ULUSLARARASI DÖNÜŞÜMLER VE OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK DİPLOMASİSİNİN SÜREKLİLİK UNSURLARI

ULUSLARARASI DÖNÜŞÜMLER VE OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE TÜRK DİPLOMASİSİNİN SÜREKLİLİK UNSURLARI

Osmanlı-Türk diplomasi geleneğinin ana unsurlarını tespit edebilmek için öncelikle bu geleneğin ortaya çıktığı, gelişerek olgunlaştığı ve dış meydan okumalar karşısında yeniden şekillendiği coğrafî zeminin özelliklerinin ve bu zemindeki tarihî arkaplanın ana unsurlarının belirlenmesine ihtiyaç vardır. İstanbul merkezli Anadolu-Balkanlar ekseninde ortaya çıkan, daha sonra kademeli bir şekilde Doğu Avrupa, Mezopotamya, Mısır, Kuzey Afrika, Kafkaslar, Kırım ve steplere doğru yayıldıktan sonra yine kademeli bir şekilde Anadolu’ya çekilen bu geleneğin coğrafî zemini gözönüne alındığında şu ana unsurlar ortaya konabilir: (i) Bu coğrafya Afro-Avrasya dünya anakıtasının gerek doğu-batı gerekse kuzey-güney istikametinde merkezî geçiş hattı üzerinde bulunmaktadır ve bu durum bu coğrafî zemindeki siyasî birimlere son derece yoğun etkileşimlere açık bir nitelik kazandırmıştır; (ii) fizikî coğrafya özellikleri açısından ele alındığında yayla, step, bozkır, vadi, çöl vb. topoğrafik özelliklere sahiptir ve bu durum son derece farklı coğrafî-kültürel-ekonomik-sosyolojik ünitelerin birarada tutulmasını gerektirmiştir; (iii) Afro-Avrasya dünya anakıtasının hemen hemen bütün iç denizlerini ya bünyesinde bulundurmakta ya da bu denizlerle komşu konumundadır ki bu durum kara ve deniz irtibatlarını aynı anda gözetebilen çok yönlü stratejik ve ekonomi-politik bir kuşatıcılığı gerekli kılmıştır; (iv) Afro-Avrasya anakıtasının Hint, Çin ve Sahra güneyi dışında kalan bütün ana su kaynakları (Dicle, Fırat, Nil, Tuna, Don, Volga, Dinyester, Dinyeper vb.) bu coğrafyada bulunmaktadır ve bu durum stratejik ve kültürel akışkanlığı en üst düzeye çıkaran alt siyasal-sosyal-ekonomik ünitelerin ve bölgesel yapıların doğmasını sağlamaktadır.

Bu çok yönlü coğrafî zemin, farklı medeniyet birikimlerinin aynı anda etkide bulunduğu son derece zengin bir tarihî arkaplanı beraberinde getirmiş ve siyasal düzenin karmaşık bir kuşatıcılık kazanmasına sebep olmuştur. Siyasal düzenin bu tarihî derinlik içinde karmaşıklık kazanarak gerek coğrafî etki bakımından yatay, gerekse sosyal hiyerarşik düzen bakımından dikey düzlemde derinlik kazanmasının ana tarihî unsurları da şu şekilde özetlenebilir: (i) Bu yapının kurucu unsuru Avrasya derinliğini neredeyse boydan boya geçen ve bu geçiş esnasında süreç içinde karşı karşıya kaldığı yerleşik düzenlerle alışveriş içine giren dinamik bir göçebe unsurdan oluşmaktadır; (ii) bu unsur tarihteki ilk büyük siyasî düzenin kurulduğu İran coğrafyasında yerleşik düzen tecrübesi yaşayan ve İran-Turan etkileşiminin ilk siyasal tecrübelerini yansıtan Selçuklu birikimini tevarüs etmiştir; (iii) bu insan unsuru doğrudan meydan okuma şeklindeki ilk karşılaşmasını Akdeniz siyasal ünitelerinin en kapsayıcısı olan Roma’nın son temsilcisi konumundaki Bizans ile yapmış ve siyasal merkezini Bizans’ın merkezi üzerinde inşa etmiştir; (iv) bu gelenek batı istikametindeki ilk yayılma döneminde bu kez kuzey steplerini katederek gelmiş olan ve Bizans tecrübesi ile kaynaşarak kendine özgü siyasal ve ekonomi-politik bir feodal düzen oluşturan Doğu Avrupa’daki kavimlerle yüzleşmiş ve bu yüzleşmesini Karadeniz’in kuzeyindeki yayılması ile daha da derinleştirmiştir; (v) bu gelenek tarihî gelişimi içinde ilk şehir devletlerinin de (Sümer), ilk büyük imparatorluk yapısının da (Asur-Sargon) görüldüğü Mezopotamya havzasını tümüyle bünyesinde barındırmıştır; (vi) uzun süreli devlet yapılarının tam bir tarihi süreklilik şeklinde görüldüğü Mısır birikimi de bu siyasal düzenin ana sütunlarından birini oluşturmuş ve bu oluşum Mısır merkezli olarak Kuzey Afrika, yukarı Nil ve Kızıldeniz boyunca derinlik kazanmıştır; (vii) bu siyasal düzenin meşruiyet zeminini de Çin’den Mısır’a uzanan kadim medeniyetlerin ve daha küçük ölçekli kültürel yapıların son büyük sentezini oluşturan İslam medeniyet birikimi üzerinde gerçekleştirmiştir ve nihayet (viii) modern dönemin büyük güçlerinin ortaya çıktığı Avrupa merkezli uluslararası düzen kendi havzası dışındaki en ciddi yüzleşmesini bu gelenek ile yapmıştır ki, bu durum bu gelenekte Batılılaşma sürecinin de içinde bulunduğu son derece kapsamlı bir etkide bulunmuştur.

Bütün bu coğrafî ve tarihî derinlik unsurları Osmanlı Devleti’nin bazen kadim birikimin soyut tecrübe arkaplanından, bazen de somut gerekliliklerin getirdiği pratik çözümlerden oluşan unsurlarla gittikçe zenginleşerek çeşitlenen ve karmaşıklaşan bir düzeni asırlarca sürdürebilmesini sağlamıştır. Osmanlı Devleti, Afro-Avrasya anakıtası üzerinde gittikçe güçlenerek XVI. yüzyılda klasik zirvesine ulaşan etken düzen kurucu konumdan özellikle XIX. yüzyılda belirginleşen edilgen intibak edici konuma geçiş sürecinde de, bugüne kadar uzanan bu intibak etme çabalarında da bahsi geçen coğrafî ve tarihî derinliğini izlerini taşımaya devam etmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ulus devlet oluş sürecinde ve bu ulus devletin kendi içinde homojen bir siyasal ünite oluşturma çabasında da gerek insan unsuru, gerek kültürel arkaplan, gerekse coğrafî çeşitlilik bakımından bu izleri yakalamak mümkündür. Osmanlı Devleti’nin en geniş sınırları içinde gözlenen coğrafî ve kültürel çeşitlilikler daralmış ve küçük ölçeklere indirgenmiş şekilde de olsa günümüzde de sürmektedir. Soğuk Savaş’ın statik yapısı çözüldükten sonra ortaya çıkan dinamik konjonktürde Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı çok yönlü risk ve sorumluluk alanlarının ve ciddi bir stratejik sıçrama ile sahip olabileceği stratejik manevra kabiliyetinin ortaya çıkmasında da aslında bu coğrafî ve tarihî derinlik unsurlarının hâlâ farklı düzlemlerde ve değişik şekillerde sürdüregeldiği etkilerinin izleri bulunmaktadır.

Bu özellikler açısından bakıldığında Osmanlı-Türk diplomasi geleneğinin oluşum, gelişim ve yeniden yapılanma süreçleri ve bu süreçlerin içinde bulunulan uluslararası çevre ile olan ilişkileri uzun dönemli seyir açısından üç ana dönemde incelenebilir. Birinci dönem bu siyasal geleneğin içinde bulunduğu uluslararası çevreyi yönlendirme ve belirleme gücüne sahip olduğu dönemdir ki, temerküz dönemini Fatih devrinde, zirvesini Kanuni devrinde, yeniden kurulmasını da IV. Murat ve Köprülü restorasyonlarında yaşadığı söylenebilir. İkinci dönem Osmanlı düzeninin diğer siyasal ünitelerle eşit konuma gelmeye ve karşılıklı denge halinin kademeli bir şekilde gerçekleşmeye başladığı geçiş dönemini kapsamaktadır ki, bu dönem Osmanlılar açısından kabaca Karlofça Antlaşması’ndan Yunan isyanına kadar, Avrupalılar açısından da Vestfalya Antlaşması’ndan Viyana Kongresi’ne kadar sürdüğü kabul edilebilir. Üçüncü dönem ise XIX. yüzyılda ve XX. yüzyılın ilk yarısında Avrupa- merkezli, ikinci yarısında da Atlantik merkezli uluslararası düzenin merkezî yapısındaki gelişmelere uyum çabasını yansıtmaktadır ki elan sürmekte olduğu söylenebilir. Ancak Soğuk Savaş sonrası dönemin bu konuda bütün bu tecrübe birikimini gözden geçirmeyi gerektirecek ölçekte yeni unsurlar getirdiği ve getirmeye devam edeceği açıktır. Türkiye’nin XXI. yüzyıldaki dış politika performansı ve bu performansa bağlı olarak şekillenecek olan uluslararası konumu biraz da bu yeni unsurların geçmiş dönemlerdeki tecrübe birikimi ile harmanlanma becerisine bağlı olacaktır.

Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU

Beykent Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Salih Kara dedi ki:

    Makalenin başlığı ile içeriği birbiriyle çelişki arzediyor; demek ki, çelişki ilgi ve dikkat çekebiliyor…

BİR YORUM YAZ