TÜRKLERİN İSLAMLAŞMA SÜRECİNE DAİR TÜRK TARİH YAZIMINDAKİ BAZI İFADELER ÜZERİNE

TÜRKLERİN İSLAMLAŞMA SÜRECİNE DAİR TÜRK TARİH YAZIMINDAKİ BAZI İFADELER ÜZERİNE

Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili Fuad Köprülü’den bugüne kadar çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu çalışmalarda Türklerle Müslüman Arapların ilişkileri, kimi zaman Hz. Peygamber’in hadislerine atıfta bulunmak suretiyle oldukça erken dönemlerden başlatılmış, kimi zaman ise hilafet makamına geçen Emevi dönemi ile birlikte Türkistan’a doğru yapılan akınlar çerçevesinde incelenmeye başlanmıştır. Bu araştırmalar neticesinde Türklerin İslam inancına geçiş süreci yorumlanmaya çalışılmıştır. Yapılan araştırmalarda kimi zaman Türklerin İslamiyet’e geçmesi Türk ve İslam tarihini ilgilendirdiği kadar dünya tarihini de etkilediği, Türk tarihi için ise bir dönüm noktası teşkil ettiği şeklinde yorumlanmaktadır[1]. Kimi zaman ise Türklerin İslamlaşmasının basit bir süreç olmadığı, siyasi, iktisadi, kültürel, toplumsal pek çok etkenin rolüyle gerçekleşen karışık bir olay şeklinde değerlendirilmektedir[2].

Türklerin İslam inancını benimsemesi ile ilgili yapılan çalışmalarda, bu sürecin ifade edilmesinde, İslamlaşma ve İslamileştirme olmak üzere genellikle iki kavramın kullanıldığını söyleyebiliriz[3]. Türkler ile İslamiyet arasında ilişkiye dair süreç üzerine yapılan bazı anlatımlar ve algılar üzerine eleştirileri içeren bu çalışmada ise, İslamlaşma kavramı kullanılmıştır. Aşağıda ayrıntıları ile değinilecek olan eleştirilerin bir gereği olarak, sürecin bütün halinde adlandırılmasında İslamlaşma kavramının kullanımı kaçınılmaz olmuştur.

Yaşayan üstat tarihçilerimizden Ahmet Yaşar Ocak’ın ifadeleriyle, Türklerin İslamlaşması ile ilgili çalışmalar, Osmanlı tarihi ile ilgili araştırmaların yanında son derece azdır. Ahmet Yaşar Ocak’ın “Türkler ve İslamiyet: Türklerin Müslümanlığı Tarihine Dair Bir Sorgulama” adını taşıyan çalışmasında[4], bir yandan konu ile ilgili Türkiye ve Türkiye dışında bugüne kadar yapılan önemli araştırmalar sıralanırken, diğer yandan sürecin iyi anlaşılamadığına ve sürecin ele alınış biçimine dair ciddi bir eleştiri yapılmaktadır.

İslamlaşma süreci üzerine bugüne kadar yapılan çalışmaları değerlendirdiğimizde, ilk başta fark edilebilecek durumlardan biri aktarılan bilgilerin birbirleri ile tutarlı olmadığıdır. Örneğin Emel Esin’in 1978 tarihli çalışmasında Hazar Hakanlığı içerisinde 900’lü yılların ilk çeyreğinde İslam’ın yayılışında bir duraksama yaşandığı, hatta Hazar Hakanının 922 yılında İdil Mescidi ve Minaresini yıktırdığından söz edilmektedir. Gerçekleşen bu olay sonrasında Müslüman Hazar halkının ülkede tutunamayıp, göç etmek zorunda kaldığı, bunlardan bir kısmının da İslam Devleti’nin merkezine geldiği bilgisi verilmektedir[5]. Burada aktarılan bilginin aksine Hakkı Dursun Yıldız’ın makalesinde ise, 9. yüzyılın ortalarından itibaren Hazar ülkesinde İslamiyet’in taraftar bulmaya başladığı, 10. yüzyılın ortalarına gelindiğinde ise Hazar ülkesinde ciddi bir Müslüman nüfus bulunduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca Mesudî, İbn Rusteh, İbn Fadlan, İstahri, İbn Havkal gibi önemli kaynak kişilere atfen Hazar ülkesindeki Müslüman nüfusun ticari ve sosyal ilişkilerinden sorumlu müesseselerden, cami ve mescitlerden söz edilmektedir[6]. Bununla birlikte Hazar Hakanlarının 965 yılında Müslüman oldukları bilgisine şüpheyle yaklaşmak gerektiğine değinilmiştir[7].

Hazar ülkesinde İslamiyet’in durumu ile ilgili yukarıda aktarılan iki farklı görüşe benzer olarak Türklerin İslamlaşması ile ilgili pek çok örnek söz konusudur. İşbu çalışmayı kaleme alan yazarın dikkatini çeken bu ve buna benzer satırlar üzerinde aşağıda yeri geldikçe bilgi verilecektir. Ancak bu çalışmanın kaleme alınma amacını yansıtması bakımından şimdilik dikkat çeken dört cümleyi aktaracağız. Söz konusu cümleler eğitim seviyesi belirli bir düzeye erişen üniversite öğrencileri tarafından bugün de tekrarlanan niteliktedir. “Türkler 751 yılındaki Talas Savaşı’ndan sonra İslamiyet’e geçmeye başlamıştır”; “İtil Bulgarları, İbn Fadlan’ın bölgeye gelişinden sonra Müslüman olmuştur”; “Türkler, 10. yüzyıldan itibaren kitleler halinde İslamiyet’e geçmeye başlamıştır”; “Türkler, Müslüman olduktan sonra milli hasletlerini kaybetmişlerdir” şeklinde sıralanabilecek cümleler, Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili en sık görülen ifadeler durumundadır.

Türklerin İslamlaşma süreci ile ilgili yukarıda aktarılan cümlelerin doğru olup olmadığı veya bu cümlelerde haklılık payını ortaya koyabilmenin en doğru yolu dönem kaynaklarını doğru analizden geçmektedir. Bu noktada “söz konusu cümlelere bahis konusu olan bilgiler, dönem kaynaklarında mevcut mudur veya ne şekilde aktarılmaktadır; dönem kaynaklarındaki bilgiler son dönem tarih yazıcılığında nasıl aktarılmıştır?” soruları akla gelmektedir. Çalışmamız da bu soruları merkeze alarak ilerlemektedir.

Kılıç Zoruyla Müslümanlık Değerlendirmesinin İmkânı Üzerine

Müslüman Arapların Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemindeki hızlı fetih hareketleri ile İslam Devleti, İran coğrafyasına hakim olmaya başlamıştır. 636 yılında Kadisiye, 637 yılında Celula ve 642 yılındaki Nihavend Savaşı ile birlikte İslam Devleti, İran bölgesini ele geçirmiştir. İşte bu gelişmelerden sonra Maveraünnehir bölgesine ulaşan İslam ordusu ile Türkler karşılaşmıştı. Siyasi olarak iki tarafı karşı karşıya geldiği 7. yüzyılın ortalarından itibaren ilişkilerin kesilmediğini söyleyebiliriz. Hz. Peygamber’in Müslüman Arap toplumuna Türklerle iyi geçinilmesini tavsiye eden hadislerine[8] rağmen, 661 yılında başlayan Emevi dönemi ise, Türk-Arap ilişkilerinde mücadele süreci olarak bilinmektedir[9]. İşte bu dönemde bölgesel yönetici veya şehirlerin başındaki vali gibi görev yapan bazı Türk yöneticilerin ve küçük bir kısım Türk grubunun İslamiyet’i kabul ettiklerini görmekteyiz. O halde “mücadele süreci adı verilen bu dönemde Türkler içerisinde neden İslamiyet’e geçenler olmuştur?” sorusuna bir cevap bulmak gerekecektir.

Bahsettiğimiz bu mücadele süreci içerisinde gösterilen ve sıkça dile getirilen bir husus da “Türklerin kılıç zoruyla İslamiyet’e geçtiği” ile ilgilidir. Dönemin İslam kaynakları incelendiğinde böyle bir hadisenin olmasının veya bu hadisenin Türklerin önemli bir kısmı ile ilişkilendirilmesinin doğru olmadığı kanaatine varabiliriz. Eğer bahsedildiği şekilde 7. yüzyılın ikinci yarısında Türklerin zorla İslamiyet’e geçirilmesi söz konusu olsa idi, dönem kaynaklarında yalnızca bu yönde gelişen bir süreç dile getirilirdi. Nitekim Kuteybe b. Müslim, Horasan emiri olmasının ardından, 706/707 yılında Ceyhun’u geçtikten sonra Beykend üzerine yürümüştü. Burada mukavemetle karşılaşmış ve bunun üzerine ordusuna; “Gidiniz ve Beykend’i yağmalayınız. Onların kanlarını ve mallarını size helal kıldım”[10] şeklinde emir vermiştir. En-Narşahî’nin Târîh-i Buhârâ adlı eserinden hareketle aktarılan bu bilgiye göre, Türklerin kılıç zoruyla Müslümanlığı seçtiğine dair bir çıkarımın yapılması oldukça mantıklı görülmektedir. Fakat Kuteybe b. Müslim, Buhara’yı fethettikten sonra bölgeye bir Müslüman garnizon yerleştirmiş ve ardından da 712/713 yılında Buhara surları içerisinde bir mescit de yaptırmıştır. Ancak aynı eserin devam eden satırları incelendiğinde kılıç zoruyla din değiştirmenin mümkün olamayacağı oldukça açıktır:

“…Her seferinde Buhârâ halkı Müslüman oluyor, Araplar geri dönünce tekrar irtidât ediyorlardı. Kuteybe üç defa onları Müslüman yapmış idi. Ancak her seferinde dinden dönmüş, kafir olmuş idiler…”[11]

Buradaki anlatımdan yola çıkılarak Türklerin zorla Müslümanlığının mümkün olamayacağını veya daha doğru bir ifadeyle kalıcı olamayacağını söyleyebiliriz. Zira Hakkı Dursun Yıldız da Kuteybe’nin askeri başarılarının yanında fethettiği bölgelerde İslam dinini yaymak konusunda aynı başarıyı gösteremediğini, bu durumda Emevilerin siyasetinin etkili olduğunu vurgulamaktadır[12]. Aynı bakış açısıyla Kitapçı da Emevi yöneticilerinin İslam dininin ruhuna aykırı olarak hareket etmeleri neticesinde yağma ve talana dönüşen Türkistan’daki Arap ilerleyişinin, Türklerin İslamiyet’e geçiş sürecini asırlarca ertelediğini savunmaktadır[13].

O halde, “kılıç zoruyla Müslümanlık” veya giriş bölümünde aktardığımız iki kavramdan İslamileştirme anlamına gelen kullanımın kaynağı ne olabilir? Türgişlerin, 720 yılında Semerkand bölgesinde yaşayan Soğdlular yardımıyla Said b. Abdülaziz’in komutasındaki Arap ordusunu yenmesinden sonra Horasan valiliğine Said el-Haraşî atanmıştı. Valilikteki bu değişim, yaptıkları yardım nedeniyle cezalandırılacaklarını düşünen Soğdluların paniğe kapılmasına yol açmıştı. Bu nedenle Hocend’e göç eden Soğdlular, Vali el-Haraşî tarafından takip edilmiş, neticede valiye teslim olmak zorunda kalmışlardı. Ardından Soğdlular daha önce aldıkları rehineleri serbest bırakacaklarını, vergi vereceklerini ve Hocend’i terk edeceklerini beyan etmişlerdi. Taberî’den nakledilen anlatıma göre, Soğdluların daha önce bazı rehineleri öldürmeleri sebebiyle el-Haraşî tarafından cezalandırılarak öldürülmüşlerdi[14]. Maveraünnehir merkez olmak üzere, Emevi yöneticilerinin baskıcı politikalarının var olduğu bir gerçektir. Ancak bu politikaların az bir kısmının ölümle sonuçlanan olayları içerisinde Türklerin katledildiği ve sağ kalanların da İslamileştirildiği şeklindeki varsayımlar hatalıdır. Çünkü baskıcı yönetimin varlığı Türkler tarafından Emevilere iyi duygularla bakılmamasını da beraberinde getirmişti. Dolayısıyla böyle bir yönetim şekli kılıç zoruyla da olsa Türklerin İslamlaşmasını sağlayacak bir unsur olmaktan uzaktır.

Türk tarih yazımı içerisinde genel kabul gören bir başka ifade ise, 8. yüzyılın ilk yarısı içerisinde Türklerin İslamlaşmasının oldukça yavaş olmasının Emevilerin siyasetine indirgenmesi ile ilgilidir. Bu değerlendirme doğru olmakla birlikte, önemli bir eksikliği de barındırmaktadır. Söz konusu eksiklik 8. yüzyılın ilk yarısı içerisinde Türklerin İslam dinine bakışı ile ilgilidir. İslam coğrafyacısı Yakut el-Hamavi, 724-743 yılları arasında Halifelik yapan Hişam’ın, Türk hakanını İslam’a davet için elçi gönderdiğini, hakanın elçilik heyetini kabul etmekle birlikte önemli bir çekinceyi dile getirdiğini kaydetmektedir:

“Bu askerler içerisinde ne bir hekim, ne bir kunduracı ve ne de bir terzi vardır; hepsi askerdirler, eğer bunlar Müslümanlığı kabul eder ve İslam’ın şartlarını yerine getirecek olurlarsa hayatlarını nasıl sürdürürler”[15]

Söz konusu anlatım bize göstermektedir ki, Türkler tarafında İslam inancı tamamen yerleşik bir kültür olarak algılanmakta ve bu yerleşik kültürün ise ordu-millet olarak bilinen Türk sosyal hayatına aykırı olacağı düşünülmektedir. Bu bilgiden hareketle Emevi siyasetinin Türklerin İslamlaşma süreci üzerinde olumsuz etkisi olduğu kadar, Türk tarafının İslam dünyasına bakışının da etkili olduğunu söylememiz gerekecektir. Ancak burada aktarılan Türk hakanının sözleri doğrultusunda daha sonraki dönemler için “Türklerin İslamiyet’i kabul ederek milli hasletlerini kaybettiği” şeklinde bir değerlendirmenin yapılması oldukça zorlama bir yorum olacaktır. Gerek Türk-İslam kavramının devlet ve toplum hayatında büyük ölçüde var olduğu Karahanlı dönemine ait bilgiler, gerekse daha sonraki süreçte Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin Türk ve dünya tarihine etkisi göz önüne alındığında Türklerin İslamlaşmasına milli hasletlerin kaybedilmesi olarak bakılması oldukça zordur.

8. yüzyılın ilk yarısı ile ilgili değerlendirmeyi tamamlayabilmek için konuyu bir başka açıdan değerlendirmek de gerekmektedir. Bahsi geçen değerlendirme, bu dönem içerisinde Emevi yönetiminin Türk askeri gücüne bakışı ile ilgilidir. Bu konuda bir başka İslam coğrafyacısı el-Cahiz’in eserine baktığımızda, 729-733 yılları arasında Horasan Valiliği yapan Cüneyd b. Abdurrahman’ın Türk hakanının kuvvetleri karşısında yaşadığı şaşkınlığı görmek mümkündür:

“Bir defasında Horasan Valisi Cüneyd b. Abdurrahman Türk hükümdarı Hakan ile karşılaştılar. Hakan’ın durumu ve kuvveti Cüneyd’i korkutup dehşete düşürdü, birlikleri ve ordusu onun gözüne çok göründü, üzerinde çok fena bir tesir bıraktı…”[16]

Yine aynı kaynakta Hz. Muhammed’in Türklerle sulh içerisinde yaşanmasına dair hadisine atıfta bulunulduktan sonra Türklerle mücadeleden kaçınılması konusu vurgulanmaktadır:

“…Bu zararı çok, elde edilecek ganimeti az bir düşmandır demiştir. Ömer, bu şekilde en iyi bir kinaye ile onlara (Türklere) taarruzdan menetmiştir…”[17]

Burada aktarılan sözler değerlendirilecek olur ise, Emevi yönetiminin Türklere elçi göndererek İslam’a daveti konusu daha anlamlı hale gelmiş olur. Çünkü Emevi yönetiminin, sahip olduğu askeri meziyetler nedeniyle Türkleri İslam dünyası içerisine almaya çalıştığını görmekteyiz. Dolayısıyla İslam Devleti’nin Türklere olan bir çeşit ihtiyacından söz etmek mümkün görünmektedir. Ayrıca Türklerin sahip olduğu bu askeri gücün farkında olan Emevi yönetiminin, Türkleri kılıç zoruyla nasıl Müslümanlaştıracağı ile ilgili bir siyaset takip etmesi de hayli güç bir durumdur. Yukarıda Tarih-i Buhara adlı esere atfen söylediğimiz üzere, “kılıç zoruyla Müslümanlık” kabul görebilecek bir değerlendirme olmaktan uzaktır.

Son olarak 700’lü yılların ikinci çeyreği için bir başka durumun da göz ardı edildiğini söylemeliyiz. II. Göktürk Devleti’nin başındaki Bilge Kağan’ın 734 yılında ölümünden sonra devlet yönetiminde pek çok problem çıkmıştı. İşte bu problemli süreçte Göktürklere bağlı olan pek çok boy ayaklanmıştı. Bunun yanı sıra Çin’in müdahaleleriyle zamanla Göktürk hakimiyetine karşı Basmıl, Karluk ve Uygurlar da ayaklanmışlardı[18]. Böyle bir görüntü içerisinde boylar kendi varlıklarını devam ettirme telaşı içerisinde idiler. Yani siyasi çekişmelerin oldukça fazla olduğu bir dönemden söz etmekteyiz. Dolayısıyla bu siyasi manzarada Türklerin yeni bir dine geçmesinin veya ne şekilde olursa olsun din değiştirmenin Türklerin geneline yayılacak bir durum olarak gösterilmesinin oldukça problemli bir değerlendirme olacağı kanaatindeyiz.

Talas Savaşı’nı Nasıl Değerlendirmeliyiz?

İkinci Göktürk Devleti döneminin sonları yaklaştığında Çin’de T’ang hanedanlığı hakimiyeti elinde bulundurmaktaydı. 618-907 yılları arasındaki bu hanedanlık dönemi ise, Çin tarihinin eski dönemleri içerisinde en parlak zaman dilimlerinden biri olarak sayılmaktadır. Bu dönem içerisinde Çin’in ticari, siyasi, askeri ilişkiler yoluyla Asya içlerine uzanmaya çalıştığını biliyoruz. T’ang Hanedanlığı 659 yılında Batı Göktürklerini kendisine bağladıktan sonra Tanrı dağlarının güneyindeki şehirlerde otoritesini sağlamıştı. Ancak Batı Göktürkler içerisindeki Türgişler, Çin hakimiyetinden sıyrılmayı başararak siyasi bir yapı meydana getirmişti. Zaman içerisinde Kapgan Kağan döneminde tekrar Göktürk hakimiyetine girseler de Arap-İslam ordularının Maveraünnehir bölgesine girmesiyle Göktürklerden tekrar ayrılmışlardır. Türgişler bir yandan Su-lu Kağan liderliğinde Maveraünnehir bölgesinde faaliyetlerini sürdürürken, diğer yandan üzerinde baskı kuran Arap ordusuna karşı Çin’den yardım istemiştir. Bunu bir fırsat olarak gören Çin İmparatoru Hsuan Tsung, Çin askeri birliklerine Batı Türkistan istikametinde ilerleme talimatı vermişti[19].

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al