TÜRKLERİN SOSYAL VE KÜLTÜREL HAYATINDA TASAVVUF VE TARİKATLAR

TÜRKLERİN SOSYAL VE KÜLTÜREL HAYATINDA TASAVVUF VE TARİKATLAR

1. Türkler ve Tasavvuf

İslâm coğrafyasında IX. yüzyılda sistemini kuran tasavvuf, X. yüzyılda Türkistan’ın çeşitli şehirlerinde kendisini hissettirmeye başlamıştır. Mâverâünnehir’de güçlenen İslâm kültür ve medeniyeti, hem Müslüman Türklerin fetihleri, hem de ticaret kafilelerine katılan âlim ve şeyhlerin seyahatleri sayesinde sınırlarını genişleterek göçebe Türkmenler arasına nüfuz etmiştir. Kendi milletine mensup insanların Müslüman olması diğer Türk kabilelerinin de İslâmiyet’e girmesini kolaylaştırmıştır. Orduların yapamadığı dini yayılmayı ticaret kervanları ile beraber seyahat eden Buhârâ ve Semerkand Medreselerinde yetişen dervişler ve din adamları yapmıştır.

Bir yönüyle Hz. Peygamber ve Ehl-i Beyt sevgisi olarak görünen tasavvuf, gayri müslim Türkleri hayatî bir esneklikle etki alanına çekmiştir. Şehirlerde yaşayan Türkler arasında Hanefî mezhebi ağırlıklı bir dini anlayış yaygın olduğu için, gelişen sûfî düşünceler de dinî kurallara samimi bir şekilde uygunluk arz etmiştir. Kırsal kesimde ise ilâhîler ve şiirler okuyan, Allah rızası için halka birçok iyiliklerde bulunan, kendilerine cennet ve saâdet yollarını gösteren dervişleri, Türkler eskiden dini bir kutsiyet verdikleri ozanlara benzeterek hararetle kabul edip söylediklerine inanmışlardır.

Türkler millî benliklerine ve geleneklerine uygun olan İslâmiyet’e tasavvuf önderleri aracılığıyla girdikten sonra kurdukları devletlerde onlarla iyi ilişkiler kurarak evrensel hukukun ve ahlâkın yerleşmesini sağlamışlardır. Türk sûfîleri de güzel ahlâk modelleri olmalarının yanında savaş zamanlarında ordularla savaşa katılıp kılıç sallamış, sınır boylarında bir güvenlik şemsiyesi oluşturmuştur. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin kuruluş ve yükselişlerinde derviş gâzilerin ve tasavvuf zümrelerinin önemli rolleri bilinmektedir. Türk milletinin karakteristiği olan devletçilik ve teşkilatçılık dehası ile tarikatların aksiyoner tavrı birleşince dünyanın en büyük imparatorluğu kurulmuştur. Türk tarihinde Alp Aslan, Melikşah, Osman Gâzi, Fâtih, Yavuz ve Kanûnî gibi hükümdarlar kadar Ahmed Yesevî, Mevlânâ, Hacı Bektaş Velî, Yunus Emre, Hacı Bayram ve Akşemseddin gibi gönül sultanları da önemli bir yere sahiptir.

Mistik unsurlarla dolu Budizm ve Hinduizm gibi Asya dinlerine mensup insanlar, ruh ile birlikte maddeye, dünyaya değer veren ve pratik bir hayat sunan İslâmiyet’e kolay girmemiştir. Bu arada şehirleşmemiş kütleler arasında ulemânın metoduyla yapılan İslâm propagandası da fazla tesirli olamamıştır. İslâmiyet’le karşılaşan kütleler daha önceki mistik ihtiyaçlarına cevap vermeyen bir anlayışla kendilerine sunulan yeni dini anlayacak bir kültür seviyesinde bulunmadıkları için ona sıcak bakmamışlardır. Bu bakımdan İslâmiyet’i özellikle dar kalıplar içinde değil, geniş ve yumuşak bir ruh ve mânâ ile anlayarak göçebelere telkin eden mutasavvıf Türk dervişleri Türkistan’ın İslâmlaştırma faaliyetlerinde büyük rol oynamışlardır. Sûfîler tarafından geleneklerine uygun bir tarzda sunulan İslâmiyet geniş halk kütleleri tarafından kabul görmüş, dağınık bir halde yaşayan bu kütleler arasında birlik sağlanmıştır.

Eski ozan ve kamlarla İslâm evliyâları, mutasavvıf dervişlerinin mâhiyet itibarı ile birbirine yakın şahsiyetler olması, “ata” veya “baba” denilen bu dervişlerin faaliyetleri neticesinde Türkler artık İslâmiyet’e ısınmağa ve kütle halinde girmeğe başlamışlardır. Türklerin çeşitli dini törenlerini yöneten şamanların kendi özel metotları ile ulaştıkları vecd (trans) hali esnasında ruhâni varlıklarla ve Tanrı ile bağlantı kurup temasa geçmeleri ile İslâm sûfîlerinin vecd hâli esnasında benlik bağlarından kurtulup manevi makamlara ulaşmaları arasındaki benzerlik, dervişlerin Türkmen zümreleri arasında kabul görmelerini kolaylaştırmıştır.[1] Bunun neticesinde Türk dünyası XII. yüzyılda yaşayan ve hikmetleriyle şöhret bulan Ahmed Yesevî’den önce tasavvufla iç içe yaşamaya başlamıştır.

“Horasan’da ezan okumak, Mekke’de ibadete dalmaktan daha üstün ve daha faziletlidir” düşüncesini kendilerine rehber edinen babalar ve dervişler, Türk dünyasının uyanışında, daha sonra da Anadolu’nun fethinde ve Müslüman-Türk yurdu olmasında önemli bir misyon üstlenmişlerdir. Nitekim ya ticaret kervanlarıyla ya da savaşlar sırasında İslâmiyet’i yaymak için Türkmenler arasına giden ilk İslâm zâhidlerinden Şakik Belhî (ö: 808), Hatem-i Asamm (ö: 851),[2] Ebu’l-Hasan Muhammed b. Süfyan Kelimâtî (ö: 961) ve Ebu’l-Hasan Said b. Hâtem (ö:?) bunlardan bazılarıdır.[3] Ebu İshak Kâzerûnî (ö: 1034) ve müridleri ise yaptıkları çalışmalarla 24 bin Yahudi ve Mecusinin Müslüman olmasını sağlamışlardır.[4]

IX. yüzyıl ortalarında Balasagun dolaylarında 10 bin hanelik Türk kütlesi Müslüman olmuştur. Bu devirde kütle halinde yayılan İslâmlaşma hareketleri arasında Karahanlı hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Han’ın İslâmiyet’e girmesi önemlidir. Türk devlet geleneğinde güçlü bir konuma sahip olan Hâkan’ın Müslüman olması halk üzerinde büyük bir tesir meydana getirdiği için İslâmiyet büyük bir güç kazanmış ve yayılması daha da hızlanmıştır. Bu gayretler neticesinde 960 yılında 200.000 çadır halkı gibi büyük bir göçebe Türkmen kütlesi topluca İslâmiyet’i kabul etmiştir.[5]

Orta Asya’da sûfilik kanalıyla teşekküle başlayan Türklerin Müslümanlık anlayışlarını tasavvuf ile birlikte düşünmek gerekir. Türkler tarafından kurulan bazı tarikatlar üzerinde de Türk tesiri ve eski Türk dini ile kültürüne ait unsurlara rastlanır. Bu da millî gelenekleri ve özellikleri ile İslâmiyet’e giren çeşitli milletlerin farklı kültür ve ananelerini Müslümanlıkta da sürdürmelerinden ileri gelmektedir. Kaynağını Kur’an ve sünnetten alan İslâm tasavvufu, Türkmenlerin kendi gelenekleri ile süslenerek yeni bir biçimde sunulmuş ve göçebe Türkmen kabileleri arasında genel bir kabul görmüştür. Zira kitabî din öğretimi ile vazifeli medreseler özellikle eğitim seviyesi düşük göçebeler arasında henüz yaygınlaşmamış ve nüfûz da kuramamıştır. Bu sebeple şehirlerde medrese tahsili gördükten sonra Türkmenler arasına gelen sûfîler, halkın kültür durumunu göz önünde bulundurarak, yasaklayıcı veya emredici bir tavır takınmaksızın alıştırarak tedrici bir eğitim ve irşad faaliyeti sürdürmüşlerdir. Onların insanlara sevgi ve hoşgörülü yaklaşımları, insanların gönüllerinde taht kurmalarını sağlamış ve onları ölümsüzleştirmiştir.

İlk Türk-İslâm tarikatı olan Yesevîlik, İslâmî prensipleri sade Türkçe şiirlerle yayan Hazreti Türkistan Ahmed Yesevî’nin (ö: 1167) karizmatik kişiliği etrafında şekillenmiştir. Ahmed Yesevî Türklerin İslâm anlayışına millî bir üslup ve perspektif kazandırmış, Arap örfüyle İslâmî değerleri birbirine karıştırıp, bazı örfî hususları İslâmî bir vecibeymiş gibi anlayıp anlatanlara mukabil, Arap örfüyle İslâmî vecibeleri birbirinden ayırarak Arap örfünden gelen bazı gelenekler yerine Türk örfünü koymuştur. Bu bakış açısı ile İslâm’ın üniversel ve kuşatıcı mesajına uygun hareket ederek Türk milletinin İslâmlaşma sürecinde yerini almıştır.[6] Nitekim Yesevî ocağından yetişen Türkmen babaları ve şeyhlerinin telkin ettiği İslâmiyet, Eski Türk dininden ve diğer kaynaklardan gelen inanışların, halka kadar inmiş, geniş tasavvufî fikirlerle birleşmesinden meydana gelmiş, medrese mensuplarının dar kalıplarına sığmayan bir mâhiyette idi. Kendilerine mensup olan cemaatlerin, inanış ve yaşayışları İslâmiyet’e aykırı olsa dahi, bunlardan bazıları buna pek ehemmiyet vermemişlerdir. Bu sebeple büyük İslâm mutasavvıfları yanında bu halk Türkmen babaları, entelektüel çevrelerde daima ithama maruz kalmışlardır.[7]

2. Selçuklular ve Tasavvuf

Selçuklular Dönemi’nde tasavvuf ile fıkıh arasında yakınlaşmayı sağlayan Gazzâlî’nin “İhyâu Ulûmiddîn” adlı eseri önemli bir görevi yerine getirmiştir. Tasavvuf ile diğer dini ilimler arasında görülen sürtüşmeler giderilmiş ve buzlar erimeye başlamıştır. Gazzâlî’den sonra tasavvuf ulemânın da desteğini alarak resmî bir mahiyet almıştır. Tasavvufu belli bir ölçüde kabul eden ulemâ, şiî-bâtınî mihrakların en büyük dayanaklarından birini ellerinden alarak Şiîliğe büyük bir darbe vurmuştur.

Bu dönem tasavvuf tarihinin en dikkate değer safhalarından birini teşkil eden tasavvuf düşüncesinin kurumsallaştığı dönemdir. Ferdî kurtuluşu ve ahlâkı esas alan tasavvuf, tarikatlar adıyla yeni bir çehre ve toplumsal bir karakter kazanmıştır. Kadiriyye, Rifâiyye, Mevleviyye ve Kübreviyye gibi Türk dünyasında ve İslâm âleminde yaygın olan tarikatların kurucuları bu dönemde yaşamışlardır. Onların medrese tahsili görmüş olmaları kendilerine olan güveni bir kat daha artırmıştır. Tekkelerde yaşayan bu tarikat mensubu kişiler, medreseye nazaran daha geniş bir kitleye hitap etmektedirler. Bunlar, kendi ufuklarını kavrayamayanları aklî ilimlerin merkezi olan medreseye göndermekte hiçbir zaman tereddüt etmemişlerdir.[8]

Bu çabalar, beyler ve devlet başkanları üzerinde de etkisini göstermiş, onların İslâmiyet’e girmesine zemin hazırlamıştır. Selçuklu Devleti’ne ismini veren Selçuk Bey yaklaşık olarak 960 yıllarında İslâmiyet’e girmiş ve Oğuz Yabgusu’na karşı savaşarak “Gazi Selçuk” adını almıştır. Böylece Türkler arasında yayılmasını sürdüren İslâmiyet, beylerin siyasi mücadeleleri için bir destek mahiyetini almıştır.

Tuğrul Bey 1040’taki Dandanakan Zaferi’nden sonra ordusu ile Hemedan’a girerken devrin evliyasından Baba Tahir ve Baba Cafer ile karşılaşınca atından inerek ellerini öper ve hayır dualarını alır. İslâmiyet’in yayılması için sürekli gaza halinde olan Tuğrul Bey; “kendime saray yapıp, yanında bir cami inşa etmezsem Allah’tan utanırım” diyerek dindarlığının ölçüsünü gösterir.[9]

Sultan Alp Aslan, Melikşah ve Kılıç Aslan’ın hükümdar olduğu dönemlerde de aynı cihad ruhu devam etmiş ve İslâmiyet’in yayılması sağlanmıştır. İlim, kültür ve ticaret faaliyetleri en üst düzeye çıkmıştır. Alp Aslan’ın Anadolu kapılarını Türklere açan Malazgirt Zaferi’nden sonra yeni yurdun Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun himayesi altında doğudan gelen yoğun Türk kütleleri tarafından iskânı, bilhassa Melikşah’ın hükümdar olmasından hemen sonra sistematik bir şekilde başlamış, Anadolu Selçuklu Devleti’nin kurucusu sayılan Süleyman Şah, onun emri ile Orta ve Batı Anadolu bozkırlarına Türk kabilelerini yerleştirmiştir. Anadolu’ya gelip yerleşenlerin ekseriyetini Oğuz Türkmenlerinin teşkil ettiği bilinmektedir. XII. yüzyıl sonunda Batı Anadolu, takip edilen siyaset sonucu diğer yörelere nazaran daha fazla Türkleşmiştir. Anadolu’ya gelen Türk aşiretleri, iskân edildikleri yerlerde kendi isimleriyle köyler kurmuşlar, evvelce yaşadıkları yerlerdeki birtakım köy, dağ ve nehir adlarını geldikleri sahalara taşımışlardır.[10]

XIII. yüzyılda Türk-İslâm medeniyetinin yüksek bir seviyeye çıkması, tasavvufun gelişmesi ve her tarafta zâviye ve medreselerin açılması, şeyh ve müridlerin çoğalması İslâmlaştırmaya da etki etmiştir. Bilhassa Türkmen babaları ve şeyhler çeşitli din ve mezhepler arasındaki ayrılıkları dostluğa çevirmiş, din farkı gözetmeden yoksullara, muhtaçlara ve hastalara yardım etmişlerdir. Bu davranışlarla İslâmiyet’in cazibesi gayrimüslimleri kendisine çekmiş, her tarafta ve özellikle sınır boylarında yapılan tekke ve zâviyeler İslâmlaştırma sürecinde çok önemli rol oynamıştır.[11]

Selçuklu Dönemi’nde Türklerin mânevi hayatında önemli yeri olan Kâdirîlik ve Rifâîlik tarikatları Moğol istilasının toplumsal etkisi sonucu tamamiyle bir Türk tarikatı görünümüne girmişlerdir.[12] Rifâîlik ve Kâdiriliğin Türkler arasında yayılıp bir Türk tarikatı hüviyetine bürünmeleri, tarikat kurucuları hakkında halk arasında oluşan menkıbe ve kerâmet hâlesinin kendi ruh hallerini yansıtması ile bağdaştırılabilir. Destan kahramanları ve menkıbeler ile yaşayan Türkmen zümreleri, pîrlerin halk arasında yaygın olan kerâmetlerini duyunca kendilerine yabancı olmayan bu hal sahiplerini kabul etmekte güçlük çekmemişlerdir.

Rifâîlik, Yesevîlik ile Vefâîlik ve Ahilik arasında yakın ilişkiler olduğu görülür. Eski Türk “alp”lik telakkîlerini yansıtan Melâmetî fikirleri ile Türk psikolojisini oldukça kavrayan esaslar ihtiva eden Kübrevîlik, Anadolu’da Mevlevîliğin doğmasına zemin hazırlamıştır.[13]

XIII. yüzyılda Anadolu Selçuklu Devleti tasavvuf tarihinin birçok büyük simasına yeni bir yurt olmuştur. Bu sûfîlerden bir kısmı İran ve Horasan’ın aşk ve Melâmetî anlayışını; bir kısmı Irak’ın zühde dayalı nefs muhasebesi ve nefs mücahedesi anlayışını; bir kısmı da Endülüs ve Kuzey Afrika’nın varlığın birliği ve tasavvuf felsefesi anlayışını Anadolu’ya taşımıştır. Bilhassa medresenin yaygın olduğu şehir ve kasabalarda Evhadüddin Kirmânî (ö: 1237), Muhyiddin İbn Arabî (ö: 1240), Şeyh Necmeddin Dâye (ö: 1256), Ahi Evran (ö: 1261), Mevlânâ (ö: 1273), Sadreddin Konevî (ö: 1275), Muînüddin Pervâne, Fahreddin Irâkî (ö: 1283), Müeyyedü’d-Dinel Cendî (ö: 1292), Sadüddin Fergânî (ö: 1300) ve Afüfiddin Tilemsânî’nin etkisi görülür. Göçebe nüfusun yoğun olduğu köylerde ise Baba İlyas (ö: 1240), Hacı Bektaş Velî (ö: 1270), Barak Baba (ö: 1307), Yunus Emre (ö: 1320), Abdal Kumral, Abdal Murad, Abdal Musa, Geyikli Baba gibi şeyh ve dervişlerin nüfûzları daha fazladır.[14]

Bu dönemde Selçuklu ülkesinde bu mutasavvıfların bulunuşu, Anadolu’daki dini ve tasavvufi hayatın canlılığını göstermesi açısından da önemlidir. Bu sûfîlerin etkisinde şekillenen Anadolu sûfîlik anlayışı farklı bölgelerle merkezlerde ve ücra yerlerde değişik şekillerde gelişmiştir. Bunlardan bir kısmı Mevlevîlik gibi, kültür seviyesi yüksek elit tabakada, bir kısmı da Yesevîlik ve Bektâşîlik gibi halk tabakasında daha fazla yayılmıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti Dönemi’nde kurulan Mevlevîliğin kurucusu Mevlânâ’nın kuvvetli bir ilmî tahsil hayatından sonra yöneldiği tasavvuf anlayışının temelini, Belh’in zühde dayalı tasavvuf anlayışı ile Endülüs’ün vahdet-i vücud anlayışı ve Horasan’ın şiirle ifadesini bulan ilâhî aşk anlayışına dayalı tasavvuf anlayışlarının bir terkibi oluşturmaktadır. Onun tasavvuf anlayışı bir kurallar ve inançlar toplamından daha ziyade duyulan, yaşanılan bir şeydir ki bu, aklî ve hissî muhâkemelere ilave olarak ilham ve aşkla anlaşılabilir. Selçuk Türkiyesi’nde yetişen mutasavvıflar arasında Mevlânâ çeşitli dinlerdeki insanları Allah, hayır ve insanlık fikirleri çerçevesinde birleştiren yüksek şahsiyeti ile İslâmiyet’in yayılmasına hizmet etmiştir.

Anadolu halk sûfîliğinin en büyük temsilcisi olan Yunus Emre, XIII. yüzyılın son yarısı ile VIII/XIV. yüzyılın başlarında yaşamış, görüşlerini Sünnî İslâm temeline dayalı olarak söyleyen bir sûfîdir. Ahmed Yesevî’nin Doğu Türkleri üzerinde yaptığı tesiri Batı’da Anadolu Türkleri üzerinde Yunus Emre yapmıştır. Ölümünden sonra Anadolu’nun birçok yerinde kendisine mezar ve makamlar tahsis edilmesi, çeşitli dini merasimlerde okunan ilâhileri, onun tesirini göstermesi açısından önemlidir.[15]

Yunus’un yaymaya çalıştığı tasavvuf? ahlâk da, her şeyden önce Kur’an ve hadise, şerî esaslara en küçük ayrıntısına kadar uymaya çağırır. İslâm’ın sabır, kanâat, cömertlik vb. gibi temel ahlâkî esaslarına ilave olarak bir hakiki mürşide bağlanmayı tavsiye eden Yunus Emre’ye göre dervişlik hırka, tac ve mürid ile olmaz. Vahdet sırrına aşkın feyizleriyle ikilikten geçerek erişilebilir. O, devrinde etkili bir tasavvuf anlayışı olan vahdet-i vücûd düşüncesini basit bir dille ifade etmiş, Ahmed Yesevî’nin yanı sıra, İbn Arabî ve Mevlânâ’nın da tesirinde kalmıştır. İslâmiyet ile yeni bir ruh, Ahmed Yesevî ve dervişleri ile düşünce zenginliği kazanıp Yunus Emre ile zirveye çıkan tasavvufî halk edebiyatının seçkin örnekleri, İslâmiyet’in Türkler arasında yayılmasında ve kültürümüzün gelişmesinde önemli katkılar yapmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al