VI-IX YÜZYILLARDA KAZAKİSTAN’DAKİ ŞEHİRLER VE YERLEŞİK KÜLTÜR

VI-IX YÜZYILLARDA KAZAKİSTAN’DAKİ ŞEHİRLER VE YERLEŞİK KÜLTÜR

Yerleşik ve Göçebe Halklar Arasındaki İlişkiler

Kazak halk kültürünün derin tarihsel kökleri bulunmaktadır. Çeşitli ülkelerden gelip antik Kazakistan topraklarını ziyaret eden seyyahlar; Türkçe, Çin, Arap, Fars ve Yunan dillerinde tarihi ve coğrafi nitelikli eserler bırakmışlardır. Taraz, Talhir, Otrar, Keder, Kulan ve Cemukat gibi orta çağ şehirlerinde ve Borizharsky Bobrovski, Zevakinsky mezar alanlarında yapılan kazılar sonucunda sayısız arkeolojik kalıntı çıkarılmıştır. Bu yazılı ve maddî kaynaklar orta çağ Kazakistan nüfusunun ekonomi ve kültür hayatının durumunun ortaya çıkarılmasına olanak tanımıştır. Yerleşik, şehir, bozkır ve göçebe kültürleri orta çağın yanısıra antik çağda da gelişmekteydi.

Merkezleri, bugünkü Kazakistan toprakları üzerinde bulunan Batı Göktürkler, Türgeşler, Karluklar ve Oğuzlar, farklı ekonomik ve etnik gelenekleri bünyelerinde barındıran devletlere örnek olarak gösterilebilir.

Göçebe ve yerleşik medeniyetler üzerinde yapılan çalışmalar, kültürlerin birbirlerini etkilemesinin ve zenginleştirmesinin dünyadaki ilerlemenin temelini oluşturduğunu ortaya koymuştur.[1]

Orta Asya’nın bozkır bölgeleri ile yerleşiktarımsal bölgeleri arasında yeralan Güney Kazakistan ve Yedisu şehirleri, farklı ekonomilere sahip bu iki bölge arasında adeta bir köprü oluşturmuştur.

Tüm dünyada yapılan tarih çalışmalarında yerleşik ve göçebe halklar arasındaki ilişkiler sorununa, tarım ve şehir kültürünün göçebelerin hayatındaki önemine büyük önem verilmiştir.

Göçebelerin “belirli psikolojik ve mantıksal bağlantılarından” kaynaklanan sürekli saldırı ve fetih emellerinden dolayı tarımsal bölgelerin kaderleri üzerinde oynadığı yıkıcı rol hakkında bazı görüşler mevcuttur. Kazak tarihçiliğinin değeri, bu sözde “düzenli” reddedilmesinde yatmaktadır. Öte yandan, aralarında yakın etnik ve kültürel bağlar bulunması nedeniyle, “göçebe dünyasını” komşusu durumundaki yerleşiktarımsal alanlardan ve şehirlerden ayrı olarak ele alması, bir yetersizlik olarak ortaya çıkmıştır.

Hayvancılık ekonomisinin genişlemesindeki etkenlerden birisi; ticaret ve hayvancılık ürünlerine olan talepler olmuştur. Şehirlerdeki ve kırsal bölgelerdeki nüfus, karşılıklı ticarete, el sanatı ve tarım ürünlerinin satışına ilgi duymuştur.[2]

Güney Kazakistan ve Yedisu, şehir kültürünün oluştuğu iki bölgedir ve Orta Asya’nın diğer bölgelerinde olduğu gibi şehir kültürü buralarda da gelişmiştir. VIIVIII. yüzyıllar arasında şehirlerin temel işlevi idari idi. Bu durum, yazılı kaynaklarda bildirilmektedir. Bu kaynaklar bağımsız kişiler tarafından yönetilen şehirlerin bağımsızlığına da dikkat çekmektedir.[3]

Bölgede şehirlerin gelişiminin kendine has bazı özellikleri mevcuttur. Şehir kültürünün oluştuğu iki bölge vardır. Güney Kazakistan’daki yerleşiktarımsal kültürde, Saka ve Kang dönemlerine uzanan eski geleneklerin izleri mevcuttur.

VII. ve VIII. yüzyıllar arasında şehir kültürü oluşmaya başlamıştır; kültür kendi içerisinde hem antik gelenekleri hem de bazı yenilikleri birleştirmiştir. Genellikle Güney Kazakistan’a özgü daire şeklindeki şehir planlarında, antik yerleşimlerden orta çağ şehirlerine geçen geleneksel planlamaların etkisi olmuştur. Konutların planlamasında tambur şekilli girişler, dar kenarlı ve önü açık dikdörtgen yer şömineleri, ikili değirmen taşları için dikilen kazıklar ve pişirilmemiş kil tuğlalardan yapılmış daire şeklindeki ya da oval istinat duvarlar gibi geleneksel özellikler görülmektedir. Bunların yanısıra, sofaların üzerindeki tümseklerçıkıntılar ve dört kolonlu tavanlar gibi yeni unsurlar da sunulmuştur.

Yerel ve orijinal özellikler içermeyen fakat Güney Kazakistan’ın ortaçağ şehir kültürünün bir parçası haline gelen Sogd şehir kültürünün yeni unsurları da giderek yayılıyordu.[4]

Güneybatı Yedisu’da ise biraz daha farklı bir şehir kültürü görülmektedir. Burada, Güney Kazakistan’daki gelişmiş yerleşik ve tarımsal gelenekler yoktur. Geçiş ticareti, VIIVIII. yüzyıllardaki şehir kültürünün ve yerleşiktarımsal kültürün gelişiminde önemli bir rol oynamıştır. Şehirlerin yerleri, İpek Yolu ile bağlantılı olduklarını göstermektedir. Ancak, buradaki şehirlerin en önemli işlevlerinden birisi olan ticaret; şehirlerin idari, el sanatları ve tarımsal özelliklerini engellememiştir.[5]

Güneybatı Yedisu’da şehir kültürünün yayılmasındaki en önemli rol, Yedisu da dahil olmak üzere tüm İpek Yolu boyunca yerleşmiş olan Sogdlular tarafından oynanmıştır. Sogdlular, Cemukat, Navaket, Kirmirau, Bunciket, Semeknu şehirlerini kurmuşlar ve Sogd kültür standartlarının yayılmasını sağlamışlardır.[6]

Ancak, şehirler de dahil olmak üzere, buralardaki nüfusun çoğunluğu Türk idi; şehirlerin büyük bir kısmının isminin Türkçe olması ve konu ile ilgili kaynaklar bunu ispatlamaktadır. Örneğin, buradaki en büyük şehir olan Taraz’ın adı, “Şanlı ve kutlu TürkÇorukların şehri” anlamına geliyordu.[7]

Dolayısıyla, Güneybatı Yedisu’da şehir kültürünün oluşumunda sadece Sogdlular değil, aynı zamanda Türkler de etkin bir rol oynamıştır. Türk kültürü, tüm Orta AsyaKazakistan bölgesinin erken orta çağ kültürünün öğelerinden birisi olmuştur. Bu oluşum süreci için “SogdTürk Sentezi” tabiri kullanılmıştır.[8]

Şehirlerin ticaretel sanatları merkezleri olarak gelişimi, el sanatları üretiminin tarımdan ayrılması ve yoğun bir şekilde yayılmasıyla ilintilidir.

Ticaret, şehirlerin gelişimindeki en önemli etkenlerden birisi olmuştur. Şehirlerde sadece üretim değil, aynı zamanda satış da yapılmaktaydı, ki bu çağdaş yorumlara göre daha önemlidir. Şehirlerdeki mal alışverişlerinde üç ana yönelim söz konusuydu; ülkeler arasında, şehirler ve çevreleri arasında ve şehirler ile göçebelerin yaşadığı bozkırlar arasında.

Ticaret, yerel aristokrasiye ihtiyaç duyduğu zenginliği getirmiştir ve özellikle de giderek artan yağmacılığın farkına varmalarını sağlamıştır. Bizans, Sogd, Çin ve diğer ülkelerden getirilen lüks mallar Türk aristokrasisinin merkezlerinde, zengin vatandaşların evlerinde biriktiriliyordu.

Göçebelerle yapılan takas ticareti, büyük sınır şehirlerinde (İsficab, Otrar, DekhNucikes) kurulan ticaret fuarlarında gerçekleştiriliyordu.[9]

Otrar, Suyab ve Taraz’da basılmış olan demir paraların ortaya çıkarılması, ticaretin parayla yapıldığını göstermektedir. Bunlar Kangarların, Türgeşlerin ve Turkhusların paralarıdır. Darphaneler, Kazakistan’ın büyük şehirlerinde faaliyet gösteriyordu.

Burada bulunan paralar, uluslararası bir ticaretin varlığını göstermektedir. Sogd paraları, VII. yüzyıla ve VIII. yüzyılın başlarına ait eski Türk paraları, Ferganalılara, Çin Hanedanlığı Tan’a ait paralar ve Buhara paraları, uluslararası bir ticaret sisteminde şehirlerin önemini doğrulamaktadır.

Kazakistan’ın VII. ve VIII. yüzyıldaki en önemli siyasi ve ekonomik merkezlerinden birisi, ticaret yolları üzerinde bulunan eski Otrar idi. Otrartobe ve çevresindeki şehirlerde bulunan demir paralar, paralı ticaretin Otrar vahasında geliştiğini göstermektedir. Otrartobe’de VII. yüzyıla ait Sogd paraları bulunmuştur. VII. yüzyılın sonlarında ve VIII. yüzyılın başlarında eski Türkler tarafından basılan “tugun” adlı paralar, kökenlerinin Şaş’a dayandığını göstermektedir. Üzerinde ‘tamga’ya benzer bir işaret ve Sogd yazıları bulunan paralar, Fergana’nın Türk hükümdarları tarafından basılmıştır. Çin paraları ise Tan Hanedanı tarafından basılmıştır (618907). Bunlara VII. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar Orta Asya topraklarında kullanılan Buhara parası da dahildir.[10]

Türgeş Hanlığı’nın VIII. yüzyılın başlarından itibaren para bastığı bilinmektedir. Bu paralara verilebilecek ilk örnekler, 711’den 766’ya kadar yönetimde olan Türgeş hanlarının kendileri için bastırdıkları paralardır.

Bu tip demir paralar literatürde Türgeş damgalı paralar olarak bilinmektedir: ön tarafında bir yay şekli bulunmaktadır ki, bu ‘Türgeş Hanı’nın parası olduğu anlamına geldiği düşünülmektedir.

İlk Türgeş paraları Taraz ve Suyab’da basılmıştır. Tukhusların paraları ise Navaket ve Suyab’da basılmıştır.[11]

Orta Çağ’ın başlarında Orta Asya’da yaygın olan bir anlayışa göre, geniş bölgeleri ve ülkeleri simgeleyen dört ‘dünya hükümdarı’ mevcuttu: Sun (589618) ve daha sonra da Tan (618907) hanedanlıklarının gücü altında birleşen güçlü Çin devleti; merkezi Kanaudja ve Ganja şehirlerinde bulunan Hint Krallığı; Pasifik Okyanusu’ndan Karadeniz’e kadar uzanan Türk toplulukları ve İran ile Bizans, dünyanın dört bir yanına yayılmış dört dünya monarşisi düşüncesinin temellerini teşkil ediyordu. Bunlar, güneyde Hint felsefesi ve biliminin öneminden dolayı bilgelik kralı olarak da adlandırılan filler kralının (Hindistan); batıda, hazineler kralının (İran ve Bizans); kuzeyde, atlar kralının (Türk Kağanları) ve doğuda da devlet yönetim biçimi ve Çin icatlarının ününden dolayı devlet ve sanayi kralı olarak da adlandırılan halkın kralının (Çin) ülkeleriydi. Atlar kralına aynı zamanda hayvanlar kralı da deniyordu. Batıda ise iki ayrı kral tanımlaması vardı: Bunlardan birisi ‘kralların kralı’ (İran), diğeri de ‘kocaların kralı’ (Bizans’taki kadınların güzelliğinden dolayı) idi.[12]

Bu olayların yaşandığı dönemde yaşamış, farklı ülkelere mensup yazarlar sadece şu ya da bu devletin başarılarından bahsetmemişler, aynı zamanda bir başkasının kültürel değerlerinin kendi halkları tarafından özümsenmesine de değinmişlerdir ve bu dünya kültürünün oluşum şekillerinin unsurlarından birisidir.

Doğu ve Batı ülkelerinde ticari malların, kültürel unsurların ve uygulamalı sanattaki, mimarideki ve duvar boyamadaki standartların yayılması ile birlikte, müzik ve dans sanatları ve gösteriler de yayıldı. Müzisyenler ve dansçılar, vahşi hayvan terbiyecileri, cambazlar ve taklitçiler, hokkabazlar ve illüzyonistler bir araya gelip gezici topluluk oluşturdular. Bu sanatın tercüme edilmesine gerek yoktu, herhangi bir dil engeli yoktu. Aynı gösteriler Bizans İmparatoru’na, Kiev Knezi’ne, Türk Kağanı’na ve Çin İmparatoru’na ayrı ayrı sergileniyordu.[13]

Yabancı orkestralar hem ‘resmi saray törenlerinde’ hem de ‘gayriresmi saray partileri’nde çalıyordu. “Kağan, bu törenlerden birinde tanıklık ettiklerine dair şunları yazıyordu: Buda Rahibi ‘SuanTszyan’, şarapların konulması ve müziğin başlaması emrini verdi… Tüm bunlar olurken yabancı müzik duyuluyor ve metal ziller çalıyordu. Her ne kadar bu müzik barbarların müziği olsa da kulağa hoş geliyor, kalpleri ve beyinleri okşuyordu”.[14]

Tan Hanedanlığı dönemindeki Çin’de en popüler olan müzik, Doğu Türkistan’ın ve Orta Asya’nın batısındaki şehirlerin müziğiydi. Kahkar, Buhara ve Semerkant, Hindistan ve resmi himaye altındaki Kore’deki müzik geleneği, Çin müzik geleneği ile ortaktı.

Doğulu oyuncular sık sık İstanbul’a turneye gelirdi. Bizans İmparatoriçesi’nin sarayda verdiği partilerden birinde, Rus Prensesi soytarı ve ip cambazlarının gösterilerinden oldukça etkilenmişti. Türk cambaz, Selçuklu Sultanı’nın onuruna verilen partide tehlikeli parendeler atmıştı. Maskelerin kullanıldığı gösteriler de sergileniyordu.[15]

Bu gelenekler Ortaçağın sonlarına kadar devam etti. Nauryzin Bağdad için yapılan kutlamalarda, halifenin huzurunda maskeli gösteriler sergilenmişti.

İpek Yolu boyunca yapılan kazılarda, değişik yerlerde müzik ve tiyatro kültürü alanındaki gelişmeleri ve etkileşimleri kanıtlayan çok sayıda bulgu ortaya çıkarıldı. Bunlar arasında; Tan Hanedanı dönemine (VIVIII. yy.) ait üzerinde dans, maskeli oyuncu ve müzik korosu tasvirleri bulunan tuğlalar ve çömlekler bulunmaktadır. Oyuncuların büyük bir kısmının yüzleri, bunların Orta Asya halklarından olduklarını göstermektedir. Pencikent, Varakşa, Afrasiab, Toprakkale ve Doğu Türkistan’daki şehirlerin günümüze kadar kalan gösteri salonlarının duvarlarında maskeli müzisyenlerin ve oyuncuların tasvirleri bulunmaktadır.[16]

Mimari ve Sanat

Çağın Türkleri olan Türgeşler ve Karlukların şehirlerinde mimari eserler, Budist tapınakları, kiliseler, camiler inşa edilmiş, güzel sanatlar, uygulamalı sanatlar ve heykelcilik geliştirilmiştir.

Arkeolojik kazılar sayesinde, Keder ve Cemukat şehirlerindeki anıtsal yapılar, Kulan ve Kök Merdan’daki konutlar ve Suyab ve Navaket’teki Budist tapınakları ve manastırlar ortaya çıkarılmıştır.

VII. ile IX. yüzyıl arasındaki anıtsal yapılara örnek olarak Keder ve Cemukat şehirleri gösterilebilir. Buralarda gösteri salonları, konutlar ve ekonomik tesisler bulunmaktadır. Keder’deki gösteri salonunun alanı 150 metrekareden daha fazladır. Bu salonun duvarları resimlerle ve oymalı ahşap levhalarla süslenmiştir. Bu levhaların günümüze kadar ulaşabilmesinin sebebi, çıkan bir yangın sırasında tavanın artık çürümeye başlamış olan levhalar üzerine çökmesi ve bunları bu şekilde yüzyıllarca korumasıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ