TÜRKÜLERİN GERÇEKLERİ VE YEMEN TÜRKÜLERİNİN ARKA PLANI

TÜRKÜLERİN GERÇEKLERİ VE YEMEN TÜRKÜLERİNİN ARKA PLANI

Türküler, milletimizin içini döktüğü en samimi söyleyişlerdir. Kültürümüzün en güzel kaynağını oluşturan türkülerin ezgileri, insanımızın sevgisini, sevincini, acısını, ayrılığını, hoşgörüsünü kısaca Türk insanına ait bütün özellikleri samimi bir şekilde dile getirir. Yüzyıllar boyu bir çok acıyı yüreğinde yaşayan insanımızın acılarını dile getiren hüznünü ahenkleştiren türkülerimizi ona ezgi veren milli musiki enstrümanımız olan saz ile birlikte düşünürüz. Saz bütün sadeliğiyle yüzyıllar boyu ozanların elinde kopuzken aşığın elinde saza dönüşmüş ve insanımızın elinde, onun yüreğinin tercümanı olmuştur.

Şu dörtlük sazın ve türkünün Türk kültüründeki fonksiyonunu öz bir şekilde dile getirmektedir:

Bağlama dediğin üç tel bir tahta
Ne şâha baş eğer ne tâca tahta
Tüm dertleri özetlemiş bir âh’ta
Bozkırda nârâdır bizim türküler[1]

Bu tâ derinden kopan âh, esasen çok şeyi anlatmakta adeta bir nârâ olup yurdun her yöresinden işitilmektedir.

Türküler genellikle bir olay üzerine söylenir, halk tabiriyle yakılır. Buradaki yakmak ifadesi bile onun bir acı sonrası efkâr dağıtmaya yönelik oluşturulduğuna işaret eder. Yakılan bu türkülerle acılar belki biraz hafifletilir, sahibine teselli olur. Türkünün bu anlamda rahatlatan bir fonksiyonu vardır. En çok bir hüznü dile getirmede etkili olan türkü adeta yürekten kopan bir parça gibidir.

Değişik çevrelerde farklı duygular içerisinde söylenen türküler bir takım katma söz ve ezgilerle eski havalarını kaybederler. Ezgisi, oyun havası olmaya yatkın bir türkü başlangıçta bir yiğitlik türküsü hatta bir ağıt bile olsa zamanla oyun havası olabilir.[2]

Zaman içinde radyo, tv vb. yerlerde dinlediğimiz türkülerin genellikle ezgilerine takılırız. Ezgi ve saza eklenen enstrümanlarla söz, müziğin altında dikkatten kaçar. Sözler dikkatle dinlendiğinde türküyü oluşturan ifadelerin inceliğini kavrarız. O sıradan, basitçe söylenmiş gibi görünen ifadelerin ne kadar mana yüklü olduğunu kavrarız. Türküyü yakan insan onu bir sehl-i mümteni[3] gibi söyleyiverir ama o aslında yüzyıllardır süregelen bir medeniyetin bir kültür birikiminin mirasçısının dilinden çıkmış yüreğinden kopmuş sözlerdir.

Türkülerin konuları özel olduğu halde herkes türkülerde kendinden bir parça bulur. Çünkü orada dile getirilen duygular ortaktır. Türküler hemen hemen hepimizden bir parça taşır, bizi derinden etkiler. Türkülerin hikâyesi genellikle çok aktarılmaz. Çoğunlukla anlamdan hareketle tahmin edilir. Gerçekte her türkünün bir hikâyesi vardır. Esasen Türk’ün topyekûn macerası türkülerde gizlidir. Türk insanı içini türkülere dökmüştür. Türkülerle ağıtını yakmış, hasretini türkülerle dile getirmiştir.

Tanpınar, türküleri büyülü bir aynaya benzetir. Tanpınar, türkülerdeki sesin, bir kartal gibi süzülüp yükseldikçe ruhumuzu beraberinde götürdüğünü ifade ederek Yemen ve benzeri türkülerin Anadolu’nun iç romanını yaptığını ifade eder.[4]

Türk milleti özellikle Osmanlı Devletinin son zamanlarında bir çok cephede savaşmıştır. Kurtuluş savaşına kadar Mehmetçik cepheden cepheye koşturup durmuştur. Bu cephelerde her Türk ailesinden mutlaka birileri şehit düşmüştür. Cepheye koşan bu kahraman erlerin bir çoğu geri dönememiştir. Gidenlerin çoğu da gençtir. Kimi eşini çocuğunu terk ederken kimi de nişanlısını geride bırakıp vatanı milleti için cepheye koşmuştur.

Ay karanlık bulamamış yolunu
Seferberlik yaman bükmüş belini
Zifiri gecede sinsin yalımı
Zulmette çıradır bizim türkülerimiz[5]

Bütün bu ayrılıklar, acılar için diller türkü yakmışlardır. Bir çoğunun nerede öldüğü bile belli değildir. Mezarı ise hiç bilinmez. Kanı vatan toprağını sulamış olan bu yiğitler yine vatanın bir köşesini mezar olarak seçmiş meçhul birer kahramandırlar.

Türkülerin konuları incelendiğinde ayrılık konusunun yoğun olarak işlendiğini görürüz. İnsanları en çok etkileyen yaralayan duygu da ayrılık temasıdır. Bazen uzak diyarlara para kazanmak için gurbete giden kişi, evini, köyünü terkederken bazen de bir kan davası onu memleketinden uzaklaştırır. Bazen eğitim için büyük şehirlere gidilir bazen de sürgün edilen insan öz yurdundan uzaklaştırılır. Kimi zaman askerlik dolayısıyla vatan için çarpışmak için sıladan uzaklaşılır. Her biri, gidenin ve geride kalanın yüreğinde ayrılık ateşini tutuşturur.

Yemen001[1]

Türk kültüründe Yemen türkülerinin ayrı bir yeri vardır. Yemen türküleri acı ve gözyaşı dolu yüreğin derinliklerinden kopup gelen duyulduğunda tüyleri diken diken eden acı bir feryattır. Nedir bu türkünün arka planı? İnsanımızda bu denli acılar bırakan hadiseler nelerdir? Bu türküyü oluşturan sebepler nelerdir? Bu soruların ışığında tespit ettiğimiz altı Yemen türküsünü oluşturan mısraları aralamaya çalışacağız.

Yemen Arap yarımadasının güneybatı köşesinde bulunur. Genellikle mutlu anlamına gelen bir sıfatla nitelendirilir. Ama bu kelime Türkler için mutluluktan ziyade hüznü çağrıştırır. Yemen geçmişteki uygarlıkları sebebiyle ün kazanmış bir ülkedir. Yemenlilerin aslı Hz. Nuh’un çocuklarından Sam’a kadar uzanır. Ashâb-ı Kehfin Yemen’de bulunduğuna dair rivayetler de mevcuttur.

Osmanlı’nın Yemeni alma gerekçesi Yemen ve Hindistan’daki Müslümanlarla Mekke’yi Portekizlilerin muhtemel saldırılarından korumak içindi. Yavuz Sultan Selim tarafından bu bölge Osmanlılara dahil edilmiştir. Bu bölgede güç sahibi olan Emir İskender, Osmanlılara bağlılığını bildirmiş, padişah da onu Yemen mülküne hâkim ve serdar olarak tayin etmiştir. Sonraları Osmanlı buralara vali atayarak kontrol altına almaya çalışmış zaman zaman yerli halktan olan Zeydîler yönetimi ele geçirmişlerdir.

Yemen halkı kabilelerden meydana gelen küçük gruplar halinde yaşayan farklı insanlardan oluşmaktaydı. Çöller ve sarp yokuşlardan oluşan Yemen coğrafyasında özellikle Osmanlı’nın son dönemlerinde yerli halk zaman zaman isyan ederek Osmanlı yönetimine başkaldırmıştır. Coğrafi olarak merkeze çok uzak olan bu beldeye isyanları bastırmak için uzun ve zorlu yolculuklarla Anadolu’dan asker sevk edilmiştir. İşte bu uzun ve zorlu yolculuk sonrasında çetin coğrafi şartlarda Yemenli kabilelerle savaşan Osmanlı askerleri için Yemen türküleri yakılmıştır. Büyük bir imparatorluk olan Osmanlı tabii olarak pek çok cephede düşmanla savaşmıştır fakat Yemen gerçekten pek çok cana mal olmuştur. O türkülere nakarat olduğu gibi Yemen’e giden hemen hemen geri dönememiştir. Zihinlerde hep gidenin geri dönmediği mekân olarak yer almıştır.

Yemen taşının toprağının kumunun her karışında bir Türk askeri gömülüdür. Fakat bu şehitlerin ne anıtı hatta pek çoğunun ne de mezarı vardır ve hemen hepsi meçhul askerlerdir. Bütün Yemen kıtası bir Türk şehitliğidir.[6]

İmparatorluk yönetimindeki Suriye vb. Arap ülkelerinden Yemen’e savaşmak için giden askerler şartların zorluğundan savaşmadan geri çekilirler. Bu ülkeler Yemen’e asker göndermeyeceklerini Osmanlı’ya bildirirler. Bu yüzden Yemen’de isyanlar başlayınca Osmanlı Devleti Anadolu’dan asker toplamaya başlar.

Osmanlı zamanında bedelli asker uygulaması vardır. Bedel veremeyenler buna içerleyerek bu uygulamayı da türküye konu yapmışlardır:

Yemen yolu çukurdandır
Karavanam bakırdandır
Zenginimiz bedel verir
Askerimiz fakirdendir

Anadolu halkı Yemen’e gidenlerin geri dönmeyeceğini iyi bilir. Seferberlikle birlikte analardan, genç kızlardan ağıtlar da yükselmeye başlar:

Kışlanın ardını duman bağladı
Analar babalar kara bağladı
Yemen’e gidene herkes ağladı

Kışlanın ardında yaşıyor kazlar
Ayağım ağrıyor yüreğim sızlar
Yemen’e gidene ağlıyor kızlar

Kışlanın ardında sıra söğütler
Zabitler oturmuş asker öğütler
Yemen’e gidecek bu koç yiğitler

Bu ağıtların arasından kurbanlık koç gibi süzülen genç yiğitler vatan için çarpışmak için gözyaşları ile uğurlanırlar.

Yemen Yemen şanlı Yemen
Toprakları kanlı Yemen
Ben Yemen’e dayanamam
Nazlı yardan ayrılamam

Gitme Yemen’e Yemen’e
Yemen sıcak dayanaman
Kalk borusu çalınınca
Sen küçüksün uyanaman

Burada oluşturulan askerler gruplar halinde limana ulaştırılır. Anadolu’nun değişik yerlerinden gelen askerlerden oluşan taburlar gemilerle Yemen’e doğru yola çıkarlar.

Gitme Yemen’e Yemen’e
Karışın toza dumana
Bari mektubunu gönder
Ananı koyma gümana

Askerler bağlar matara
Toplar yüklenmiş katıra
Sabahaca yatamıyom
Neler geliyor hatıra

Bir gemiye doldurdular
İstanbul’a bildirdiler
Sallar gemi döver dalga
Gül benizini soldurdular

Daha gemide iken kayıplar başlar. Uzun müddet bakımsızlığın tesirindeki askerlerin zayıf vücutları deniz yolculuğuna, şiddetli sıcağa karşı gelemez. Güneş vurmasından ve hummadan ölümler görülmeye başlar. Şehit olan askerlerin kaydı düşülürken Anadolu’da da anaların genç kızların yüreğine köz düşer ve ağıtlar yakılmaya devam eder:

Tarlalarda biter kamış
Uzar gider vermez yemiş
Şol Yemen’de can verenler
Biri Memet biri Memiş

Yemen_Sehitlik01[1]

Hudeybiye limanına gelen gemilerden askerler karaya çıkarlar. Gemiler açıkta bekletilir. Burada kışla olmadığından asker de geceyi dışarıda geçirir. Yorgun vücutları rutubet dolu bir gece beklemektedir. Hudeybiye’den Sana şehrine varmak için yola çıkılır. Bu yol beş günde kat edilir. Aşırı sıcak altında gerçekleşen uzun bir çöl yolculuğu başlar. Asker ağır elbiseleri ile sıcağın altında çölleri geçerken tükenmeye başlar. Birçok kayıplar verilir. Yemenli bir askerin kaleminden dökülen şu satırlar bu acı gerçekleri dile getirir:

Yemenin kahrine irdik ireli
Kaderin denizine girdik gireli
Arpaya buğdaya hasret kaldık
Aç aça aşmadayız dağlardan
Otu toprağı yeriz bağlardan
Yemen’in dağları çoktur uludur
Hele kumsalı cehennem yoludur
Ulu Mevlam attı bizi Yemene
Kaldık hasret güle bülbüle çemene
Bura Türk kabri gibi gel bi bak
Bir taşına altına girmiş beş ocak
Yemen’in kanlı bıçaktır yarası
Sormak ister size bizden burası

Buralarda yapılan seferi gerçekleştirenlerin hatıralarında yolculuk şu şekilde aktarılır:

Sana şehri ile Şehare arası yol çok sarp dağlardan, derin vadilerden geçen ve hayvanla altı günde varılan belalı bir yoldur. Dağın eteğine varıldıktan sonra tepeye virajlı yoldan dört, beş saatte çıkılabilir. Hele bu dik dağın eteğine varıncaya kadar geçilen vadiler ve üstünden aşılan dik yamaçlı dereler âsî ve şakîlere o kadar müsait yerlerdir ki kayalar arasına saklanan üç beş silahlı bir taburluk kuvveti istediği yerde durdurabilir… Şehare denizden 3000 metre kadar yüksek ve düz kenarlı dağın üstündeki düzlüğe kurulmuş olduğu halde etrafı ayrıca sur ile çevrilmiş askeri bir merkezdir.[7]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ