TÜRKMENİSTAN’IN XI-XIX. YÜZYILLAR MİMARİ ANITLARI

TÜRKMENİSTAN’IN XI-XIX. YÜZYILLAR MİMARİ ANITLARI

İlk çağlardan beri çok sayıda medeniyete beşiklik eden Türkmenistan, Türklerin X. yüzyıldan itibaren bölgeye yoğun göçleri ve ardından da bu topraklara hakim olmalarıyla yeni bir kimlik kazanmıştır.

Karahanlıların 999’da Buhara’yı alarak Sâmânî hakimiyetine son vermeleri ile yeni bir süreç başlamış ve bu dönemde Horasan Gaznelilerin eline geçmiştir. Fakat Selçuklular, Dandanakan Savaşı’nda (1040) Gaznelilere karşı kazandığı zaferle bütün Horasan’a ve ardından da Harezm’e hakim olmuşlar ve bölgede çok büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Onların ortaya koydukları mimari eserler bu medeniyetin önemli bir parçasını teşkil etmektedir. Selçukluların bu alanda kaydettiği gelişme 1157’de Sultan Sancar’ın ölümü ve Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasından sonra Harezmşahlarla sürmüştür.

Yazık ki gerek Selçukluların, gerek ise Hârezmşahların mimari anıtları, 1220/21’deki Moğol istilaları sırasında büyük ölçüde yıkılmış ve tahribata maruz kalmıştır. Onun içindir ki bugün Merv, Ürgenç, Dehistan, Serahs, Amûl (Çarçöv) gibi eski Türk yerleşim yerlerinde pek az sayıda Selçuklu ve Hârezmşahlı eseri günümüze gelebilmiştir.

Söz konusu işgal ve yağmalardan bir süre sonra, Altın Ordu Hanlığı’nın Harezm vilayet merkezi olan Ürgenç, mimarlık alanında büyük gelişme göstermiştir. Ancak 1378’de Timur’un şehri işgalinde yine mimari yapıların çoğu yıkılmış ve onlardan da az sayıda eser ayakta kalabilmiştir.

Horasan’da ise, Moğol istilasından ancak iki yüzyıllık bir aradan sonra imar işlerinde hareketlenmeler görülür.[1] XV. yüzyılın başlarından aynı yüzyılın sonlarına kadar devam eden bu dönemde, önceden viran olmuş şehirlerin bir kısmı canlandırılmaya çalışılırken, yeni yapılar inşa edilmiş ve çeşitli şekillerde harap hale gelen bazı binalar da onarılmıştır.

Timurluların yıkılmasından sonra XVI. yüzyılın başlarından itibaren Türkmenistan mimarisinde de bir durgunluk ve gerileme dönemi başlamıştır. Zira, Timurlulardan sonra ülke topraklarını paylaşan Özbek Hanları ve Safeviler arasındaki savaşlar bölgede siyasi istikrarın bozulmasına yol açmış; bunun bir sonucu olarak da Ortaçağ ticaret yolları önemini yitirmiştir. Dolayısıyla oluşan ekonomik sıkıntılar, artık büyük çapta mimari eserlerin inşa edilmesine imkan tanımamıştır.

Buhara Emirliği ve Safevi idaresindeki Türkmenler, ağırlıklı olarak köy yerleşimlerinde veya küçük şehirlerde kendi kültürlerini devam ettirmişlerdir. O dönemde yerleşim için vahalardan başka, özellikle buğday ekimine elverişli olan Kopet dağı çevresindeki vadi ve düzlükler seçilmiştir. Bunlardan Peştak ve Anev, küçük kentler olmakla birlikte son devirlerde Türkmen şehirciliğinin en belirgin örnekleridir. Fakat ne yazık ki, istilalar ve depremler sonucunda onlardan günümüze pek bir eser kalmamıştır.

XX. yüzyılın başlarına kadar devam eden bu dönemde, mevcut mimari gelenekler çerçevesinde, bir yenilik getirmeyen ve ihtiyacı ön plana alan, çoğunlukla kerpiçten yapılar inşa edilmiştir. Ülkenin çeşitli yerlerinde, XIX. yüzyılın sonlarında ve XX. yüzyılın başlarında yapılmış medreselerle karşılaşılmaktadır. Bazıları külliye şeklinde ele alınan bu yapılardan Merv çevresindeki Yolöten’de Muhammed Ahun Baba Külliyesi, Mari yakınlarındaki Uraz Muhammed ve Köne Ürgenç’teki Daşmescid medreseleri ile Kâkâ’da yerleşim yerinin adıyla anılan Medrese (Kâkâ Medresesi) akla gelen başlıca örneklerdir.

Türkmenistan’ın (Türk Devri) mimari anıtları, Merv, Ürgenç, Dehistan ve Serahs yerleşim yerlerinde yoğunlaşmaktadır. Bu nedenle, mimari anıtları, bu eski kentlere göre tanıtmaya çalışacağız.

Merv

Murgap nehrinin aşağı kısmında bulunan verimli bir vahanın en önemli yerleşim ve idare merkezi olan Merv, bugün Bayramalı yerleşim yerinin yanında tamamen harap bir kent görünümündedir.

Ahamenidler’den sonra Selevkoslar, Partlar, Sasaniler, Müslüman Araplar ve Sâmanîlerin hakim olduğu şehre, Türklerin ilk kez ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmemektedir. Sâmânîler, 922-994 tarihleri arasında Horasan valiliğini Türk soyundan Simcurilere verdiler. 992’de, Merv’i Faik adlı bir Türk’ün idare ettiği bilinmektedir.[2] Fakat Türklerin toplu olarak Merv’e gelip yerleşmeleri, 1035’te başlamış; 1040’da kesin şekilde Selçuklular’ın sahip olduğu şehir, bu tarihten itibaren önceleri devletin üç büyük merkezinden biri iken, Sultan Sancar’ın hükümdarlığında ‘payitaht’, yani başkent olmuştur. İlim ve kültür bakımından çok ileride bulunan Merv, Selçukluların elinde ilk yıllarından itibaren bir Türk şehri karakterinde gelişme göstermiş ve başkent olduğu dönemde (1118-1157) en parlak devrine ulaşmıştır.

Merv’in bu parlak dönemi, esasen Melikşah’ın emriyle 1070-1080 yılları arasında, Gâvur Kale’nin batısında, Sultan Kale’nin inşa edilmesiyle başlamıştır.[3] XI-XII. yüzyıl yerleşmesini çeviren Sultan Kale, 1095’te Arslan Argun, 1153’te de Oğuzlar tarafında tahrip edilmiş; fakat 1220/21’deki Moğol istilasına kadar her defasında yeniden onarılarak kullanılmıştır. Kalenin bugün de kerpiçten sur kalıntıları yer yer izlenebilmektedir. Onun kuzeydoğusundaki Şehriyar Kale, Selçuklu Saray ve diğer hükümet binalarını kuşatan bir İçkale’dir. Sultan Kale ile aynı zamanlarda kurulduğu sanılan bu kalede, o dönemden kalan harap birkaç yapı kalıntısı mevcuttur. Büyük bir Selçuklu Saray Külliyesi’ne ait bu kalıntılardan kuzeybatıdakinin muhafız birliğinin barınağı, orta kısımdakilerin ise Sultan Köşkü ve Divanhane oldukları kabul edilmektedir. Bugün yalnızca birkaç duvar parçası ve yer yer kümelenen kerpiç yığınlarından ibaret bulunan Köşk, iki katlı ve dört eyvanlı-avlulu bir plan arz etmektedir. Pugaçenkova 1950’lerdeki araştırmalarında, binanın iki katında elli kadar mekân tespit etmiştir. Nispeten daha iyi korunduğu gözlenen ve dıştan gofralı duvarlarıyla dikkati çeken Divanhane ise uzunlamasına dikdörtgen, tek hacimli iç mekândan ibaret olup, üzeri tonozla kapatılmıştır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Merv’in mimari yapıları, Moğol istilasında (1220/21) büyük bir tahribe maruz kalmıştır. Kale ve hisarları yerle bir edilen şehirde cami, medrese, han, hamam ve kütüphaneler yakılıp-yıkılmıştır. Bu işgal ve yağmalardan geriye yalnızca birkaç mimari eser ayakta kalabilmiştir. Bunlardan en eski tarihli ve kitabeli olanı, Sultan Kale’nin 1 km. kadar kuzeybatısında yer alan Muhammed ibn Zeyd Türbesi’dir. Türbe, içte mekânı dört yönden kuşatan tuğladan kûfi kitabesine göre, 1112/13 tarihinde dönemin Merv valisi Şerafeddin Ebu Tahir tarafından inşa ettirilmiştir. Kare planlı yapının üzeri, tromplu bir kubbe ile örtülmüştür. Türbenin kuzey yönündeki giriş cephesi tuğladan geometrik süslemelerle gösterişli bir kompozisyon sergilemektedir. Daha sonraki dönemlerde, eserin kuzey tarafına bir mescid; doğusuna da başka bir türbe yapısı eklenmiştir. Güney ve batı cepheleri de 1930’lardaki onarımında yeni tuğlalarla kaplanmıştır.

Sultan Kale’nin hemen hemen merkezinde yer alan Sultan Sancar Türbesi, yalnız Merv’in değil, aynı zamanda XII. yüzyılda İslâm dünyasının en önemli mimari anıtı olarak ayakta durmaktadır. Sultan Sancar’ın XII. yüzyılın ortalarında kendisi için Serahslı mimar Muhammed bin Atsız’a bina ettirerek ‘Dar’ül Ahiret’ adını verdiği türbenin bir külliye yapısının çekirdeğini oluşturduğu en son yapılan kazı ve araştırmalarla anlaşılmıştır. Yâkut’un türbeyle ilgili kaydettiği bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Kare planlı kübik bir gövde üzerinde, galeriler şeklinde yükselen türbeyi, içten 17 m. çapındaki nervürlü kubbesi örtmektedir. Yapı orijinalde çift kubbeli iken, dış kubbe yıkılmış; bir günlük yoldan gözüktüğü söylenen[4] firuze renkli çiniler de yok olmuştur.

Merv’de Büreyde el Eslemî ve Hakem el Gıfarî (r.a.) adındaki sahâbî türbeleri ile Yusuf Hemedani Türbesi’nin de Moğol işgalinden önce de mevcut olduğu tarihi kayıtlardan anlaşılmaktadır. Ancak bugünkü yapılar daha sonraki dönemlerden kalmıştır. Sultan Kale’nin güneydoğusunda eski bir mezarlıkta yan yana bulunan sahâbî türbeleri, XV. yüzyılın başlarında Şahruh tarafından yeniden yaptırılarak, bunların kuzey yönünde iki eyvan ve batı yönünde de bir mescid inşa ettirilmiştir. Kare planlı ve üzeri kubbeli olan türbeler, XX. yüzyılın başlarında yeniden onarım görmüştür. Bu yapılar o günkü şekliyle ayaktadır; fakat, yıkılan mescidin yerine son yıllarda yenisi yapılmıştır.

Sultan Kale’nin kuzeydoğusunda yer alan Yusuf Hemedani Türbesi, 1140’da vefat eden Hoca Yusuf Hemedani adına bina ettirilmiştir. İlk yapı Moğollar tarafından tahrip edildiği için, türbe daha sonraları tamir görmüş olmalıdır. XVI. yüzyılın başlarında türbenin güney tarafında; 1890 yılında da kuzey yönünde bir mescit yaptırılmıştır. Her iki bina da orijinalliğini korurken, türbe son zamanlarda geçirdiği bir restorasyonla tamamen yenilenmiştir.

Merv’in diğer bir mezar anıtı, Kız-bibi Türbesi’dir. Sultan Kale’nin biraz güneybatısında yer alan eserin kimliği tam olarak aydınlatılamamıştır. XII. yüzyıldan bir Selçuklu eseri olması gereken yapı, yakın zamanlarda esaslı bir restorasyonla yenilenmiştir. Dört yönde açıklığı bulunan kare planlı türbenin üzerini tromplu, sivri bir kubbe örtmektedir.

Yâkût, şehirde on vakıf kütüphanenin bulunduğunu kaydederek bunların adlarını da saymaktadır.[5] Ancak bunlardan eser kalmamıştır.

Moğol işgalinde Murgap Bendi’nin yıkılmasıyla Merv Vahası çöl haline geldiği için, uzun süre şehirde ve çevresinde yapılaşma açısından kayda değer canlanma görülmemektedir. Ancak çok sonraları, XV. yüzyılın başlarında Timurlu Şahruh’un emriyle Merv’de bazı yapılar ve su bendi (Sultanbend) onarılarak, şehir yeniden imar edilmiştir. Devrin tarihçisi Hafız-î Ebru’nun kaydettiğine göre Şahruh, Sultan Kale’nin güneyinde ‘Yeni Merv’ de denilen Abdullah Han Kale’yi kurdurmuş; gerekli binaların inşası tamamlanınca, buraya başka yerlerden insanlar getirterek yerleştirmiştir. Aşağı yukarı on yıl zarfında şehir, yine bağ-bahçeleri, çarşı-pazarları, cami, medrese, han-hamam gibi yapılarıyla canlı bir görünüme kavuşturulmuştur. Ne var ki, o devrin yapılarından da pek az mimari eserin kalıntısı günümüze ulaşabilmiştir. Tarihi kaynaklardan bu dönemin camileri arasında en önemlisinin, 1417’de Şahruh tarafından inşa ettirilen Merv Camisi olduğunu öğreniyoruz. Şah Abbas devrine kadar işlevini sürdüren ve XIX. yüzyılın ortalarında yarı yıkık bir hal alan bu cami, bugün mevcut değildir.

Sultan Kale ile Abdullah Han Kale arasında, yöre halkı tarafından “Hacı Melikin Tandırı” şeklinde adlandırılan üç yapı kalıntısı görülmektedir. Aslında buzhane olarak inşa edilen bu yapıların en büyüğü XII. veya XIII. yüzyıldan, diğerleri XV. yüzyıldan kalmadır. Bunlar; kerpiçten, konik görünüşlü ve tek girişli basit bir iç hacimden ibarettirler.

Abdullah Han Kale’nin kuzeybatı tarafında yer alan Bayramali Han Kale, Merv kalelerinin sonuncusudur. İnşa tarihi kesin olarak tespit edilemeyen yapının XVII-XVIII. yüzyıllarda bina edildiği sanılmaktadır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al