TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

TÜRKLERİN MÜSLÜMAN OLUŞU

Giriş

Hemen şunu ifâde edelim ki İslâm dininin bir hidâyet fırtınası hâlinde Orta Asya’da yayılışı ve Türk boylarının bir insan seli hâlinde birbirleri arkasından Allah’ın hidâyetine koşmaları sâdece Türk tarihinin değil, belki İslâm tarihinin, bundan da öte dünya tarihinin en önemli olaylarıdan biridir. Zira Türk boylarının İslâm dinine girmeleri, bu sâyede onların eski dünya kıtalarının kesiştiği büyük kültür ve medeniyet merkezlerinde, çok daha büyük dünya imparatorlukları kurmalarından sonra; dünya siyasî ve askeri konjonktüründe, İslâm dininin lehine büyük değişmeler olmuş ve İslâm dini, müstesna bir siyâsî güç ve kudret hâline gelmiştir.

Bu açıklamalardan sonra üzerinde önemle durulması gereken acı bir konu daha vardır. O da Türklerin büyük kitleler hâlinde İslâm dinini kabul etmeleri meselesinin hâlâ yeteri kadar aydınlatılmamış olmasıdır. Millet varlığımızın önemli dönüm noktalarıdan biri olan bu büyük olayı ve buna bağlı büyük gelişmeleri, Türk tarihçilerinin yeteri kadar aydınlatmadıkları görülmektedir. Türk tarihçileri bu önemli konuyu bizim daha ziyâde “Talas Nazariyesi” dediğimiz ve resmi okul kitaplarına kadar geçen bir görüşle açıklamaya çalışmışlardır.[1] Onların yüzeysel diyebileceğimiz bu görüşlerine göre; Talas Savaşında (751) Çinlilere karşı harbeden Türkler; İslâm dini ile “Gök Tanrı” veya “şamanizm” inançları arasında tek tanrıya inanma, yaratılış, kaza-kader cennet, cehennem, vs. gibi daha nice konularda büyük benzerlikler olduğunu görmüşler ve neticede Müslüman olmuşlardır.[2] Oysa dinler arası benzerlikler Musevîlikle Hıristiyanlık veya Hıristiyanlıkla İslâm dini arasında da görüldüğü gibi büyük çatışma ve ihtilaflara sebep olmuştur. Zira tarih boyunca hiçbir din ne olursa olsun kendi “çekim sahasına” bir başka dinin girmesine müsaade etmemiştir.[3]

Türklerin Müslümanlığı şüphesiz bir “Büyük Oluşum”dur. Bu oluşumun başlangıç yılları Hz. Peygamber’in ilk Peygamberlik yıllarına kadar uzanmaktadır. Zira yeni araştırmalar Türklerin, Hz. Peygamber’in ilk çocukluk yıllarında Mekke’ye geldiklerini ve “Haşim Oğullarının”, Hz. Peygamber’in mensup olduğu kabileye sığındıklarını, onların, ünü Arabistan’ın sınırları aşmış kılıç ustaları olduklarını, dolaysıyla birçok Türk asıllı Sahâbe, Tabiin ve Tebea Tabiin’in bulunduğunu ortaya koymuştur. Bunun gibi, İslâm’da ilk kadın şehit olan Sümeyye’ninde Türk asıllı bir câriye olduğu yolunda ciddi görüşler bulunmaktadır.[4] Bu bakımdan Türklerin Müslümanlığı, İslâm’ın ilk yıllarında başlamış ve bu büyük oluşum bazı iniş ve çıkışlarla hicri 349/960’lı yıllara kadar yani üç asır devam etmiştir. Bu uzun devirler içinde İslâm dini Türk yurtlarında kıyasıya bir mücâdele vermiş ve en sonunda Türk boyları yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmuşlardır. Türklerin Müslümanlığı veya bu “Büyük Oluşum” bize göre iki büyük merhaleye ayrılmaktadır.

Birinci Merhale: İslâm dininin Türk yurtlarında yerleşme gelişme ve olgunlaşma devridir. Bu merhale yukarda da ifâde edildiği gibi Hz. Muhammed’in ilk “Peygamberlik” yıllarında başlamış ve Emevilerin kanlı “Doğu İhtilâli” ile yıkılmalarına kadar devam etmiştir.

İkinci Merhale: İslâm dininin Türk dünyası ve bütün Türk boyları arasında yayılması, Türklerin yüzde yüzlere varan bir çoğunlukla Müslüman olmaları ve bu yüce dinin Türkler için bir yaşayış, bir kültür ve medeniyet hâline gelmesidir. Bu devirler bize göre; Abbâsilerin ilk kuruluş yıllarında başlamış el-Memun ve el-Mutasımla sûrat bulmuş, Samânîlerle zirvelere tırmanmış ve Karahanlılarla altın devrini yaşamış ve bir “İlâhi Destan” haline gelmiştir.

Birinci Merhale: İslâm Dininin Türk Yurtlarında İlk Yerleşme Yılları ve Kuteybe b. Müslim

Esasen İslâm dininin dış ülkelere götürülmesi ve yabancı milletler arasında yayılması için ilk ciddi teşebbüsler, bizzat bu dinin kurucusu Hz. Peygamber tarafından başlatılmıştır. İslâm Peygamberi, özellikle Medineye hicret ettikten sonra (622) daha ziyade dışa dönük bir kısım ciddi tebliğ faaliyetlerine girişmiş, bu arada çağdaş devlet başkanları ve bölgedeki nüfuzlu kimselere kısa ve fakat özlü “tebliğ mektupları” göndermiştir.[5] Hz. Muhammed’in bu manada Çin hükümdarlarına hatta[6] Türk büyüklerine de bir tebliğ mektubu gönderdiği ve onun bu mektubunun “Türkçe” olduğu rivâyet edilmektedir.[7]

Hz. Peygamber’in vefatından sonra O’nun tebliğ davasına sahip çıkan ve dünyanın dört bir ucuna yayılan sahabelerin bir çoğu da İslâmiyet’i yaymak için Türk yurtlarına gelmişler ve buralarda şehit olmuşlardır.[8]

Mâmâfih, Hz. Peygamber’in vefatından sonra girişilen fetih hareketleri ve doğuda, özellikle Irak ve İran cephelerinde kazanılan büyük zaferlerden sonra Müslüman Araplar ve İslâm dini bu ilk hamlede Ceyhun nehrine ulaşmış bulunuyordu (642).[9] Ceyhun nehri ise bütün Eski ve Orta çağlar boyunca “Âriler”le, “Tûranîler” arasında geleneksel bir sınır olarak kabul edilmiştir.[10]

İlk fetih dalgalarıyla Ceyhun kıyılarına gelen Müslüman Araplar, her ne kadar Ceyhun nehrini geçerek Türkler arasında İslâm dini yayılması için bir kısım tebliğ faaliyetlerinde bulunmuşlarsada, bunda kayda değer bir başarı elde edememişlerdir. Müslüman Arapların bu gayr-i ciddi durumları bir tarafa, Türkler arasında İslâmiyet’in yayılması için ilk ciddi teşebbüsler değerli Arap komutanı Kuteybe b. Müslim tarafından başlatılmıştır.

Kuteybe, Haccac b. Yusuf tarafından Türkistan’ı fethetmek üzere, Horasan’a vali olarak gönderildikten sonra (705) bir hakikatı keşfetmişti. O da siyasi Arap hakimiyetinin Türk yurtlarında yerleşmesi için mutlaka, ama mutlaka İslâm dininin Türkler arasında yayılması gerekiyordu. Aksi halde her biri usta birer asker olan bu insanları uzun süre siyasî bir idâre altında tutmak mümkün olmazdı. Bu bakımdan Kuteybe, tenkid edilecek birçok yönleri olmasına rağmen Türk yurtlarında Baykent, Buhara ve Semerkant gibi bölgenin büyük şehirlerinde, hemde ilk defa sistemli bir “İslâmlaştırma kampanyası” başlatmış ve bunu bıkmadan usanmdan büyük bir azim ve kararlılık içinde sürdürmüştür.

Kuteybe Buhara’da had-i zâtında bir İslâm inkılâbı yapmıştır. O eski ve orta çağlar boyunca, “Ârî, Samî ve Hindi dinlerinin merkezi ve buluşma yeri olan bu şehirde, İslâmiyet’in önüne çıkan bütün dinleri yasaklamış, mabedleri kapatmış, buralardaki heykelleri parça parça etmiş ve halkın tek tercih: olarak, hemde kesin bir şekilde Müslüman olmalarını istemiştir. Bu İslâmiyet namına bir terör değilmi idi? Değerli Tarihçi Narşahi buna “hayır!” demekte ve şu ilginç yorumlarda bulunmaktadır;

“Böylece onlar, ister istemez Müslüman olmuşlardı. İşte, İslâm dini bu şekilde Buhara’da yayılmış ve halk da şeriatın hükümlerini uygulamaya mecbur olmuştu. Böylece şehirde küfrün bütün izleri silinip süprüldü. Zerdüştlüğün alametleri yok olup gitti; bunların yerine bir çok mescid yapıldı. Kuteybe bu yolda büyük gayretler sarfetti ve İslâmiyet’e uymakta ihmâli görünenleri cezalandırmayı da ihmal etmedi.”[11]

İslâm dininin Buhara’da yerleşmesi Orta Asya için de çok önemli bir merhale olmuştur. Zira Buhara, İç Asya’ya gidecek dinler için her zaman ileri bir karakol durumunda idi. Bu bakımdan İç Asya’ya giden Ârî, Sami ve Hindî dinler, İç Asya’ya olan bu uzun ve zorlu yolculuktan önce Buhara’ya gelmişler burada çok sağlam bir şekilde yerleşme imkânı bulduktan sonra ancak İç Asya’ya ulaşabilmişlerdir. Bu bakımdan; İslâm dininin Buhara’da yerleşmesi, Orta Asya Türk dünyası için de bir baht ve aydınlık gelecek olmuştur.

Değerli Arap komutanı, Hacca b. Yusuf’un vefatından sonra (714) olumsuz yönde gelişen olaylara daha fazla dayanamamış ve Fergane’de kendi silâh arkadaşları tarafından ne zayık ki boynu vurulmuştur (714).[12] Burada karşımıza çok önemli bir soru çıkmaktadır. Acaba Kuteybe b. Müslim, Türk yurtlarında başlattığı bu İslâmlaştırma kampanyasında başarılı olmuş mudur? H. A. R. Gibb bu soruya olumlu cevap vermekte ve şöyle demektedir;

“Kuteybe Orta Asya’da İslâm dininin sonraki nüfuzunun dayanacağı sağlam temeli atmış ve bir eser vücuda getirmişti. Her ne kadar İslâm binasının üst kısımları daha sonraki yılların şiddetli fırtınalarına dayanacak derecede kuvvetli değil idiyse de temeli çok iyi atılmıştı. Fakat binanın yapımındaki hata sadece mimara da yüklenmemelidir. Ancak mimar, hayatının son senelerinde herşeyi askeri şan ve şöhrete fedâ etmiş ve İslâm binasını tamamlamadan ölmüştür.”[13]

Emeviler Devrinde Türk Yurtlarında İslâmiyet

Süleyman b. Abdü’l-Melik’in vefatı üzerine Ömer b. Abdü’l-Aziz hiç bir muhalefete uğramadan halife olmuştur (717).[14] Bu inadına dindar Emevi Halifesi, İmparatorluğun geniş hudutları içinde yaşayan muhtelif milletler ve bu arada Türk yurtlarında İslâm dinini yaymak için çok geniş ve müessir bir irşad kampanyası başlatmıştır. Böylece dil, din, ırk ve kültür bakımlarından farklı olan bu kavimleri, âdil, hakperest bir düzen ve siyâsî devlet otoritesi altında birbirleri ile kaynaşmış, sosyal bünyesi sağlam ve çok kuvvetli, ideal bir İslâm toplumu haline getirmeyi düşünmüştür. Bu bakımda o, F. Köprülü’nünde dediği gibi İslâm; adâletini ve Müslümanlığı yayma idealinin tek temsilcisi olarak kabul edilmiştir.[15]

Ömer b. Abdü’l-Aziz, Kuteybe’nin Türk yurtlarında diktiği İslâm fidanının yetişmesi için çok büyük bir gayret sarfetmiş ve onun zamanında İslâm dininin yayılması bir devlet politikası hâline gelmiş ve bu sayede Türkler arasında İslâm dinine karşı çok güçlü bir yönelme başlamıştır. Hatta onun bu özel politikası sebebiyle başta Semerkant Türk beyi Akşit Guzek (Oğuzbek) olmak üzere bir çok Türk beyleri Müslüman olmuşlardır.[16]

Fakat Emevilerin vergiden başka hiç bir şey düşünmeyen gözü dönmüş bürokrat ve vergi tahsildarları bütün inadları ile başta Horasan valisi Abdullah b. Cerrah el-Hâkemî olmak üzere bu adil İslâm halifesinin karşısına dikilmiş, onun İslâmlaştırma kampanyasını büyük ölçüde sabote etmişlerdir. Böylece Türklerin külli manada Müslüman olmaları için bir altın fırsat da böylece kendiliğinden uçup gitmiş oluyordu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al