TÜRKLÜĞÜN ESKİ ÇAĞI

TÜRKLÜĞÜN ESKİ ÇAĞI

İlmî neşriyatta, umumiyetle, Türklüğün anayurdunun Orta Asya ve hatta Şarkî Asya olduğu fikri yayılmış bulunuyor. Tarih sahnesine çıkan ilk Türkler yani Hunlar (M.Ö. III. asır), yahut eğer Türk sayılırlarsa To-palar (M.S. IV. asır) Şarkî Asya sahasında, Çin’in şimaline doğru, Gobi çölü etrafında görünüyorlar. Milattan sonraki bin yılın ikinci yarısında Asya ve kısmen Avrupa tarihinde de mühim roller oynayan Türk kavimleri, Türkler ve Uygurlar, Orta Asya’nın büyük dağlık bölgelerinde Baykal gölünün cenub garbinde oturuyorlardı. Bundan başka Türk dilinin bir takım Orta ve Şarkî Asya dilleriyle, Moğolca ve Tunguzca ile olan bağlılıkları -her ne kadar tarihi bakımdan istifade edilebilmesi için kâfi derecede tenkidli olarak tetkik edilmemişlerse de- çok açıktır. Şu hale göre Türk kavimlerinin en eski yurdunun Orta ve Şarkî Asya olarak kabul edilişi şaşılacak birşey değildir. Eskiden Türkleri ve en yakın akrabalarını (Moğolları, Tunguzları) değil, bütün Ural-Altay dil ailesini ifade etmiş olan “altayik” lisanı ve kavmi tabirinde (Castrén, Schott),[1] bu görüş tarzı belirmektedir. Türklerin anayurdunun Altay civarında olduğu başka belgeler yanında Çin kaynaklarının ilmi eserlerde çok geçen bir kaydı ile de ispat edilmeye çalışılmıştır. Bu kayda göre Türk kavimlerine adını veren ve M.S. VI. asırda meydana çıkan “Türk” (=Göktürk) kavminin anayurdu Altay’dı.

Klaproth 1824’de “Tableaux historiques de I’Asie”nin III. cüzünde Türklüğün anayurdu ve ilk göçlerinden şöyle bahsediyor: “Il paraît qu’après la dernière grande inondation, lerus ancêtres sont descendus des monts neigeux de Tangnou et du grand Altaï, d’ou ilse sont bientôt dispersés vers le sud -est et le sud- ouest, en se fixant principalement au nord des provinces chinoises de Chan si etde Chen si, dans le voisinage du mont In chan.” Hammer de öyle: “Gesch. d. Osmanischen Reiches” (Osmanlı Devleti’nin Tarihi). Medhal kısmında (2. basım, s. 34.1): “Türkler, Çinliler tarafından Tuku tesmiye edilmişlerdir. Altay’dan neş’et ederler…”[2]

Türklüğe dair ilk büyük toplu eser olan Vâmbéry’nin “Das Türkenvolk” adlı eseri de aynı görüşü ihtiva eder, yani “Türklüğün anayurdu Altay, daha sarih ve kat’î olarak Sayan dağlarıyla Altay civarı idi”, (s. 48.1) diye yazar.

György Almasy ise, “Centralasien die Urheimat der Turkvölker” unvanlı taslak halinde çok ilgilendirici müşâhade ve düşünceler ihtiva eden, lakin daha çok nazariyeler ileri sürmek fikriyle yazılmış, pek sağlam esaslara istinad etmeyen tetkikinde, Türklüğün anayurdunu biraz daha cenuba indirir. Keleti Szemle III. Gy. Almasy -zannıma göre- Orta Asya seyahatinde yaptığı esaslı antropoloji müşahedelerinden hareket ediyor, bununla birlikte şimdilik bunlardan tarih bakımından istifade edilemez gibidir. Almasy, bu antropolojik müşahedeleri ile bir takım medeniyet tarihi vâkıâları, eski tarihi kayıtlar ve faraziyeler (Hunlar, İndogermenlerin anayurdu, Arîler ve ilk muhaceretleri, Sümerlerin Türk olması vs.) arasında bir münasebet te’sis ediyor ve şu neticeye varıyor ki: “Türklük, daha geniş manada, menşe’leri tayin edilemeyen karışık bir kavimler halitası değil, bil’âkis, Orta Asya’da oturanların öz yerli (otokton) koludur” ve bunun vatanı Şarkî Türkistan, Gobi çölü, Orta Tien-Şan civarı ve bugünkü Kırgız bozkırıdır (197-98.1). Bununla beraber ona göre Altay ve cenubi Asya’ya Türkler daha sonra göçetmişlerdir. Oberhummer’e göre Türklüğün anayurdu olarak Altay gösterilebilir[3] Radloff Türklüğün anayurdunu daha şarkta aramıştır. Yahut hiç olmazsa Uygur tarihine dair yazdığı “Toplu bir bakış”ın ilk kısmından böyle bir netice çıkarılabilir: (Das Kudatku Bilik, Teil 1, 1891, LXXX- LXXXI. s. 1): “Çok eski zamanlardan beri Çin tarihleri bize, kısmen Tunguz ve kısmen de Türk soyundan olmaları çok muhtemel birçok şimal barbarlarıyla yapılan mücadelelerden bahsediyorlar. Tunguzlar şimal-i şarkiden Büyük Okyanus’a kadar uzanan sahada ikamet ediyorlardı. Türkler de bu esnada Sarı nehrin cenubundan ve garbdeki dağlardan Tibet hududuna kadar olan sahada bulunuyorlardı. Çin devletinin takviyesi suretiyle Türk kabileleri daha şimale doğru atıldılar. O suretle ki M. Ö. IV. asırda bunların yalnız pek cüz’i bir kısmı Sarı nehrin sol sahilinde ikamet ediyorlardı. Türk kavimleri tarafından şimal ve garbe doğru işgal edilen sahanın genişliği hakkında tabiatıyla elimizde hiçbir malumat yoktur.” M. A. Czaplicka’nın 1918’de “The Turks of Central Asia in History and at the Present Day” unvanlı eserinde (61.1) yazdıkları da Radloff’un görüşünü andırmaktadır:

“Türklerin muhtemel cedleri, Çin’in şimalinde yaşadılar ve oraya yaptıkları istilalar dolayısıyla Çin vakanüvisleri tarafından Milattan üçbin yıl gibi uzun bir zaman önce zikredildiler. Fakat tabiatıyla Çin’in çok şimalinde ve uzak garbinde yaşayan Türklerden Çinliler hemen hiç bahsetmemişlerdir.”

G. J. Ramstedt kısa bir makalesinde[4] Türklüğün anayurdunu Şarki Asya’ya, Kingan dağının şark ve garb yörelerine naklediyor, yahut da Türk dillerini bir zamanlar burada bir yerde konuşulmuş bir anadilden çıkartıyor. Ona göre Türkler, Moğollar, Tunguzlar ve Koreliler bu en eski dil ailesine mensupturlar. Bu anadilden ilk önce Türkler ve Moğollar ayrılmışlar. Tunguz ve Koreliler ise daha bir müddet beraber kalmışlardır.[5]

Bu fikirlere karşı -1917’de “Turan Cemiyeti”’nde vermiş olduğum bir konferansta izah ettiği gibi- öyle sanıyorum ki, Türklüğün anayurdu Orta ve Şarkî Asya değil, Garbi Asya idi. Meselenin tetkikinde usulünün sıhhati ve malzemesinin zenginliği ile, kendilerine dair hiçbir tarihi kayıt bulunmayan, en eski bağlılık ve münasebetleri (antropoloji ve kültür akrabalığını değil) göstermek için yalnız dil araştırmaları tam bir vuzuhla birer rehber olabilirler. En eski dil birliği Türklüğü Urallı kavimlere bağlamaktadır. Daha önceden de çok defa sözü geçen bu dilbirliğinden, Nyelvtudomânyi Közlemenyek (Dilbilgisi Mecmuası) C. XLVII (1928)’de sistemli bir surette bahsettiğim için burada delillerden yalnız manidar bir kaçını tebarüz ettirmek ve birliği hiç olmazsa örnekleriyle göstermek istiyorum.

  • Olmak : Türkçe bol- ~ Züryence vil ~ Macarca vol-
  • Uyumak : Türkçe udu- ~ Mordvince udo-,
  • İşitmek : Türkçe *qul- ~ Fince kuule-,
  • Bırakmak : Türkçe qod- ~ Çeremisçe kos-,
  • Büyülemek : Türkçe arba ~ Fince arpa “büyü aleti”,
  • Gelin : Türkçe keli ~ Züryence kel “baldız”,
  • Siğil : Türkçe sigil ~ Çeremisçe şeğel,
  • İçyağı : Türkçe maj ~ Vogulca boi (Macarca vaj)

Andığım tetkikte gramer uygunluğundan başka böyle otuz iki kelime mutabakatinden bahsettim ki, bunlardan birkaçının doğruluğu ispat edilemezse bile büyük bir kısmı şüphesiz ki doğrudur.

Urallı kavimlerin anayurdu -bundan pek de şüphe edilemez- Ural dağlarının Avrupa yakasında, galiba Kama, Peçora, Viçegda nehirlerinin yukarı mecraları bölgesinde idi. Samoyedler buradan daha şimale göçmüşler, Finnugorlar da buradan daha cenubdaki bir ülkeye, yani Kama’nın aşağı mecrası olan Byelaya ile Volga’nın bunlara oldukça yakın bulunduğu bir yere inmişlerdir.

Şu halde en eski Urallı-Türk münasebetlerinin yerinin neresi olabileceğini aradığımız zaman, ilk önce bu sahayı, daha doğrusu bu saha civarını gözönünde bulundurmamız lazımdır.

Burada iki mes’ele ortaya çıkıyor:

Bilindiği üzere Ural anadilinin İndogermen anadiliyle kat’i ve açıkça görülebilen bir münasebeti vardır.[6] Acaba Türkler ve İndogermenler arasında böyle uygunluklar -çünkü yukarıdaki tespitlere göre bunlar da tasavvur olunabilir- yok mudur? Bunun yalnız bir misalini biliyorum, bu da “insan” manasına gelen kelimedir. Samoyedce kum “insan”, Züryence komi (bugün “züryen” bu manadadır), Voğulca xum “insan, erkek insan”, Türkçe kün “halk”, Moğolca kümun “insan” sözü ile birdir ve bu sözler de latince homo ve bunun İndogermence mukabilleri ile münasebete getirilebilirler. Bunlar haricinde anatürkçe ve İndogermence arasında birleşme görülmüyor ve bu sebepten bu dil uygunluklarına esas olabilecek vaziyeti öyle tasavvur etmemiz lazım geliyor ki, Türkler Urallılar ülkesinin şark, İndogermenler de bunun garb taraflarında oturmuş olmalıdırlar (Bu esasa nazaran da İndogermen anayurdunun Asya’da olması imkansızdır).

Burada ortaya çıkan ikinci mes’ele de şudur ki, bütün bunlardan sonra Türk dilinin Moğol ve Tunguz dilleriyle olan münasebetleri ne oluyor? Burada bir defa, bununla ilgili soruların daha vazıh olarak izah edilmesine kadar beklememiz lazımdır; ondan sonra da şurasını ehemmiyetle belirtmemiz icab eder ki, bu kavimlerin oturduklurı ana ülkeyi mutlaka Şarki Asya’da, daha garbdaki sahalarla dil bağlılığı bulunmayan bir ada halinde tasavvur etmemiz zaruri birşey değildir. Türklerin en eski yurdunun Kırgız stepi, İrtiş ve Aral gölü bölgesinde olduğunu farzedersek, o vakit Moğolların bu ülkenin şarkı civarında mesela Altay dağları çevresinde, Tunguzların bunun şarkında, Korelilerin ise daha şarkda oturmaları icabedecektir. Bu takdirde şu neticeye erişmiş olurduk ki zikrolunan kavimler – İndogermenlerden Korelilere kadar- aşağı yukarı eski yerleşme vaziyetlerini bugüne kadar muhafaza etmişlerdir.

Böyle olunca, Ural-Altay dilleri ailesi[7] mes’elesi garip bir surette değişiyor, daha doğrusu oldukça siliniyor demektir. Şimdiye kadar varlığı ispat edilemeyen Ural-Altay anadili yerine, andığımız Şarkî Avrupa-Orta Asya dil zenciri nazariyesini kabul etmemiz gerekir (Orta Asya sözünü “şimali ve cenubi Asya” mukabili olarak kullanıyorum). Bu dil zenciri azalarının eski münasebetleri, bazı noktalarda galiba akrabalığa değil, sıkı temaslara dayanmaktadır. Şu kadarı şüphesizdir ki, bu dillerin benzeşmesinde -hiç olmazsa kısmen- daha sonraki karşılıklı te’sirlerin geniş ölçüde rolleri olmuştur: İndogermen- Orta Asyalı etnik gruplar arasında -hiç olmazsa bazı münferid münasebetler- daima, nitekim milattan önceki bin yıllarda bile sıkı bir temas vardı ve öyle zannediyorum ki, bu etnik guruplar Mezopotamya medeniyeti dairesiyle de münasebette idiler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ