TÜRKLERİN TARİH BOYUNCA DERMATOLOJİ VE VENEROLOJİ ALANINDA DÜNYA TIBBINA KATKILARI

TÜRKLERİN TARİH BOYUNCA DERMATOLOJİ VE VENEROLOJİ ALANINDA DÜNYA TIBBINA KATKILARI

I. Giriş

Türklerin eski vatanı Orta Asya’da geliştirdikleri tababetin bilhassa Çin ve Hind tababetinin tesirlerini taşıdığı, ama bu yörelerdeki tababetin gelişmesinde Türklerin büyük rol oynadığı son araştırmalar ışığında ortaya çıkmaya başlamıştır.[1]

Çin, Hint, Orta Asya gibi yörelerde lepra’ya karşı Chaulmoogra yağının geliştirildiği, bugün bunun Antileprol olarak lepraya karşı ilaç olarak kullanıldığı,[2] çiçeğe karşı ilk aşının yine Hind, Çin ve Orta Asya’da geliştirilip Türkler tarafından 17. ve 18. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya kadar yayılması[3] dermatoloji tarihi açısından önemli olup, Türklerin bu gelişmedeki rolünü aydınlığa kavuşturmak da Türk tababet tarihi araştırmalarının öncelikli konularından biridir.

Budistliği kabul eden Türklerin, Batı ve Çin-Türkistanı’nda, Horasan ve Kuzeybatı Hindistan’da kurdukları Vihara denilen Budist manastırları, aynı zamanda diğer ilimlerin yanı sıra tababet tahsilinin de yapıldığı tıp okulları ve hastane niteliği de taşımakta idiler.[4]

Gandara’da Taht-ı Bahai Budist Viharası’nda bulunan ve Hindistan’da Türk asıllı Kuşanlar devrinden beri çocukları, öldürücü ve ciltte çopurluk yapan çiçek hastalığına karşı koruyan tanrıça olarak bilinen Hariti’nin Gandara ekolünün tarzında, biraz da Orta Asya tiplerini andıran heykelleri de Budist Viharalarının tababetle olan ilişkilerini ispatlayıcı niteliktedir.[5]

Bilhassa Hint ve Orta Asya Türk-Budist tababetinin tesirinde kalan Tibet’teki manastırlarda[6] hâlâ diğer bilimlerin yanı sara tababet tahsil edildiği bilinen bir gerçektir.[7] Hatta Tibet’teki manastırlarda çiçek hastalarının tedavisi ile rahiplerin uğraştığı Turner’in 1790’da yayınlanan Seyahatnâmesi’nden bilinmektedir.[8] Lady Mary Montagu’nün 1717 yılında Türkiye’de gördüğü çiçek aşısına benzeyen Hint usulü çiçek aşısını, 1022 yılında Çin’in Tibet’e yakın bölgesinde, bir dağda yaşayan bir münzevi tarafından Çin Veziri Wang-Tan’ın küçük oğluna tatbik ettiği, Çin kaynaklarında[9] belirtildiğine göre, bu bölgede yaşayan Uygur Türklerinin Hint usülü çiçek aşısının yayılmasında rol oynadıkları, onların Hint’le Çin arasındaki sıkı ticaret ilişkilerini yönelttikleri düşünülebilir.

II. Uygurlarda Dermatoloji

Orta Asya’daki Türklerde, tababetin gelişmesine dair ilk yazılı vesika, 1890 yılında İngiliz üsteğmeni Bower’in, M. S. 400 yılında yazılmış, Türkistan’da tıbba dair Budist Türklerin bir yazma eserini bulması ile ortaya çıktı. Bilâhare Le Coq başkanlığında 1902-1914 yılları arasında Çin Türkistanı’nda Almanların yaptığı ilmi araştırmalarda ele geçen Uygur Türklerine ait Uygurca tıbbî yazma eserler, Reşit Rahmeti (Arat)’ın bunları 1930-32 de Almancaya ve sonra Türkiye Türkçesine çevirmesi ile, Orta Asya Türklerinin tababetinin özellikleri daha belirgin bir şekilde ortaya çıkmıştır.[10]

Reşit Rahmeti Arat’ın Almancaya tercüme ederek Prusya İlimler Akademisi tarafından “Zur Heilkunde der Uiguren I und II” adı altında 1930-32 yıllarında yayınlanan bu Uygur el yazma eserlerde dermatolojiye ait birçok ilaç reçetelerinin yer aldığı görülmektedir.[11]

Bu ilaç reçeteleri Uygurların dermatozları çok iyi gözlemleyerek tasnif ettiklerini de göstermektedir.[12]

III. Selçuklularda Dermatoloji

Selçuklu Türkleri Dönemi’nde, çeşitli dermatolojik hastalıkların er-Râzi, İbn Sina gibi, Türk İslâm hekimlerinin eserlerindeki gibi ya ayakta ya da o devir hastanelerinde ilâçla, bunun yanı sara o devirde Anadolu ve diğer Selçuklu bölgelerindeki çeşitli kaplıcalarda tedavi edildikleri, lepralı olanların ise Miskinler Tekkesi denilen leprosorilerde tecrid edilerek özel yöntemlerle tedavi edildikleri görülmektedir.

Prof. Dr. Feridun Nafiz Uzluk’un Konya Şeriyye Sicillerinde yaptığı araştırmalarda bulduğu bir belgeye göre, Selçuklu Dönemi’nde tesis edilen Konya’daki Sıracalılar Sultan Tekkesi denilen leprosorinin şeyhi olan zat, Konya Mahkemesi’ne müracaatla, bu müesseseye girmek isteyen hastanın Sultan Alaeddin-i Selçukî Bimaristanının (Darüşşifasının), birinci, ikinci tabibleri tarafından muayene edilerek lepralı olup olmadığının tesbitini rica ediyor. Bunun üzerine bu Selçuklu hastanesi tabiblerinin, hastayı muayene ettikten sonra bu ekzemadır, lepra değildir teşhisini koyunca, bu hastanın leprosoriye alınmadığı bu belgede belirtilmektedir.[13] Bu belgede adı geçen leprosori ne yazık ki ortadan kalkmıştır. İbrahim Hakkı Konyalı’ya göre Konya’da Selçukluların Miskinler Tekkesi denilen leprosorileri var idi; “Konya’da eski At Pazarı yakınında bir Miskinler Tekkesi, eski Baruthane Mahallesi’nde bir miskinler kabristanı var idi”. Miskinler Tekkesi (denilen leprosoriyi) Selçuklu Devri hayırseverlerinden Sırçalı Mescid’i yaptıran zat yaptırmıştı.[14] Selçuklular Dönemi’nde, Kayseri, Sivas, Kastamonu ve Tokat’ta buna benzer leprosorilerin bulunduğu Başbakanlık Arşivi’ndeki belgelerden anlaşılmaktadır. Anadolu Selçukluları Dönemi’nde, Hz. Mevlâna (Celâleddin-i Rûmî) ve ailesine ait geniş bilgiler veren Eflâkî’nin Menakibül Ârifin isimli eserinde cüzam ve bazı dermatolojik hastalıkların tedavisinde kaplıcalardan faydalanıldığı anlaşılmaktadır. Bu eserin bir bölümünde “Hamam, bütün cüzamlılar ve diğer hastalıklara yakalananlarla yine doldu” diye bahsedilmektedir.[15] Belki de müzmin yaraların da cüzam adı altında zikredilmiş olması mümkündür.

Selçuk Dönemi’nin tanınmış hekim ve astronomlarından Kutbeddin-i Şirâzi’nin lepra ve tedavisi hakkında Risale fil-Baras isimli bir eser yazması[16] ve Sultan Veled’in Kayseri hakkındaki bir şiirinden Kutbeddin-i Şirâzi’nin bir süre Kayseri’deki Gevher Nesibe Hastanesi ve Giyaseddin Keyhüsrev Tıp Okulu’nda çalışmış olabileceğinin anlaşılması,[17] dermatolojinin Selçuklular Dönemi’nde ulaştığı bilimsel düzeyi göstermesi açısından çok önemlidir.

Selçuklular Dönemi’nde Anadolu’da tesis edilerek lepra ve diğer dermatolojik hastalıklar ile, romatizma, nikris, böbrek, kalp hastalıklarının tedavisinde kullanılan kaplıcaların ve içmelerin sayısının 200’e ulaşması, kaplıca tedavisinin Selçuklu tababetinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

Ilgın’da Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat (1220-1237) tarafından 1236’da tesis edilen ve Gıyaseddin Keyhüsrev II (1237-1266) Dönemi’nde onun veziri Sahip Ata tarafından 1257’de genişletildiği kitabelerinden anlaşılan Ilgın Kaplıcası’nın Mevlâna Celâleddin Rûmî’nin eserlerinde çok kere ailesi ve çevresi ile ziyaret ettiği belirtilmektedir.[18] Bu Ilgın Kaplıcası’nın, lepra ve dermatolojik hastalıklar ile nikris, böbrek ve kalp hastalıklarının tedavisinde kullanıldığı, demir ve kükürtlü suyunun 38-42°C sıcaklığı ile bu hastalara şifa verdiği bilinmektedir.[19]

IV. Osmanlılarda Dermatoloji

Osmanlı tababeti, Selçuklu tababetinin bir devamıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş döneminde Arapça ve Farsça yerine Türkçe tıbbi eserler yazan o dönemin ünlü Osmanlı-Türk hekimlerinden bilhassa Ahmedî’nin Tarvih al-Ervah’ında (1403-1410), Şerefeddin Sabuncuoğlu’nun Cerrahiyet ül-Haniye’sinde (1465), Nidai’nin Menafiünnas’ında (16. yy. ), Emir Çelebi’nin Enmuzec- i’fit-tıb’ında (1625) lepra ve diğer dermatolojik hastalıkların ünlü İslâm hekimleri er-Razi, İbn Sina ve Abul’kasım Zahravi’nin eserlerinde zikredilen metodlarla yani ilaçla, kan almak, dağlamakla tedavi yöntemlerinin kendi tecrübelerini de ilave ederek anlatıldığı görülmektedir.

Ahmedî’nin Tarvih al-Ervah eseri bilhassa İbn Sina’nın Kanun’u esas alınarak Türkçe şiir şeklinde yazılmış olup, Topkapı Sarayı Revan Kütüphanesi nüshasında 329 ila 354. varaklarda, lepra ve diğer çeşitli dermatolojik hastalıkların tedavisinden bahsedilmektedir.[20] Şerafeddin Sabuncuoğlu’nun Amasya Darüşşifası’nda 14 yıl hekim olarak çalıştıktan sonra, Ebü’l-Kasım Zahravi’nin et-Tasrif eserinden faydalanarak kendi tecrübelerini de ilave ederek 1465’te Türkçe yazdığı Cerrahiyet ül-Haniye eserinde çeşitli dermatolojik hastalıkların ve bilhassa lepranın tedavisinden bahsetmektedir. Bu eserin Millet Kütüphanesi’ndeki müellifin kendi hattı ile olan nüshasının 47. faslında cüzam’ın (lepranın) ilaçla, iyi olmazsa dağlamakla tedavisinden bahsedilmekte olup, bu bahse ait tedaviyi gösterir mühim bir resim de ihtiva etmektedir. Böylece İslâm Tababetinde resimle, cüzam tedavisinden bahseden ilk eser olması bakımından da bu eser dermatoloji tarihinde büyük önem taşımaktadır.[21]

İslam tababetinde ilk defa frengiden bahseden eserlerden birisi Derviş Nidaî’nin Menafîü’n-nas adlı eseri olup, 16. yüzyıl başında yazılan bu eser, Avrupa’da ilk defa frengiden bahseden Girolamo Fracastor’un ünlü La Syphilis eseri gibi şiir şeklinde yazılmıştır.[22] Girolamo Fracastor’un bu eserinde bahsettiği gibi sifilis denen bu hastalık Christophe Columbus’un tayfaları ile yeni keşfedilen Amerika’dan Avrupa’ya getirilmiş, Fransız Kralı VII. Charles’ın 22 Şubat 1495’deki Napoli’yi kuşatması sırasında onun askerleri vasıtasıyla İtalya’da yayılmaya başlaması nedeni ile buna Fransız Hastalığı anlamına Le Mal Française denildiği anlaşılıyor. Bizde de sifilisin frengi adı altında tanınmasına da Fransızlara ve Avrupalılara Osmanlı döneminde frenk denilmesinin rol oynamış olması gerek.[23]

Osmanlı döneminde sifilisten ilk bahseden eserlerden biri olan, Cerrah İbrahim bin Abdullah’ın 1505 (911 H. ) yılında Yunanca Cendar isimli eserden Türkçeye çevirdiği “Alâim-i Cerrahîn” isimli eserinin XXII. bölümünde sifilisin semptomlarından ve civalı dört çeşit merhemle tedavisinden bahsettikten sonra kaynak göstermeden sifilisin Nuh Peygamber zamanından beri mevcut olan bir hastalık olduğunu belirtmesi oldukça garip ve tutarsız bir iddiadır.[24] İbn Sina’nın Kanun’unun IV. kitabının 7. fen, 3. makale, fasl 1’de zikredilen Asaphati (Sahafati, Sahafut) deyimine dayanarak İbn Sina’nın sifilis hastalığını tanıdığı ileri sürüldü ise de,[25] yeni bir hastalık olan sifilisin İbn Sina’dan çok sonra, Amerika kıtasının keşfini takip eden yıllarda oradan Avrupa’ya, 1498’de de Mısır’a ve diğer İslâm ülkelerine yayıldığını gerek Ivan Bloch gerekse Otto Spies’in kanıtlamaya çalıştıklarını burada belirtmekte yarar vardır.[26]

Avrupa tababetinin tesirlerinin başladığı 17. yüzyılda Paracelsus’un Paramirum ve Oswald Crollius’un Basilica Chymica’sına dayanarak yazdığı Gayetü’l-İtkan fî Tedbirü’l-bedenü’l İnsan başlıklı eserinde IV. Mehmed’in Hekimbaşı’sı Salih b. Nasrullah b. Sellum (ölümü 3 Tebiülevvel 1080 H. /1669), Avrupa’da yeni ortaya çıkan skorbut, sifilis ve plico polinica hastalıklarından ve tedavisinden bahsetmektedir.[27] Onun halefi olarak sarayda Hekimbaşı olan Hayatîzâde Mustafa Feyzi, dermatoloji ve veneroloji alanında 17. yüzyılda Osmanlı tababetinde öne çıkan diğer bir hekimdir. İbn Sina’nın Kanun’u gibi beş kitaptan oluşan “Hamse-i Hayatîzâde” isimli eserinin, 3. kitabında Sifilisi 25 bölümde incelemekte ve onun civayla tedâvisinden bahsetmektedir. Bu bölümde onun Girolamo Fracastor’u da zikrettiği görülmektedir.[28] 4. kitabında, Polonya’dan o sıralarda Avrupa’ya yayılan plica polinica isimli hastalık ve onun tedâvisinden bahsetmektedir.[29] Hayatâzâde’nin Şaban Şifaî tarafından tamamlanan Tedbir-i Mevlûd isimli eserinde çocuk hastalıklarından kızamık ve çiçek hastalıkları incelenmektedir.[30] Salih b. Nasrullah Gayetü’l-Beyan eserinde lepra tedavisinde ilaçla tedavinin mümkün olup olamayacağının tespitinden şöyle bahsediliyor: “Cüzam marazına müptelâ olan adamdan kan alırlar, kanı su içine akıtırlar, eğer kan suyun dibine inerse ilaç mümkündür. Eğer inmeyip suyun üstüne çıkarsa ilaç olunmaz”.[31] Cüzamın ilaçla tedavisi için de Şarab-ı Aftimon gibi şerbetlerle, çeşitli tiryakların aç karnına ceviz kadar büyüklükte verilmesinden bahseder.[32] 17. yüzyılda yaşayan Evliya Çelebi de Kahire’deki Kalavun Hastahanesi’nde imal edilen “Tiryak-ı Faruk”un lepra tedavisi için üne sahip olduğundan ve bunun Hindistan’a hatta Avrupa ülkelerine ihraç edildiğinden bahsetmektedir. Evliya Çelebi’ye göre içinde diğer maddelerin yanı sara beş vukıyye zeytinyağı ve beş vukıyye yılan eti bulunan Tiryak-ı Faruk, lepra hastalığını iyi edici bir özelliğe sahiptir.[33]

Sultan I. Ahmed Devri’nde, 1608’de (1017 H. ) Muhammed Ağa tarafından kaleme alınmaya başlanan ve 1767’ye (1181 H.) kadar Topkapı Sarayı’nda Helvahane’de yapılan 186 ilacın reçetesinin kaydedildiği Helvahane Defteri isimli reçete kitabında diğer ilaçların yanı sıra Tiryak-ı Faruk’un, uyuz hastalığı için Muğlab denilen ilacın, cüzam için dahi kullanılan Şarab-ı Aftimon’un reçetesi verilmektedir.[34] Tarafımızdan 1992 yılında yayımlanan bu Helvahane Defteri’nde ayrıca Topkapı Sarayı mensuplarının saç ve cild sağlıkları için imal edilen sabun, saç boyaları, saç şampuanlarının reçeteleri de verilmektedir. 17. yüzyılda 40. 000 kişinin yaşadığı Topkapı Sarayı’nda bu saray mensupları için 6 saray hastanesinin bulunması ve bunlara Helvahane’de saray hekimleri nezdinde yapılan ilaçlarla, diğerlerinin yanı sara dermatolojik hastalıklarının tedavisinin o devre göre mükemmel bir şekilde sağlandığı görülmektedir.[35]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ