TÜRKLERİN SANATA BAKIŞI VE TEZYİNİ SANATLARDA DESEN ÇİZME TEKNİĞİ

TÜRKLERİN SANATA BAKIŞI VE TEZYİNİ SANATLARDA DESEN ÇİZME TEKNİĞİ

Türk Sanatında Sanat ve Sanatkar Kavramları

Tezyini Türk Sanatlarından bahis açmadan önce, Türklerin sanata bakışlarını bilmek ve bu anlayış ile gelişen milli üslup üzerinde durmak istedik. Böylece Türk sanatının temelinde var olan inanç ve fikir yapısına temas edilerek, konu daha derinlemesine ele alınmış olacaktır. Aynı zamanda bu giriş bizlere, Türkün hayata bakışı ve yaşama tarzının, tabiat ile bütünleşerek yaradandan ötürü yaradılmışa gösterdiği saygının, sanat dünyasındaki akislerini ve bu inançla meydana getirilen eserlerin ruhunu, özünü, daha yakından tanımak ve anlamak fırsatı verecektir.

Çünkü Sanat, şüphesiz bir anlatış, bir ifade şeklidir. Anlatılan ise, sanatkarın iç ve dış dünyasıdır. Başka deyişle sanat, insanın yaşadığı dünyayı gönül penceresinden seyrederken gördüklerini, hissettiklerini sembollerle anlatmasıdır. Her sanat eserinin temelinde onu var eden bir fikir, bir heyecan, istek veya aşk vardır. Atalarımız “Aşk olmayınca meşk olmaz.” diyerek işin özünü ne güzel ifade etmişlerdir.

Bir başka manada sanat, toplumu manen besleyen değerlerin veya geleneklerin, beşeriyete ışık tutacak mesajların, çizgi, biçim, renk veya ses ve ahenk gibi aracılarla, yeni kalıplara sokularak, estetik düzen içinde çevreye sunulmasıdır. Sanatkar bunu yaparken sınır tanımıyan duygularını, düşüncelerini, alışılmış kural ve kalıpları aşarak, yeni bir cazibe ile ifade edebilme arzu ve arayışı içindedir.

Sanat denince ilk akla gelen, güzellik ve aşktır. Çünkü bunlar birbirlerini var eden, ayrılmaz üç temel kavramdır. Sanatın var oluşu, güzelliğin cazibesinden doğan aşktandır. Veya kısaca, Güzelden maksat aşktır, Aşkın dili ise sanattır. Zira her güzellik bilinmek, beğenilmek, sevilmek ister. Cazibesine karşı ilgi, hayranlık ve bağlılık bekler. Güzel için neler denmemiştir ki, “Güzeli sevmeyen, sevilecek güzeli bilmeyen, bilip de aramayan, arayıp da bulamayan ve hep sevdiğine güzel diyen kimselere karşı söylenecek hiçbir söz yoktur.”.

Kıymetli mütefekkir ve roman yazarımız Samiha Ayverdi (1905-1993) ise bir eserinde şöyle seslenmektedir: “Muhakkak ki, güzelliği görmek te bir medeniyet üstünlüğü, bir kültür, bir zarafet icabıydı. Zira güzellik, peçesini açıp herkese birden tebessüm ettiği halde, onu her bakan anlayamaz, anlayamadığı için de göremezdi. Ya güzelliğin görülmez olduğu gaflet ve delalet asırlarında, güzellik yaratmak nasıl beklenirdi? Cahili olduğu her gerçeği inkar eden insanoğlu, gözlerini bağlıyan ters ve menfi şartların hepsinden kurtulmadan doğruyu da güzeli de değil görüp yaratmak, aramak ve seçmek ihtiyacı dahi duymayacağı aşikar değil mi?”.

İşte bunun çaresi, gönül gözünün de iştiraki ile gerçek güzeli bulmak ve tanımaktır. Peki gerçek güzel nedir ve nasıl ifade edilmiştir?

Antik devirden beri güzelliğin bir adı da, “estetik” olmuştur. Kaynaklara göre estetik için öne sürülen görüşlerden birkaçına göz atalım; Prof. Dr. Suut Kemal Yetkin, “Estetik” isimli eserinin başında, “Estetik, his kuvveti veya hassasiyet demek olan Yunanca asthe-sis kelimesinden türemiş olup, tam karşılığı his ilmidir. Halbuki bugün estetik kelimesi, sanatı ve sanatkarları konu alan ilmin adıdır” der.

Prof. Celal Es’ad Arseven de Sanat Ansiklopedisi’nde estetiği şöyle tarif etmiştir: “Estetik,Osmanlıca bedayi’ ve bediiyyat, Yunanca hassasiyet ve duygu manasına gelen Esthesis kelimesinden alınarak bütün Avrupa dillerine girmiş bir tabirdir. Duygu ilmi manasını ifade ederse de bugün, sanattaki güzelliğin mahiyetinden behseden ilim manasına kullanılmaktadır”.

Estetik, bir başka kaynakta ise, “Güzellik ve güzelliğin unsurları, ölçüleri ve şartlarından, güzellik duygusundan bahseden bilim veya felsefe dalı (İlmü’l-Cemal) (Güzellik bilimi) ” şeklinde ifade edilmiştir.

Estetik kelimesi ile güzellik arasındaki yakınlığı derinlemesine inceleyen filozofların ilki, Eflatun’dur (MÖ. 427-347). Daha sonra birçok tarihçilere ve filozoflara konu olan güzellik ve estetik anlayışı, şahısların bakış açılarına ve devrin anlayışına göre yoruma açık olduğundan ilim dalları arasında yer almış olsa bile, pozitif bir ilim olarak kabul edilmemiştir.

Aristo’ya göre güzel, “Ahenk ve ifade bakımından mükemmel olan eserdir.”

Plotinos ise kendi fikir dünyasından seyrettiği güzeli, şöyle ifade etmiştir: “Varlıklar içinde güzel olmayan hiçbir şey yoktur. Zira varlıkların her zerresi, mutlak varlığın nurundan bir parıltıdır. Şu halde herşey birbirine oranla az ya da çok güzeldir”.

İslam mutasavvıfı Abdülkadir Geylani (1078-1166) ise, çirkinlik hakkındaki düşüncelerini ortaya koyarak güzeli şöyle anlatmıştır: “Dünyada çirkinlik yoktur. Çirkinlik, o hüsn-i bimisalin, kemalini aşikar eden bir güzelliktir”. Gene buyruluyor ki, “Allah güzeldir, güzeli sever” ve gerçek güzellik olan Allah, Hz. Peygamber’in diliyle bizlere şöyle sesleniyor: “Ben gizli bir define idim, sevilmek ve bilinmek istedim”.

İslam’da tasavvuf anlayışına göre yaradılışın sırrı bu seslenişlerdedir. Çünkü Allah’ın alemi var etmesindeki maksat, bizzat kendisine duyduğu aşktan dolayı ilahi güzelliğini görmek ve göstermek veya bilinmek arzusundandır. İşte bunun için Allah, ilmini, sanatını ve bütün ilahi gücünü seferber ederek eşsiz bir eser olarak evreni yaratmıştır ve yarattığı her zerrede, sahip olduğu sonsuz meziyetlerinin izlerini seyretmek istemiştir.

Lakin bu da ona yetmemiş, kendi güzelliği karşısında duyduğu muhteşem zevki, paylaşmak arzu etmiştir. Fakat ezelden ebede devam eden, ölümsüz tek varlık, sadece kendisi olduğuna göre, paylaşma da ancak gene kendisi ile olabilecektir.

Nitekim öyle de olmuştur. Çünkü bu istek ile var ettiği alem içinde yaradılmışların en mükemmeli, kendine dost ve sevgili olacak “eşref-i mahluk” olan beşere ruhundan ruh üfleyerek ve külli aklından bir miktar akıl vererek bu aleme yollamış, tekamül etme fırsatı tanımış ve bunun yollarını göstermiştir. Böylece kendi güzelliği karşısında duyduğu hazzı, gene bu güzeliğe ayna olabilecek yokluk (fena fillah) makamına erişmiş kamil insan ile paylaşmıştır. Veya başka deyişle, aslında kendinden kendine duyduğu hayranlık ve aşka, en mükemmel eseri olan insanı aracı ve şahit tutarak bir manada, gene kendini muhatab almıştır.

Öyle ise sanat, alemin yaradılışı ile vardı ve yaradılan her yeni varlıkta ezelden ebede devam etmektedir. İşte bunun için Tasavvufta Allah’ın bir ismi, “Nakkaş-ı ezel” doksan dokuz isminden (esma-i hüsnadan) altmış üçüncüsü ise “Musavvir” dir. Klasik kitap sanatlarında ise tasvir eden, şekil ve özellik veren manasında, minyatür yapan sanatkarın ismidir.

“Sun” kelimesi ise, Arapçada iş yapmak, ustalık, hüner, marifet, kudret, tesir, manasına gelir. “Sunullah”, Allah’ın hüneri, marifeti veya yaptığı iş, vücuda getirdiği eser manasına gelen, evrenin bir ismidir. Diğer ismi ile kainat denen bu akıl almaz eser içinde odak noktasını teşkil eden insan, zamanla manevi ve sosyo-ekonomik açıdan gelişerek, ihtiyaç duyduğu sanatı, kendi kapasitesi içinde çeşitli amaçlarla sosyal çevresine taşımıştır.

İçinde yaşadığımız dünya bu anlayış içinde seyredildiğinde, yaradılmış her zerrede ilahi güzelliğin maddede billurlaşması veya biçimler halinde yansıması görülür. Bu görüş çerçevesinde tekrar sanatı tarif etmek istersek, Sanat, en geniş manasıyla insanın, yaradılmış her zerrede idrak ederek seyrettiği mutlak güzelliği, renk, biçim, ses veya kelimelerle eserlerinde anlatmasıdır.

Sanatkar ise, seyre daldığı bu muhteşem güzelliği, gönlüne düşen aşk, sahip olduğu üstün yetenek ve zeka ile eserinde ifade ve tasvir eden kişidir. Veya seyrettiği dış çevreyi, iç dünyasında değerlendirerek yorumlayan ve kendi üslubu ile eserlerinde anlatabilendir. Bir başka deyişle sanatkar, yaratıcı olmaktan ziyade, yaradılmışdaki sırları fark ederek, idrak ve yetenek sınırları içinde eserlerinde yansıtan kişidir.

***

Çoğu zaman halk arasında sanat ile karıştırılan diğer önemli bir kavram da, zanaattır. Zanaat, tasarlanarak son şeklini almış bir desenin, ustalıkla yerine işlenmesidir. Bu işi yapana ise, zanaat erbabı veya zanaatkar denir. Başarılı bir zanaat erbabında aranan özellik, yaratıcı olmaktan ziyade, teknik bilgilere sahip olmak, el becerisi ve tecrübedir.

Bilhassa konumuz olan bezeme sanatlarında karşılaşılan pek çok eserde zanaat ve sanat yarış ederler. Hatta zaman zaman bazı eserlerde zanaatın, sanatın önüne geçecek kadar inceldiği ve seyircisine akıl almaz işçilikler sergilediği görülür.

Az veya çok bütün el sanatlarında zanaatın önemli bir yeri vardır. Mesala tezhip sanatı ele alınırsa, bir hilye-i şerifi veya bir mushafı, zahriyesi, serlevhası, hizip gülleri, durakları, koltukları ve ketebe sayfası ile hakkıyla tezhip edebilmek, kolay yapılacak işlerden değildir. Hoca veya nakkaşbaşı tarafından tastik olunan desenler, dikkat, sabır, temiz çalışma, fırçaya hakimiyet, bilgi ve tecrübe isteyen çok ince bir işçilikle işlenir. Kısaca sanat alanında yaratıcılık nekadar önemli ise, zanaatta da işçilik, tecrübe ve el becerisi okadar önemlidir.

Gelenekli Sanatlar

Bir milletin tarihi, yaşadığı hayattır. Kültürü ise, kendi tarihi içinde yaşarken edinmiş olduğu inanç, şekil ve davranış özellikleridir. Bu kültür birikimi sahip olduğu geleneklerle nesilden nesile aktarılır.

Gelenek ise ait olduğu toplumun yaşayış biçimidir. Kültürün içinde vardır ve ata yadigarıdır. Başka bir deyişle gelenek, “Bir kültürün kendini koruma refleksi ve varlığını sürekli bir yenileme bilinciyle devam ettirme gücüdür”.

Gelenek kavramına daha geniş açıdan bakıldığında, ait olduğu sosyal kurum ve yüklendiği görevlere göre, gruplar halinde isimlendirmek mümkündür.

  1. Milletleri birbirinden ayıran ve kimliklerini belirleyen, milli gelenekler.
  2. Belli sürelerde milletlerarası tekrarlanması adet olmuş, milletlerarası veya evrensel gelenekler (Olimpiyatlar vb.).
  3. Ferdi veya kişisel gelenekler.
  4. Sosyal gelenekler (Aile kurmak, nişan, düğün, cenaze töreni vb.).
  5. Manevi veya dini gelenekler (Mevlut, dini bayramlar vb.).

Bütün bu geleneklerin ortak özelliklerini şöyle özetleyebiliriz: Gelenekler ait olduğu cemiyet için lüzumlu ve faydalı kabul edilerek benimsenen adetleri korur, yaşatır, devamını sağlar, sosyal hayatta sağlıklı değişimin veya toplumu ileri götürecek yeni atılımların temelinde olması gereken ilham kaynaklarıdır. Kısaca gelenekler, geçmişi günümüze bağlayan köprü görevi yüklenmiştir.

Prof. Dr. Erol Güngör, Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik isimli kitabında, “Köklü bir kültürün sahipleri, gelenekleri sayesinde geçmişte yaşamış nesillerin hayat tecrübesinden ders alarak faydalanma imkanı bulurlar” der.

Beşir Ayvazoğlu ise, Geleneğin Direnişi isimli kitabında bu konu hakkında şöyle demektedir: “En sağlam müesseseler, köklü geleneklere sahip olanlardır. Ve gelenek, sağlıklı yeniliğin ve değişmenin ilk şartıdır. Halbuki bizde yenilik, eski sıfatını taşıyan ne varsa, hepsini hayatımızdan uzaklaştırmak diye anlaşılmıştır. Bu yüzden Türkiye de hiçbir sahada oturmuş ölçülü geleneklerden söz edilmediği gibi, ömrü yirmi beş, otuz seneden fazla bir müessese göstermek de mümkün değildir”.

Kültürün önemli bir kolu da sanattır. Yüce bir kavram olan sanatın sosyal yönü görmemezlikten gelinemez. Zira sanat, sanat için yapılsa bile hedefleri arasında, bulunduğu topluluğa ayna tutarak onları gerçeklerle yüz yüze getirmek, birlikte olduğu insanlara sadık bir dost ve güçlü bir mürebbi olmak gibi amaçlar gizlidir.

Prof. Dr. Yıldız Demiriz eserinin bir yerinde, ”Osmanlı sanatında, Osmanlı’nın güçlü ve uzun ömürlü tarihinin akisleri görülür”. derken, önemli bir noktaya parmak basmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ