TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

İslâm Hidâyet Güneşinin Turan Yurdunu Aydınlatması

Gerçekte İslâm dininin bir hidayet coşkusu hâlinde İç Asya Türklüğüne taşıyan “Samâniler” adıyla İslâm tarihine geçen ve “Tûran yurdu”nda ilk defa bir devlet kuran İran asıllı bir hanedan âilesi olmuştur. Devletin asıl merkezi, eski ve orta çağların en büyük din ve kültür merkezi olan Buhara şehri idi.[31] Samâniler Devleti’nin gerçek manada ilk kurucusu ve ilk hakiki hükümdarı olan İsmail b. Ahmed, yeni devletin kaderini büyük ölçüde Türk aristokratlarına bağlamıştı ve ordu ise tamamen Türk muhârip unsurundan oluşuyordu[32] O, bu yeni disiplinli ordusu ile İç Asya ve sınır boylarında İslâmi bir terimle “Daru’l-Harb”te yaşanan “kâfir Türklere” karşı yeni bir gaza ve cihad devri başlatmıştır.

İsmail b. Ahmed, kâfir Türklere karşı yaptığı bu gaza ve cihâd seferlerinde onların İslamiyete karşı direnmelerini kırmış ve bu sâyede İslâmiyet İç Asya’ya yol bulmuştur. Zira genellikle Samanilerin kontrolüne geçen büyük yol güzergâhları ve buralarda temin edilen emniyet ve huzur sayesinde Baykent, Buhara ve Semerkant gibi Aşağı Türkistan’ın büyük şehirlerinde yaşayan Müslüman tâcir ve veliler göçebe Türklere daha kolayca ulaşma imkanı bulmuşlardır. Nitekim bu konularda yaptığı uzun izahlarda W. Barthold şöyle demektedir;

“Aşağı Türkistan’dan gelen birçok kimse, bu barış ve emniyet ortamından yararlanarak bozkırlarda yeni yeni koloniler kurmaya başlamışlardır. Daha önceleri buralarda genellikle Soğdlular ticârî koloniler kuruyorlardı. Ne varki İslâmiyet Aşağı Türkistan’da köklü bir din hâline geldikten sonra bu defa Müslümanlar Soğdların bu eski ticâri koloni kurma hareketini devam ettirmişlerdir. Seyhun nehrinin aşağı kısmında Cend, Huvara Yenikent adındaki üç Müslüman şehri işte bu şekilde meydana gelmiştir. Arap coğrafyacılarının verdikleri bilgilere göre, bu şehirlerin halkı Müslüman olmakla berâber, henüz İslâmiyet’i kabul etmemiş olan Oğuz Türklerinin idâresi altında bulunuyordu.”[33]

Müslüman Karahanlılar Tarih Sahnesinde

Samanîlerden sonra, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması misyonuna Karahanlılar sahip çıkmışlardır.[34] Onlar aynı zamanda, daha sonra boy gösterecek ve koca bir devlet kuracak olan Selçuklu ve Osmanlı gibi iki büyük Türk boyununda ilk hidâyet öncüleri idi. Onların iman coşkusu ve kurdukları bu yeni devlet; İslâm’ı kucaklama, onu aziz kılma, onu yeni yeni iklimlere götürme ve henüz Müslüman olmamış Türklere, Allah’ın hidâyetine giden yolu açmada Hz. Peygamber devri ve yeni sahabe neslini hatırlatıyordu.[35]

Türk İslâm tarihine “Karahanlılar” adıyla geçecek ve Müslüman Türkün adını, altın harflerle tarihe yazdıracak olan bu yeni “Müslüman Türk Devleti” sâyesinde İslâmiyet, Türkler arasında yeni bir hidâyet fırtınası ve bir iman kasırgası hâline gelecek ve Türkler artık yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olacaklardı. Karahanlılar Devleti’ne bu yüce şerefi kazandıran ise, bu hanedan ailesinden daha genç yaşlarda bir ilâhî irâde doğrultusunda Allah’ın hidâyetine ulaşan ve daha sonra bu mutluluğu bütün kavmi ile paylaşmak için ömrü boyunca cihad meydanlarında at koşturan ve bunda büyük ölçüde başarılı olan Abdü’l-Kerim Saltuk Buğra Han olmuştur.

Gerçekte küçük Saltuk Tekin’in bir ilâhî irade ile Müslüman olması, Türk tarihinin olduğu kadar, İslâm tarihininde en önemli olaylarından biridir. Zira Müslüman Türkler, bu hayırlı gelişmelerden sonra, artık bir çok yönden zafiyet alâmetleri göstermeye başlayan İslâm dünyasına yeni, genç, dinamik bir güç olarak girmeye hazırlanıyorlardı.

Bu bakımdan Saltuk Buğra Han’ın Müslüman olması, sıradan küçük bir olay değil, bundan da öte bir “Destan”dır. Bu destan Türk milletinin maşeri vicdanına mal olmuş ve onun yaratıcı dehâsıyla kendi adıyla anılan bir “Tezkere” hâline gelmiş ve Türk milleti onun bu hâli ve bütün sıcaklığı ile kıyamete kadar yaşayıp gitmesini istemiştir.

Evet “Saltuk Buğra Han Tezkeresi” olarak daha sonra yazıya geçen bu destanî olayda da anlatıldığı gibi, Küçük Saltuk’u hidâyete ulaştırma görevi bir yüce Peygamber tarafından, belki bir ilâhi irâde icâbı, Sâmânilerden Ebû Nasr adında dindar bir Tanrı kuluna verilmişti. Bu zât bir gece rüyâsında Hz. Peygamber’i görmüş ve O’ndan şu buyruğu almıştır;

“Kalk hemen Türkistan’ın yolunu tut! Orada Saltuk Tekin hidâyete ulaşmak için senin delâletini bekliyor.”[36]

Diğer taraftan Saltuk’un ferdi hayatında da çok ilginç olaylar olmuştur. Zira Ebu Nasr’ı Türkistan’a gönderen O ilâhi irâde, bu defa Saltuk için tecelli etmiş ve genç Karahanlı prensi; bir gece yatağında uyumaya çalışırken rüya ile gerçek arasında ilâhi bir ses duymuştur. Temel İslâmî kaynaklardan İbnü’l-Esir’in bildirdiğine göre; “O bir gece şöyle bir rüya gördü. Sanki bir adam gökten inmiş, sonra da ona güzel bir Türkçe ile hitab ederek;

– Müslüman ol! Dünya ve ahiret mutluluğuna ulaş ve kurtul!” demiştir.[37]

Ebu Nasr, bu ilâhî tebliğ görevini aldıktan sonra Kaşgar’a gelmiş, hiç beklenmedik bir ortam ve zaman içinde Saltuk Tekin’le karşılaşmış, ona Allah’ın dinini tebliğ etmiş ve böylece o da Müslüman olmuştur (932 veya 940).

Saltuk Buğra Han, bu şekilde Müslüman olduktan sonra İslâm dininin, Türkler arasında yayılması için yeni bir devir başlamıştır. Zira gönlü ve kalbi hemcinslerinin Müslüman olması için yanıp tutuşan bu genç Karahanlı hükümdarı, bundan sonraki hayatını Türklerin Müslümanlığına adamış ve onun bu yoldaki bitmez tükenmez gayretleri sonucu artık Türkler, yüz binleri belki milyonları aşan büyük kitleler halinde Müslüman olmuşlardır. Nitekim temel İslamî kaynaklar ve onların hicri 349-960 yılı olaylarının beyanı sırasında Türkler arasındaki bu büyük İslâmî gelişmeler şöyle dile getirilmiştir. “Türklerden bu yılda, yaklaşık 200.000 çadır (oba) halkı Müslüman oldu”.[38]

Başta İbnü’l-Esir olmak üzere temel İslâmî kaynakların verdiği bu rakam çok büyük bir sayı olarak kabul edilmelidir. Zira her bir obada on kişinin yaşadığı göz önüne getirilirse bu takdirde en az iki milyon Türkün ihtida etmiş olması gerekir ki bu her hâlükarda çok çarpıcı bir rakamdır. Bu şüphesiz İslâm dininin doğuda Türkler arasında sessiz sedâsız, muazzam bir zafer kazanması demekti.

Diğer taraftan “Doğu”da İslâm dini, Türk boyları arasında böyle parlak bir zafer kazanırken “Batı” hilâfet merkezinde çok önemli şeyler oluyordu. Zira İslâm dünyasına İran şiîliği bir kabus gibi çökmüş, hilâfet makamı İran Şiî Devleti Büveyhilerin tahakkümü altına girmişti. Bu ise İslâm dünyası için kara bir felâket olmuş ve Müslüman halk “Doğudan” gelecek yeni zinde güçlerin beklentisine girmişti. Nitekim W. Barthold bu durum hakkında şu isabetli yorumu yapmaktadır: “İslâm dininin koruyucuları (Halife vs.) o zaman Bağdad’ta bütün idâreyi ellerine geçirmiş olan şiî Büveyhilerin hâkimiyetine son vermek için doğu tarafından gerçek İslâm fâtihlerinin çıkmasını bekliyorlardı”.[39]

Doğuda İslâm dininin Türkler arasında kazandığı bu büyük dini zafer, Türk milliyetçiliğinin büyük simasi Kaşgari’ye de büyük ümidler vermiştir. Zira o bu beklenmedik gelişmelerden çok derin bir heyecan duymuş ve duygularını şu şekilde belirtmiştir; “Gördüm ki devlet güneşini Cenab-ı Hak Türk burçları üzerine doğdurmuş, felekler onların mülkleri üzerine deveran eder olmuştur. Onlara Türk adını Cenab-ı Hak kendisi vermiş, mülk ve saltanatı onlara müyesser kılmıştır. Bundan sonra onları, asırların hükümdarı kılmış, dehrin dizginlerini onların eline vermiştir. Böylece Yüce Tanrı Tükleri bütün kavimlerden üstün tutmuş hak yolunda onlara güç kuvvet vermiştir. Allah onlara sığınanların bütün dileklerini vermiş onları kötülerin şerrinden korumuş ve onlara kötülük edenlerin de belâsını vermiştir”.[40]

Kaşgari bu hususta daha da ileri gitmekte ve doğuda çıkacak bu ilâhî ordu hakkında, hem de muttasıl bir senetle Hz. Peygamber’den bizlere şu hadisi nakletmektedir:

Hz. Peygamber’den rivayet edildiğine göre, şanı yüce olan Allah şöyle demiştir; “Benim bir ordum vardır, onlara Türk adını kendim verdim ve onları doğu cihetine yerleştirdim. Her hangi bir kavme öfkelendiğim zaman işte bu Türkleri onların üzerine musallat eder (ve onları bu şekilde yola getirir) im”.[41]

Mamafih, başta Saltuk Buğra Han olmak üzere Buğra Han Harun, Togan Han, Ebû’l-Muzaffer Tamgaç Han ve Ebu şuca’ Arslan Han ve onların soyundan gelen gazi hükümdarların, İslâm dininin İç Asya ve Türkler arasında yayılması yolunda çok büyük hizmetleri olmuş ve böylece Türkler yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Çağdaş İslâm coğrafyacısı el-Makdisi 966’lı yıllarda yazdığı eserinde Karahanlı hakanlarının Allah’ın dininin aziz olması yolunda yaptıkları böylesine yüce hizmetlerinden büyük bir gurur duymakta ve şöyle demektedir;

“Doğu iklimi, (Karahanlıların yaşadığı yerler) iklimler arasında, büyük adamları ve âlimleri en çok olan, hayrın kaynağı, ilmin karargâhı, âlimlerin ocağı, ayrıca İslâm’ın muhkem dayanağı ve en güçlü kalesi sayılan bir iklimdir. Bu iklimin hükümdarları; (Karahanlı hakanları) hükümdarların en büyüğü, ordusu; orduların en hayırlısıdır.

Bu iklimlerde mekân tutanlar ise; kuvvetleri yüce, görüşleri doğru, isimleri ulu, malları bol, ayrıca: at, asker ve parlak zafer sâhibi kimselerdir. Hz. Ömer’e de bildirildiği gibi onların elbiseleri demirden, yiyecekleri kurutulmuş etten, içkileri ise buzdandır. Buralarda fakihler, hükümdarlar derecesinde saygı görür, burada köle olanlar, başka yerde hükümdar olur”.[42]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al