VENEDİK KAYNAKLARINDA KARLOFÇA ANTLAŞMASI: DİPLOMASİ VE TÖREN

VENEDİK KAYNAKLARINDA KARLOFÇA ANTLAŞMASI: DİPLOMASİ VE TÖREN

1. Giriş

Karlofça Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu ve Avrupa Kutsal ittifakı arasında yapılan ilk antlaşma olması açısından önemlidir. Türklerin tarafsız ülkelerin arabuluculuğunu kabul ettiği ilk durum ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgisinin ilk resmi belgesidir. Bu çalışmada, Osmanlı diplomatlarının bu zor durumu nasıl çözdüğünü, itibarlarını ve konumlarını (eşitliklerini) diplomatik ve törensel araçlarla nasıl korumayı başardıklarını anlatacağım. Amacım, bir taraftan antlaşmanın, Osmanlı-Venedik ilişkileri açısından önemini göstermek, diğer taraftan görüşmelerin yöntemleri ve merasimiyle ilgilenmektir. Kaynaklarımız görüşmelerle ilgili detaylı ve eşsiz tanımlamaları içermektedir. Bunlar sadece diplomasi ve törenin araştırılması için değil, aynı zamanda günlük yaşamın tarihinin bakış açısı için de önemlidir.

Karlofça barış konferansı sürecini ilk olarak Venedik Cumhuriyeti ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki antlaşmayı iki İtalyan kaynağını[1] temel alarak inceleyeceğim. İlki basılmış bir kaynak. Bu, Venedik Cumhuriyeti Büyükelçisi Carlo Ruzzini’nin,[2] “Relazione del Congresso di Carloviz e dell’Ambasciata di S. Carlo Ruzzini Cav.”[3] başlığı altında basılan 16 Aralık 1699 tarihli raporudur.

Deneyimli bir diplomat olan Ruzzini, bu raporda antlaşmanın diplomatik zeminini, görüşmelerin sürecini, barışın muhtemel sonuçlarını, Habsburg İmparatorluğu’nun durumunu ve bunun bir parçası olarak Macaristan ve Transilvanya’nın (Erdel) koşullarını detaylı bir şekilde anlatıyor. Daha sonra Venedik’in Avrupa ve Osmanlı politikasındaki yerini dikkatle anlatıyor ve buna dayanarak antlaşmadan sonra izlenecek politik yöntemi gösteriyor.

Diğer kaynağımızın tanımı daha zor. Bu kaynak, farklı el yazmalarında[4] kullanılmaya devam etti, fakat yazarı bilinmiyor.[5] Kullandığım versiyonda, 36 kitap yaprağı (folios) uzunluğunda. Bu kaynak, antlaşmanın Ruzzini için ilginç olmayan dış yönlerini de vurgulayarak daha detaylı bir anlatım sunuyor. Aynı zamanda kampı, görüşme salonlarını, konferansa katılanları, onların kıyafetlerini ve maiyetlerini, çeşitli ziyaretleri, antlaşmanın kapanış törenini ve bunlardan sonraki eğlenceleri de anlatıyor.

2. Karlofça Antlaşması’ndan Önceki Dönemde Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik Cumhuriyeti’nin Durumu ve İki Devlet Arasındaki İlişkiler

Venedik Cumhuriyeti ve Osmanlı İmparatorluğu arasındaki ilişki başlangıçtan itibaren Akdeniz’e hakim olmak amacı ile kesin bir rekabete dayanır. Bu rekabet ki birçok olayda vuku buldu fakat savaştıkları dönemlerde dahi iki ülkenin, çoğunlukla ticari ve diplomatik ilişkileri iyi oldu.

Bu durumun ispatı için, bir yüzyıldan daha uzun bir döneme odaklanabiliriz. Bu dönem iki devletin de gerileme döneminde olduğu İnebahtı Savaşı (7 Ekim 1571) ile Karlofça Antlaşması arasındaki zaman dilimidir. İnebahtı savaşından sonra, Signoria[6] müttefikleri İspanya’nın savaşa devam etmek için onlara yeterince yardım etmeyeceğini hissederek, Sultan II. Selim ile Mart 1573’te[7] ayrı bir antlaşmaya vardı. Antlaşmadan sonra, iki imparatorluğun, uzun süreli sakin bir yaşamları oldu ve bu dönem Osmanlıların Girit’e saldırmasıyla sona erdi (1645).[8] Bununla beraber sınır bölgelerinde, kolayca bir savaşa neden olabilecek bazı gerginlikler ve çatışmalar olmasına rağmen, bu dönem nispeten sakin olarak değerlendirilebilir. Bu dönemde deneyimli Venedikli diplomatlar (ve biraz da Venedik altını) bu problemlerin üstesinden geldiler.

Farklı olan, Sultan I. İbrahim’in (1640-1648) saltanatıydı. Bu dönemde, Kösem Valide’nin[9] gözdesi Anadolu kadıaskeri ve Dalmaçya kökenli amir Yusuf Paşa, Venedik hakimiyetinde bulunan Girit’e saldırdılar ve Türk deniz trafiğini tehlikeye attılar. Girit seferi değişen başarılarla 24 yıl sürdü, fakat en sonunda 1669’da Osmanlı ordusu Saint Mark şehrini tamamıyla bozguna uğrattı. Türkler artık Akdeniz’in hakimi idiler.[10]

Savaştan sonra, askeri ve ekonomik yönden bitkin düşen Venedik, zararlarını tazmin etmeye ve savaş sırasında bozulan ticari ilişkileri yeniden oluşturmaya çalıştı. Bu sebepten dolayı, Osmanlı İmparatorluğu ve Venedik arasında 15 yıldan az süren barıştan sonra Türkler 1683’te Viyana’ya saldırdığında, Venedik zor bir durumdaydı. Venedik için ikilemin nedeni, bu yeni Osmanlı saldırısına karşı koyabilmek için, Papa Innocent XI’den[11] gelen güvenilmez bir yardım sözü ile yeni bir ittifakın doğması fikri idi. Bu zor ve riskli bir karardı, fakat Venedik zaten gerileme döneminde olduğu için bu oluşumun tamamen dışında kalmak istemedi ve Cumhuriyet, Osmanlı’ya karşı biraraya gelen ittifak ülkelerinin gelecekteki gücüne güvenme kararı verdi. Böylece 1684 baharında Linz’de Avusturya, Polonya ve Venedik tarafından Kutsal İttifak kuruldu. Venedik Cumhuriyeti’nin Sultan ile ilişkilerinin tarihinde ilk kez savaş ilan eden taraf Venedik oldu.[12] Kutsal ittifakın üyeleri, işgal edilen veya yeniden işgal edilen toprakların savaştan önce o topraklara sahip olan aynı devlette kalmasında anlaştılar.[13] Savaş, düşmanı bölmek için birçok cephede başlatıldı. İlk beş yıl, askeri açıdan beklentiler çok umutlu göründü. Morosini[14] komutasındaki Venedik donanması Preveze’yi ve Santa Maura adasını ele geçirdi, Mora yarımadasını fethetti ve 1687’de Atina’yı ele geçirdiler. 1688’de Osmanlılar müzakereler için Venedik’e talepte bulundular fakat takip eden sene yapılan görüşmeler başarısızdı. Savaşılan başka bir dönemin ardından, 1693’de bir antlaşma yapmak için bazı girişimler oldu. Savaşın ikinci kısmında, yaşlanan Morosini’nin ölümünden (1694) sonra ve Türk ordusunun hücumlarının alevlendiği Sultan II. Mustafa’nın (1695-1703) devrinde, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı güçlerin aynı anda iki cephede birden savaşmaya zorlanmasından dolayı değişen başarılarla mücadele devam etti.[15] Negroponte’ye yapılan bir saldırıda başarılı olamamaları, Yunanistan ve Dalmaçya’da savaşın şiddetinin hafiflemesi ile savaş Venedik için kendini savunması gereken bir hal aldı. Diğer taraftan, Dalmaçya cephesinde ve Çanakkale Boğazı’nı kuşatarak denizde geçici bir avantaja ulaştılar. Bunlardan dolayı, barışla ilgili ciddi bir talep geldiğinde hiç tereddüt etmeden delegelerini gönderme konusunda anlaştılar.[16]

Bu sırada, 1683’ten beri değişik cephelerde savaşan Osmanlı İmparatorluğu’nun önderleri de seçimlerini barıştan yana kullanmaya karar verdiler. Türklerin Macaristan’dan çıkarıldığı uzun süren Macar savaşlarında da, barışla ilgili başarısız girişimler olmuştu.[17] Ocak 1698’de, içlerinde Reis Efendi ve Babıali’nin en önemli tercümanı Alexandar Mavrocordato olmak üzere,[18] olağanüstü bir divanda barışa karar verdiklerinde durumda değişiklik oldu.[19]

Yazarı bilinmeyen ikinci kaynağımız durumu daha basit bir şekilde anlatıyor. İnsanlar devam eden savaşlardan yorgun düşmüşlerdi ve kayıplarından dolayı ümitleri kırılmıştı ve barıştan başka bir şey dilemiyorlardı.[20] Ruzzini’ye göre değişikliğin nedeni, Türklerin ordularının büyük bir kısmını ve en değerli subaylarını kaybettikleri Zenta savaşıydı (11 Eylül 1697).[21]

Çağdaş tanıklar, Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunu bildikleri için Türklerin barış yapma konusundaki niyetlerine güvenebilirlerdi. Ayrıca, Avusturya ve o zamana kadar Osmanlı’nın doğal bir müttefiki olan Fransa arasındaki barışı biliyorlardı (Ryswick Antlaşması, 1697).

3. Tören ve Antlaşmanın Tarafları

Avrupa’daki askeri yenilgilerin bir sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğu görüşmelere zayıf bir konumda başlamak zorundaydı. Bu problemli durumda, Sultan II. Mustafa gerekli kadrodan yoksun olduğundan görüşmeler için uygun kişileri bulmak zorundaydı.[22] Sonunda Osmanlı sarayı Reisülküttab’ın memuru olan Rami Mehmet Efendi’yi atadı (kaynaklarda Reis Efendi olarak da adlandırılır).[23]

Kaynaklara göre 46 yaşındaydı, boyu normaldi, yakışıklı, koyu tenli ve siyah sakallıydı. Çağdaşları tarafından iyi eğitimli, akıllı ve bilgili olması ile ayırt edilirdi. Hıristiyanların anlayamadığı birden fazla dil konuşuyordu, örneğin Arapça ve Farsça. Davranışları kibar, akıllı fakat etkisizdi. Bununla beraber, bazen gururu ve kendini beğenmişliği ile kızdırılıyordu; Ruzzini’nin yorumuna göre- bu onun barbar doğasından ileri geliyordu. Barış delegasyonunda, gücünden dolayı diğer delege Alexander Mavrocordato’nun hilelerine rağmen önemli prensipleri kendisi belirliyordu.[24]

Görüşmelerde, Reis Efendi herhangi bir Avrupa dili konuşmadığı için başrolü oynayan kişi Mavrocordato idi. Daha önce de belirtildiği gibi Mavrocordato, Bâbıali’nin baş tercümanıydı ve dahası ‘Özel Temsilci’ konumundaydı. Aslında, Türk diplomasisinin liderlerinden biriydi.[25]

Uzun boylu, beyaz tenli, uzun ve açık renk sakallı, altmış yaşlarındaydı. Raporun İtalyan yazarı, onun Padova’da çalıştığı, felsefe ve tıp dalında Bologna’dan mezun olduğu gerçeğini belirtmekte duraksamamıştı. İtalyanca ve Latinceyi mükemmel konuşmakla kalmıyor, bunun yanında Hıristiyan dünyasını ve Avrupa saray uygulamalarını da biliyordu ve dahası davranışlarında cesur olduğu kadar akıllı, yetenekli ve yaratıcıydı.[26] Bütün bu özelliklerinden dolayı, Türkler tarafından saygı görüyordu ve ödüllendirilmişti. Gizli amacı, yeteneklerinin, ününün ve antlaşmalardaki deneyimlerinin avantajını, kendisi veya oğulları için veya Eflak ve Boğdan Prensliklerini kazanmak için kullanmaktı.[27]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ