, dil olarak, fethedilen halkların hiçbirinin dili haline gelmedi. Yüksek kültürün ifadesinde bile önden yerleşen Fars ve Arap estetik standartlarına uyma arzusunun bilinci her zaman sürmüştür. Sonuç olarak, bir imparatorluk kurulduğunda Türk kurumlarının ve-Kültigin Kitabesi’nde çok önemli olan- ataların kurallarının fethedilen yerlerin kanunlarıyla yer değiştirmesi İslam’a geçişin doğal sonucudur.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ