ULUSAL TÜRK KİMLİĞİ: TÜRKÇE…

Ramazan DEMİR

Yazarın şu ana kadar yazılmış 55 makalesi bulunuyor.

Ramazan_Demir019

Bu başlığa uygun gelebilecek pek çok ifade bulunabilir. Güncel konuları da içine alan bazı “demagoji” kokulu esansları kullanmadan işin bir hareket noktasını belirleyelim. Hareket noktamız “Türkçe” kelimesi olsun. Bu noktadan hareketle geçen hafta hayata gözlerini yuman büyük şair Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın bir ifadesiyle başlayalım: “Türkçe ses bayrağımdır”. Bu ifade esas alındığında, Türkçe’nin konuşulduğu her yer de Türk milletinin bayrağı var demektir. Ancak bunun farklı normları olabilir. Bunun da telafisi zaman içinde olagelir. Uluslaşma sürecinde gerekli olan önce “dil” konusunun korunmasıdır. (Ankara’da, Türk Dil Kurultayında, Başbakan RTE, Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait “Sanat” adlı şiirini Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın şiiri diye okumuştur. Bu durum, şiir okumaya meraklı başbakanın Türk şiir ve edebiyatına olan ilgisinin bir göstergesi olarak yorumlanmıştır).

Şiir, edebiyat, hikâye, masal, mani, folklor olmadan uluslaşma süreci olmaz.

Birileri çıkıp da “Ulusal Türk Kimliği” nedir, diye sorabilir.

Doğru ve yerinde bir sorgulama.

Verilecek cevap nedir?

Bağımsızlık mı?

Hürriyet mi?

Milliyetçilik mi?

Belki bunların hepsidir.

Fakat bunların olabilmesi için mutlaka korunması gereken milletin “dili”dir. Dil yok edilince, yok olunca milletlerin yaşaması ve de gelişmesi mümkün olmaz. Bir milleti yok etmenin temelinde ana hedef, dilini yozlaştırmaktır. Son derece çarpıcı bir örnek vermek isterim: Kan milliyetçiliğini yapan Hitler en çok dillerine sahip çıkmışlardır. Onu zenginleştirmişlerdir.

Diğer bir örnek ise İsrail milleti için verilebilir.

İsrail milleti, Atatürk’ten önce dil devrimini yapmıştır. 2500 yıl önceki Tevrat esas alınarak dillerini zenginleştirmişler.

***

Osmanlı Devletinin kullandığı melez dil olan “Osmanlıca” nedeniyle Türkçe’nin yaygınlaşması engellenmiştir. Osmanlıda Türkçe’nin yaygınlaşmamasının temel sebebi, eğitim sistemi değildir. Temel sebep, dil bilincinin yozlaşmasıdır. Toplumda dil bilinci kaybolursa sonuç felakete doğru ivme kazanır. Mutlaka dil bilinci oluşturulmalıdır ki dil gelişsin ve yaşasın.

Dilde ulusal bilinç kaybı olmaya başlarsa dil de unutulur.

Toplum esirleşmeye başlar. Tabii ki ekonomik nedenler de bunu teşvik eder.

Türk toplumunda ulusal bilinç kaybını, tarihte ilk fark eden Kaşgarlı Mahmut olmuştur.

Diğer bir sebep de, Osmanlıda, Arapça’nın sürekli Türkçe’ye egemen kılınmasıdır.

Devletler ideallerini ancak ve ancak dilleriyle gerçekleştirebilirler.

Dil milli bir semboldür, öyle algılanmalı ve değer verilmelidir.

Ancak dil ideolojilerin dışında tutulmalıdır; dile ideoloji egemen olmamalıdır.

Örneklemek gerekirse, rejim en iyiler tarafından yönetildiği takdirde rejim iyi olur. Cumhuriyet rejiminden bazı şikâyetler vardır, bunun anlamı cumhuriyetin yanlış ya da kötü rejim olduğunu göstermez. Yöneticiler yetersiz, donamsız ve kapasitesiz ise rejim de zarar görür.

Peki, suç kimde?

Verilecek tek cevap olabilir; cumhuriyet “iyi” adam yetiştirememiş demek ki…

Yani suçlu olan, Cumhuriyet!

Vur abalıya…

***

Hiçbir rejimin değerlendirme kıstası olamaz, yoktur da. Nitekim Avrupa’da demokrasinin zemini hazırlandıktan sonra demokrasi rejim olarak uygulanmaya alınmıştır. Bunun için fikir ve ekonominin güçlü olması ve topluma hâkim olması gerekir.

Toplum, akıl üretkensizliğine tutulmuşsa demokrasi işlemez, uygulanamaz, yürütülemez.

Atatürk tüm bunların yolunu açmış fakat tamamlamaya ömrü yetmemiş. Dolayısıyla dil devrimi gibi diğer devrimler de yarım kalmış. Bunun ardından gelen “yarım demokrasi” anlayışı toplumu farklı yollara sevk etmiş. Bedeli ödenmeyen bir “demokrasi” gelmiş topluma. Bunun farkında olamamış toplum. Tıpkı sahip olduğu “hürriyet” in büyük bedeller ödenerek elde edildiğini bilmediği gibi. Çünkü Atatürk’ten sonra devrimlerin yerleşmesi için vatandaşa söylenmesi gerekenden farklı şeyler anlatılmış.

***

Atatürk’ten sonra “milli hassasiyetleri” olan, gerçek anlamda devlet adamı yetişmemiştir Türkiye’de. Aykırılıklar sürekli “tehlike” olarak algılanmış. Hiçbir idareci “aykırı düşüncelerin de yararlı olabileceğini” varsaymamıştır. İrdeleme, sorgulama yerine itaat, biat, suskunluk tercih edilmiştir. Sonuçta kaybolan milli hassasiyetlerin yerine “dinsel değerler” geçmiş, dil bütünlüğü ve bilinci kaybolmuş, yozlaşan ve “kimliksiz” bir neslin yetişmesine zemin hazırlanmıştır.

***

Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin temeli milli iradedir. Osmanlıdaki sınırlı medeniyete karşı milletin medeniyetini öne çıkarmıştır. Osmanlıdaki gibi “paşa ve ulema medeniyeti” ile sınırlı değildir. Paşalar sadece itilaf işleri ile meşgulken ulema da din işleriyle meşgul oldular. Adalet, hak-hukuk merkezli fikir ve düşünceler üretilemedi. İşte bunun için kurulan cumhuriyet farklıydı.

***

Bilim ancak dille üretilebilir. Ticaret dille yapılır. Onun için Avrupa’da ticaret bilimi öne çıkarıldı. İman ve asker zoruyla ne rejim korunabilir ne de gelişebilir. Avrupa bilimi ve ticareti öne çıkardığı için ilerlemeyi sağladı. Atatürk bunlar gördü ve tüm yolları açıp başlattı milli hamlelere. Ne yazık ki devam ettiremedik.

***

“Türkçe, ağzımızda ana sütü” diyebilen bir bilinç yerine yabancı hayranlığı, kendini ifade etmek için yabancı dil tercihi toplumu bir karmaşaya sürüklemektedir. Bugün içinde bulunduğumuz durumların böyle anlaşılması gerektiği noktasında birleşirsek çözümü de hep birlikte bulabiliriz. Önceleri dile egemen olan Arapçadan kısmen kurtulmuş, fakat bu kez Fransızca ve İngilizce sözlükler Türkçe’ye egemen olmaya başlamış. Fakat şimdi salt dil bilimcilere de gerek kalmadan yeni etken faktörler devrededir. Bunlar teknoloji ve ekonomik üstünlüktür; dil üzerinde müthiş bir saldırısı var bunların. Milli dil işgal altındadır adeta… Teknolojik terminoloji ve ekonomik üstünlük yeni bir ifade, iletişim biçimi, anlayışı getirmiştir. Bunları kullanmak zorunda olan toplumlar farkından olmadan milli dillerini yozlaştırmakta ve unutturmaktadırlar.

***

Tarih ve arkeolojik bilimi göstermiştir ki Anadolu’ya Türkler 1071 de gelmediler, İsa Öncesinden beri Türkler Anadolu’da var idi. Onlar dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Anadolu’da da “Ön Türkler” olarak yaşadılar. Kapadokya’daki ilk Hıristiyan kiliselerini Hıristiyan olan Türkler kurdular. Nasıl ki sonradan İslam dinini kabul ettilerse daha önce de farklı inançlarla yaşadılar bu Ön Türkler.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde, genellikle kadınların çenelerine, kollarına, ellerine nakşettikleri motiflerin Orkun anıtlarındaki aynı motifler olduğunu kaç kişi biliyor ki? Dolayısıyla nesilden nesile nakledilen kültür, dil aracıyla olmuştur, olmaktadır. Ön Türklerin anlaşma işaretleri bugün bile Anadolu kadınının çenesinde, elinde yapılan “dövme” motiflerle yaşatılıyorsa bizlere anlamlı bir “ders” olmalıdır.

***

Milli kimliğimiz olan Türkçe de işte bu kültür devamlılığını sağlayan tek değerdir. Bugün, Türkçe, gelişen egemen ekonominin getirilerinin saldırısı ve işgaliyle karşı karşıyadır. Bunun çaresini yine biz bulacağız. Orkun anıtları, Bilge Kağan yazıtları, Sibirya’da, Erzurum’da, Hakkâri’de, Kapadokya’da, Mora Yarımadası’nda, Meksika’da, Maya medeniyetinde ortaya çıkan Türk yazıtları, Ön Türkler tarafından yazılan Türkçe ile bugünlere ulaştı. İnsan en canlı tanık ve belge olduğuna göre, Anadolu kadınının “süs” diye taşıdığı “dövme” motifler bir iletişim, anlaşma dili olan Türkçe’nin milyonlarca yıl önceden günümüze gelen canlı göstergesidir. Yüzyıllar sonra yaptıklarımız, yazdıklarımızın da doğru bir Türkçe ile gelecek nesillere kalmasını istiyorsa Türkçe milli kimliğimizi koruyup geliştirmeliyiz. 

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. takanobası dedi ki:

    Sayın yazara ve site yönetimine teşekkür ederiz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al