VII-IX YÜZYILLARDA GÜNEY HAZAR BÖLGESİNDE HÜKÜMRANLIK SÜREN TÜRK SULÎ HANEDANI

VII-IX YÜZYILLARDA GÜNEY HAZAR BÖLGESİNDE HÜKÜMRANLIK SÜREN TÜRK SULÎ HANEDANI

Bir zamanlar Türklerin de dahil olduğu göçerlerin olumsuz imajına çoğunlukla, sürekli komşu göçerlerin saldırısına uğrama korkusu ile yaşayan, yerleşik hayata geçmiş halkların yazıt ve kitabelerinde rastlanmaktadır. Stepler üzerinde ve tarım alanlarının sınırlarında pratik savunma ihtiyaçlarını karşılamak için dikilen devasa yapılar ve çalışmalar koyun otlatıcısı göçerlerin yerleşik hayata geçmiş olan nüfus üzerinde yarattığı dehşeti de sembolize etmektedir. Bu dehşet ve korku, nesilden nesile aktarılarak, bu askeri yapıların önemini çoktan kaybettiği dönemlerde bile hayatiyetini sürdüregelmiştir. Tevrat’tan başlayarak eski zamanların ve Orta Çağ’ın pek çok tarih kitabı ve vekayinamelerinin sayfaları hala göçer halkların yarattığı korku ve panik havasını yansıtmaktadır. Bu göçerleri şöyle sıralamak mümkündür: Simeryanlar (Cimmerians), Saytlar (Scythes), Hunlar, Avarlar, Kumanlar, Oğuzlar, Kıpçaklar ve Macarlar.

Vahşi bir göçer imajının oluşması, sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda nispeten daha ileri adımların sadece yerleşik toplumlarda mümkün olduğunu varsayan tek taraflı klişeleştirmeden de etkilenmiştir. Bu yargıyı verdikten sonra, şunu da belirtmemiz gerekir; tarımın gelişmesi ve yoğunlaşmasının uygun bir koyun yetiştiriciliği olmaksızın mümkün olamayacağı şeklindeki önemli bir üretkenlik unsuru göz ardı edilmektedir. Bu durum askeri güvenlik sorunundan ziyade normal üretim faaliyetlerinin ihtiyaçlarından kaynaklanmaktadır. Orta çağın feodal devletlerinin en güçlü askeri kuvvetlerini atlı insanların teşkil etmesine rağmen, yerleşik toplumlar için hayvan otlakçılığından elde edilen ürünlerin önemi daha büyüktür. Çünkü artan tarımsal üretim mallara ve bu malları takas eden göçer topluluklara olan ihtiyacı artırmıştır.[1]

Yine de, hiç bir erken dönem göçer topluluğu yalnızca hayvancılık yaparak kendi kültür ve üretim güçlerini geliştirememiştir. Büyük göçer topluluklar kaçınılmaz olarak ya yarı-göçer üretim faaliyetinde bulunmaya başlamışlardır ya da komşu çiftçilerle birlikte toprak işleme ve hayvancılık kombinasyonundan oluşan ortak bir üretim organizması kurmuşlardır.[2]

Surların varlığı ve Türklerin kontrolündeki yerleşimler hakkındaki bilgiler Orta Çağ Arap edebiyatında önemli orandadır.[3] Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan Türkçe sözlük (XI. Yüzyıl), tarım işleri ve üretimiyle alakalı hemen hemen bütün temel terminolojiye delalet eden Türkçe deyimleri ihtiva etmektedir.[4]

Her ne kadar, Türklerin düşük bir manevi kültüre sahip olduğuna dair önyargılar son zamanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konulmuş ise de, Türklerin sosyal ve ekonomik hayatındaki değişiklikler hala harici nüfuz unsurlarına atf olunmaktadır, (Orta Doğu ile alakalı olarak İslamlaşma gibi.) İslam’a geçişin, Türklerle yerleşik topluluklar arasındaki kültürel ve ekonomik temasları artırdığı ve böylece yerleşim alanlarını genişletme faaliyetlerini ve Orta Asya Türkleri kontrolünde devletler kurmayı başlattığı kaydedilmektedir.

Karahanlı Devleti’nin kurucusu Abdul Kerim Satuk Buğra Han’ın (901-955), İslam’ı kabul eden ilk bağımsız Türk devlet adamı olduğuna ve İslam’ı, devletinin resmi dini olarak ilan ettiğine inanılır. Bu tarihten başlayarak, İslamlaşma çok hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir. 960’da iki yüz bin Türk aile İslamı kabul etmiştir. İslam dünyası da kapılarını sonuna kadar Türklere açmıştır ve birkaç on yıl sonra muzaffer Tuğrul Bey’in liderliğinde Orta ve Yakın Doğu’ya on binlercesi akın eden Türkler, kadim tarihlerinde yeni bir sayfa açmışlardır.

Türkler ve Müslüman Araplar arasındaki temaslar, o zamanlar bile, dört yüzyıllık bir geçmişe sahipti. Arap tarih kaynaklarında, “Türk” kelimesi ilk olarak, Taberi’nin delaletinde, Hendek Savaşı’nın hemen öncesinde, yani 626’da “Muhammed Peygamber bir “Türk çadırında el-haymetu’t- turkiyya dinlendi”, şeklinde geçmektedir.[5] Taberi bu kelimeden bir de 642 yılında, Ktesifon’un ele geçirilmesi sırasında Türk çadırlarında altın dolusu küplerin ele geçirilmesi münasebetiyle bahsetmektedir.[6] Bizans ve Suriye kaynaklarına göre, Türklerin daha erken dönemlerde Sasani İranı’ndaki iç siyasi çatışmalara dahil olduğu çok iyi bilinen bir gerçektir.[7] Taberi’nin hikayesi, bir kısım Türk taburlarının ya da tüccarların Fars kuvvetleriyle birlikte Araplara karşı savaştığına dair önemli bir kanıt olarak düşünülebilir. Horasan’ın fethi sırasında Araplarla Türkler arasındaki çatışmalar çok daha düzenli bir seyir izlemiştir. Araplar kuzeye doğru daha fazla nüfuz ettikçe, Türklerle çok daha sık karşılaşmışlardır. Türklerle çarpışan ilk Arap savaşçılar, Türklerin cesareti, gözüpekliği ve askeri yeteneklerinden derin bir şekilde etkilenmişlerdir. Rus bilim adamı Vladimir Barthold’un yazdığı gibi, Araplar ve dolayısıyla da İslam, ilerleyişini yavaşlatarak Türklerle olan sınırlarında saldırıdan savunmaya geçtiler.[8] Kuteybe b. Müslim’in Horasan’daki yönetimine (705-715) kadar Araplar Türklerle yaptıkları savaşlarda önemli bir başarı elde edemediler.

Araplar, Türk savaşçıların cesaret ve üstün askeri yeteneklerine gerçekten hayran kaldılar. Bu ilk etkilenmeler ilelebet Türklere teveccüh göstermelerini sağladı. Ünlü Arap yazar İbnü’l-İbri, XIII. yüzyılda şunları yazmaktaydı: “Türkler pek çok halktan oluşmaktadırlar. Askeri yetenekleri ve silah üretme kabiliyetleri en büyük avantajlarıdır. Ata binmede, kılıç sallamada, mızrak fırlatma ve ok atmada mahirdirler.”[9] Böylesine açık bir görüş yüzyıllar süren temaslar ve birliktelikler sonucu şekillenmiştir. Oysa haşin ve korkusuz düşmanla karşılaşan ilk Müslümanlar, ki bunlar Sasani İmparatorluğu’nun gücünü ezen Müslümanlardı, Türklerin üstesinden gelemedi. Türklerin dehşetine maruz kalan ve onlara yenilen Araplar, daha sonra Türkleri çirkin yaratıklar, zalim, kaba, insanların günahlarına kefaret olarak gönderilecek olan halk ve tecavüzcü şeklinde tasvir ettikleri anekdotlar yaratmaya başladılar.

Türkler, kıyamet gününden önce dünyayı fethedecek barbarlar olarak tasvir edilmekteydi. Hatta İncil’de geçen ve kıyamet misyonunu üstlenen vahşi kabileler olarak bilinen (Gog-Magog (Kur’an’daki Yecüc-Mecüc) olarak tanımlanmaktaydılar. Erken dönem Arap tarihçileri Türklerle Yecüc-Mecüc’ü özdeşleştirmeyi akla uygun hale getirmeye çalışmışlardır. Bir yazarın hikayesinde bulunan eski bir efsane şöyle söylemektedir: “Yecüc-Mecüc yirmi iki kavimden oluşmaktadır ve Zulkarneyn’in inşa ettiği duvarın bu tarafında sadece Türkler kalmıştır.”[10] Bu efsanenin anlamını açıklığa kavuşturacak olursak; Kur’an ayetleri MakedonyalI İskender’in Yecüc-Mecüc’ü dünyanın son noktasına kadar sürdüğü ve bu barbarları oraya hapsederek insanlığı şiddetlerinden kurtarmak için bir duvar inşa ettiğini söylemektedir.[11] Bu tür bir temsilin varlığına dayanarak “Türk” kelimesini sanki İskenderun “Utrukuhum!” (Onları bırakın) haykırışından türemiş gibi açıklamak, bir geleneksel kavramın vuzuha kavuşturulma kolaycılığına sapmaktan ibarettir.[12]

Bu efsaneler hadis derlemelerinde, bolca bulunan tarihi yazıtlarda ve erken Arap coğrafya edebiyatında bulunmaktadır. Bu araştırma bizim makalemizin kapsamı dahilinde olmadığı için, konu hakkında bazı özel araştırmaları önerebiliriz.[13]

Böylesine bir panik ve dehşet delillerinin taarruzu altında Türklerin erken dönemleri hakkında objektif olabilmek ve sadece gerçekleri açıklamak kolay değildir. Medeni halkları Türklerin kıyımından korumak için tasarlanmakla birlikte merhametsiz göçerlerden duyulan korkuyu da pekiştiren bu duvarlar, aslında Türklerin kendi ellerinde tuttukları toprakları da kapsamaktaydı. Belazurî (IX.Yüzyıl) ve Kudama (X.Yüzyıl) gibi Arap yazarlar bize şunları aktarmaktadır: Güney Hazar’daki Curcan halkı, eski zamanlarda Türklere karşı savunma duvarları inşa etmişlerdi, fakat Arap işgali sırasında Türkler bu duvarları geçmiş ve bütün Curcan’ın yanı sıra komşu Dihistan bölgesini de kendi kontrollerine almışlardır. Bu kanıtlar, Irak’a yeni atanan Vali Yezid b. Muhallab’ın selefi ünlü kumandan Kuteybe b. Müslim’in isyanı bastırmak amacıyla Horasan’a doğru sefere çıktığı 716 olaylarıyla ilgilidir. Kaynaklarımız, Arap ordularının Sul diye adlandırılan Curcan ve Dihistan Türk yönetiminin topraklarından geçtiğinden bahsetmektedir.[14]

Arap kaynaklarında, Türk hanedanın kifayetsiz ve cahil olduğuna dair deliller bulunmaktadır. Bunlar, Araplar işgal edinceye kadar Güneydoğu Hazar topraklarını yönetmişlerdir. Arap Komutan Suvaid b. Mukarrin’in orduları 642 yılında bölgeye girdiğinde, tebaası Türk diye adlandırılan Ruzban Sul ile çatışmıştır. Yılda bir kez haraç ödenmesi şartıyla bir barış anlaşması imzalanmıştır. Anlaşmanın tarihi 639-40’tır, fakat at-Taberi bu olayı 642 olaylarının altında işlemektedir, belki de bunu Arapların Nihavend’deki savaşları (642) öncesine kadar Curcan’a gelememeleri temeline dayandırmaktadır.

Bu anlaşmanın şartları uygulanamamıştır; haraçlar ödenmemiş ve 650 yılında Curcan ve Dihistan’a Said b. As komutasındaki Araplar yeniden müdahale etmek zorunda kalmışlardır. Yapılan yeni bir anlaşmaya göre, barış ve güvenliğe karşılık olarak toptan bir haraç miktarı ödenmesi şart koşulmuştur. Çeşme kitabelerindeki değişik raporlara göre verginin miktarı 100 bin ile 300 bin dirhem arasında değişmektedir. Araplarla Türkler arasındaki savaşlar münferit olarak devam etmiştir. Türklerin sömürülmesine dair özel risalesinde Menakibü’t – Tûrk ve ammati Cundu’l Hilafet Osman Amr b. Bahr al-Cahiz bir hikayeden bahsetmekte ve Türk kemendine yakalanan ancak sonra kaçmayı başaranlar arasında Yezid bin Muhallab’ın babası Muhallab b. Ebu Sufra’ın da olduğunu yazmaktadır.[15] Muhallab b. Ebu Sufra 679-701 yılları arasında Horasan’ın yöneticisiydi, diğer bir deyişle bu görevde oğlunun selefiydi ve muhtemelen Türklere karşı yerel boyutta yıkıcı bir savaşa girişmişti. Neticede, Yezid b. Muhallab, Sul kalesini 716 yılında alıp, Dihistan ve Curcan bölgelerine boyun eğdirinceye kadar, halk vergilerini düzenli olarak ödemedi daha sonra da tamamen kesti. Sul’un kişisel kaderi ise yeterince açık değildir. Bazı deliller savaş alanında öldüğünü gösteriyor; diğer kaynaklara göre ise o 14 bin Türkün perişan olduğu kanlı bir savaşa tutuştu ve sonunda kendisinin, ailesinin ve hizmetkarlarının hayatının garanti edilmesine karşılık teslim oldu.[16]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ