TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

Diğer taraftan Türk militarizminin yeni temsilcileri olan Türgişlerin tarih sahnesine çıkmaları ile siyasî dengeler bir kere daha Türklerin lehine değişmiştir. Zira despotik Arap valileri ve gözü dönmüş vergi memurlarının zulmünden bezgin bir hâle gelen Müslüman Türkler ve Türk aristokratları bu defa kurtuluşu Türgişlere meyletmekte görmüşler ve onları, Aşağı Türkistan (İslâmi kaynaklarda Maveraünnehir) işlerine müdâhale etmeye çağırmışlardır.

Yerli halkın büyük ölçüde Türgişlere meyletmesi siyasî Arap idâresini bir hayli tedirgin etmiş, bundan da öte onları bir hayli sarsmıştır. Bundan en fazla etkilenen de Emevilerin Horasan valisi Eşres b. Abdullah es-Sülemi (727-729) idi. Bu bakımdan o, uzun bir süre düşündükten sonra en sonunda Türk yurtlarında yeniden ve eskilere göre, “çok daha ciddi bir İslâmlaştırma kampanyası açmaya karar vermiştir. Artık bundan böyle bu yeni Müslüman olmuş muhtedilerden kesinlikle vergi alınmayacak, onlara güzel muamele edilecektir.[17]

Evet Eşres’in bu yeni inisiyatifi ile başlatılan İslâmlaştırma kampanyasının başına çok ciddi bir insan, bir Müslüman olan Ebû Saydâ ve arkadaşları getirilmişti. İslâmlaştırmanın asıl merkezi, o devirlerde çoktan bir Türk şehri haline gelmiş ve Türk asıllı beyler ve aristokratlar tarafından idâre edilmekte olan Semerkant olacaktı. Semerkant ve çevresinde girişilen İslâmiyeti tebliğ hareketi çok başarılı olmuş ve kısa zamanda onbinlerce kişi İslâm dinini kabul etmiştir. İslâm dininin Türkler arasında, hemde baş döndürücü bir şekilde yayılması vergiden başka bir şey düşünmeyen Arap tahsildarlarını şoke etmiş ve soluğu binbir şikayetle Eşres’in huzurunda almışlardır. Öyle ya, yerli halk Müslüman olursa vergiyi kimden alacaklardı. Bu bakımdan Türklerin İslâm dinine yönelmeleri derhal durdurulmalı idi. Eşres ne yazık ki bu ağır baskılar karşısında geri adım atmak mecburiyetinde kalmış ve bu hayırlı İslâmlaştırma kampanyasına kesin bir şekilde son vermiştir. Hatta bu hususta dahada ileri gidilmiş, değil gayr-i müslimler, yeni Müslüman olan Türklerden bile çok ağır vergiler alınmıştır. Bu bir manada tam bir facia idi.[18] Zira Müslüman kitleye karşı inatla sürdürdükleri bu mücâdeleyi başarıyla kazanan malum çevreler her türlü himâyeden mahrum zavallı muthedilerden çok acı bir şekilde intikamlarını almışlardır. Taberi bunların vergi toplamak bahanesiyle işledikleri zulum ve bundan da öte işkenceleri şöyle anlatmaktadır;

“Âmiller haraç tahsil etmede çok aşırı gittiler. Onlar asilzâdeleri (Türk büyüklerini) horladılar, hakir gördüler. Dihkanlara ağır ceza verdiler, elbiseleri yırtılıp yakıldı, kemerleri boyunlarına bağlanarak sürüklendiler, Müslüman olmuş pek çok biçare ve fakir kimseden bile cizye aldılar. Böylece onlarda Türk hanlarından yardım istemeye mecbur oldular.”[19]

Türk yurtlarındaki bu sıkıntılı durum, değerli Emevi devlet adamlarından Nasr b. Seyyar’ın Horasan’a vali olarak gelmesine kadar devam etmiştir (737).[20] Yeni Vâli, Türk yurtlarındaki kargaşa ve karışıklıkların giderilmesi ve muhtedilerin karşı karşıya kaldığı problemlerin kökünden çözülmesi ve onların emniyet ve huzura kavuşturulmaları için “Merv Deklerasyonu” ile[21] çok ciddi tedbirler almış ve İslâm dininin Asya’ya giden yolunu tamamen açmışsa da bu hiç bir zaman verimli olmamıştır. Zira, Türk yurtlarında uzun zamandır faaliyet gösteren Abbâsilerin yer altı teşkilatının başlatmış olduğu halk ihtilâli ile Emeviler Devleti yıkılıp gitmiştir (750). Böylece İslâm dininin İç Asya ve Türk boyları arasındaki yeni yayılma dönemi Abbasîlere kalmış oluyordu. Bu devirlerde İslâm dininin Türk yurtlarındaki durumu tespit edebildiğimiz kadarı ile şöyle idi:

  1. İlk Arap fetihleri ile Ceyhun havzasına giren İslâmiyet Emeviler devrinde çok uzun ve sürekli bir mücâdeleden sonra Aşağı Türkistan’da hiç kimsenin söküp atamayacağı bir şekilde yerleşmiştir.
  2. Müslüman Türkler bu devirlerde nüfusunun büyük ölçüde çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu ve genellikle Türk beyleri tarafından idâre edilen Baykent, Buhara ve Semerkant şehirlerinde çok kuvvetli bir güç hâline gelmiştir.
  3. İslâm dini yavaş yavaş müesseseleşmeye başlamıştır. Ribatlar bunun en güzel örneği idi.
  4. Mahalli Türk beylerinin çok büyük bir kısmı, meselâ Nizek Tarhan, Sul Tekin, Tuğ Şad, Akşit Guzek, Divasti, Bedr Tarhan, Müslüman olmuşlardır.

***

İkinci Merhale: İslâm Dininin Türk Dünyası ve Bütün Türk Boyları arasında Yayılışı – Abbasiler Devri

Abbasîler, Ebû Müslim el-Horasâni’nin önderliğinde ve bir “halk ihtilâli” ile iktidara geldikten sonra, İç Asya ve Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için yeni bir devir başlamıştır. Zira Abbasîler; kendilerine iktidara giden yolu açan “Doğu Halkı”na (Horasan) ve bu arada Orta Asya Türklüğüne çok daha sıcak ve samimi davranmışlar, yeni devletin kurulma ve şekillenmesinde Türkleri kendileri için çok yakın bir destek olarak görmüşlerdir. Bu ise bir manada, İç Asya ve Türk boyları arasında İslâm hidâyetine giden yolun açılması ve Türkler arasında İslâm dininin yayılması için yeni ve köklü bir devrin başlaması idi.

İlk Abbasî halifelerinden biri olan Ebû Cafer el-Mansur, (754-775) doğu Türklüğü ile sosyal ve dini ilişkilerin gelişmesinde çok güzel adımlar atmış ve Türklerin askeri ve idarî manada göreve gelmelerini sağlamıştır.[22] Bunun Türk yurtlarına İslâm namına çok iyi bir mesaj olarak kabul edilmesi gerekmektedir. Onun yerine hilâfet makamına geçen oğlu el-Medi (775-785) bu manada babasının yolunda yürümüş “Doğu halkına” Türklere büyük ilgi göstermiş ve onlara elçiler göndererek onların Müslüman olmalarını ve kendi itaatı altına girmelerini istemiştir. el-Mehdi onlara gönderdiği davet mektubunda şöyle diyordu: “Eğer sizler Allah’ın birliği ve O’nun Rasûlünü kabul ederseniz, bundan büyük faydalar elde edeceğiniz gibi, bendende yardım görürsünüz.”

Mamafih devrin çağdaş tarihçilerinden İbn Vâzıh el-Yakûbi’nin bu husustaki kıymetli rivâyetlerinden öğrendiğimize göre el-Mehdi’nin İslâm’a çağrı elçisi gönderdiği Türk hükümdarları arasında Kâbul Soğd, (Semerkant) Toharistan, Bamıyan, Fergâne, Uşrusan’a, Sicistan, Taşkent beyleri, hatta büyük Türk hükümdarı Tarhan, Tokuzoğuz hükümdarı Hakan da bulunuyordu.[23] Bunların hepsi el-Mehdi’nin itaatına girmişler ve diğer bir ifâde ile Müslüman olmuşlardır. Hatta bu mahalli Türk beylerinden Karluk asıllı Toharistan Yabgusu el-Mehdi’nin bizzat özel yaklaşımı ile Müslüman olmuştur.[24]

Fakat bu devirlerde İslâm dininin İç Asya’da yayılmasında yeni yeni gelişmeler olmuştur. O da daha sonraları Asya bozkırlarında İslâm hidâyet meşalesini tutuşturacak olan İslâm tasavvuf ve mistisizminin İç Asya kapılarını çalmaya, şöhreti dünyayı dolduran büyük veli ve mürşidlerin Türkistan’ın iç kısımlarında ferdi tebşîr hareketine başlamış olmalarıdır. Orta Asya Türklüğünün dini ve milli hayatında daha sonraları çok önemli bir yeri olan ve bu yolla Müslüman Türkler arasında yeni bir iman neşesi ve coşkusu yaratan bu tasavvuf? tebşîr hareketleri hakkında W. Barthold şöyle demektedir;

“İslâm dünyasının ister içinde ister dışında ferdî İslâm misyonerliğinin ortaya çıkışı, İslâm tasavvufunun ortaya çıkışı ile yakından ilgilidir. Sufiler İslâmiyet’i yaymak amacı ile bozkırlardaki Türklere gidiyorlardı. Hatta son devirlere kadar, her vakit bunların propagandası, medreselerde İslâm ilimleri öğreten fakihlere nispetle daha başarılı oluyordu.”[25] Zira bu; “şeyhler ile İslâm tasavvufunun diğer temsilcileri, göçebeler arasında çok büyük bir tesir meydana getirmişlerdir. Üstelik bugün bile bozkırlarda halâ en çok onların taraftarları bulunmaktadır.”[26]

Abbasi halifelerinin en büyüklerinden biri olan el-Memun devri (813-833) İslâm dininin İç Asya ve Türkler arasında yayılması için çok önemli kilometre taşlarından biri ve bir altın devir olmuştur. Zaten ana tarafından Merâcil adında bir Türk câriyesinden olan el-Memun[27] dayızâdeleri olan Türklere ve Orta Asya Türklüğüne her zaman büyük bir ilgi göstermiş ve onların büyük ölçüde Müslüman olmalarını sağlamıştır. Nitekim el-Belâzurî, el-Memun’un Türkler; Türk hükümdar ve hakanlarını İslâm dinine kazandırmak için gösterdiği ciddi gayret ve teşebbüsler hakkında şu ilginç açıklamalarda bulunmakta ve şöyle demektedir;

“el-Memun, daha halife olmadan önce henüz Müslümanlığı kabul etmemiş olan Türklere karşı gazalar yapılmasını ve onların Müslüman olması için çaba sarfedilmesini emrederdi. Onlardan Müslümanlığı kabul edenlere daha çok yumuşak davranır, izzet ve ikramlarda bulunurdu. Hele hele Türk hükümdarlarından biri Müslüman olupta kendisini ziyârete gelmiş ise, el-Memun ona izzet ve ikram için ne yapacağını şaşırır kalırdı. Onları âdeta lutuf ve ihsanlara boğardı.”[28]

el-Memun’dan sonra, onun yerine üvey kardeşi el-Mutasım halife olmuştur (833-844).[29] el- Mutasım da ana tarafından Türk olan ilk Abbasî halifelerinden biri idi. Anası ise Mâride Hatun’dur. Mâride, kendi devrinde ve hilâfet çevrelerinde Türk olmanın gururunu bir milli şuur ülküsü içinde yaşamış en ulu Türk analarından biri idi. Onun yüksek gayretleri ve oğlu el-Mutasım’a aşıladığı yüksek idealler, her hâlükarda “Türk olma”-“Türk kalma” ve “Türk gibi yaşama” şuuru sâyesinde Bağdad ve hilâfet ülkelerinde yeni bir “Türkler Devri” başlamıştır ki bu Arap İslâm tarihinin akışınıda değiştirmiştir;

el-Mutasım devri İslâm dininin gerek İç Asya ve Türkler arasında yayılması ve gerekse henüz yeni yeni Müslüman olan bu Türk âileleri ve onların çocuklarının Bağdad’a askeri görev için davet edilmeleri, Orta Asya’nın İslâmlaştırılmasında çok önemli bir dönüm noktası olmuştur. Değerli tarihçi el-Belâzurî, el-Mutasım devrindeki bu hayırlı gelişmeler hakkında bizlere çok özlü bir şekilde şu bilgileri vermektedir;

“Daha sonra el-Mutasım Billah halife oldu. O da aynı şekilde davrandı. O kadarki sonunda onun askerlerinin büyük çoğunluğu, Aşağı Türkistan, Soğd, Fergâne, Uşrusana, Şaş ve başka başka yerlerin halkından oluştu. Bunların hükümdar (ve hakanları) onun karşısına geldiler, Müslüman oldular ve İslâm dini buralarda yaşayan insanlar arasında hâkim bir din oldu.”[30]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ