TÜRKLERİN AFRİKA İLE İLİŞKİLERİNİN KISA TARİHÇESİ

TÜRKLERİN AFRİKA İLE İLİŞKİLERİNİN KISA TARİHÇESİ

Türklerin Afrika ile ilişkileri aslında Osmanlı Devleti ile başlamamıştır. İlk önce, Türklerin kurduğu Tolunoğulları Devleti Mısır’da egemen olmuştur. Daha sonra, çoğunluğu Türklerden oluşan Memlukların (Kölemenler) Mısır’da devlet kurduğunu görüyoruz. Bu devletlerin, Trablusgarp dahil Tunus’a kadar uzanan coğrafyada ilişki kurdukları bilinmektedir.

Ancak, Türklerin Afrika kıtası ile ilişkileri Osmanlı Devleti zamanında yoğunluk kazanmıştır. Bugün bağımsız birer devlet olan Afrika ülkelerinin kimi bütünü ile kimi de bir bölümü ile Osmanlı Devleti içerisinde yer almışlardır.

Amaç, esas olarak, Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini aydınlatmak olduğu için, ayrıntılı tarih bilgileri vermek yerine, özetle Türklerin Afrika’daki etkilerine değinilmesi yeğlenmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ilk etkisi coğrafya dolayısıyla, Kuzey Afrika üzerinde olmuştur. 16. yüzyılda, Osmanlı Devleti’nin bugünkü Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ile Doğu Afrika’da Sudan’ın ve Etyopya’nın kıyılarında egemen olduğu görülmektedir.[1]

Kuzey Afrika

Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethettiği sırada, Kuzey Afrika’ya göz attığımızda, Mısır’da Memlukların egemen olduğunu görüyoruz. Suriye ve Hicaz da Memluk Sultanlarının yönetiminde idi. Ayrıca, Anadolu’daki Dulkadır Türkmen Beyliği ile Adana ve Tarsus’taki Ramazanoğulları Türkmen Beyliği de Memlukların egemenliği altında bulunuyordu.

Yine bu tarihte, Kuzey Afrika’nın Tunus ve dolaylarında Beni Hafs, Batı Cezayir’de Beni Zeyan ve Doğu Cezayir’de Beni Mürin devletleri vardı. Ancak, bu devletler Hıristiyan Avrupa devletlerinin faaliyetleri karşısında güçsüz ve etkisiz hale düşmüşlerdi.[2]

Mısır’ın Osmanlı Devleti Tarafından Alınması

Fatih Sultan Mehmet zamanında dahi Osmanlılar ile Memluklar arasındaki ilişkilerde gerginlik yaşanmıştır. Bunun sebebi, Anadolu’daki bazı beyliklerin Memluk Devleti’ne bağımlı olmaları idi. Bu durum iki devlet arasında savaşa yol açmış, Memluklar bu sırada Karaman ve Kayseri’ye kadar gelmişlerdi. Osmanlıların, Adana ve Tarsus’u alma girişimleri sonuç vermemişti.[3] Savaşın ardından 1490 yılında yapılan anlaşma bir mütareke niteliğini taşımaktaydı. Görünüşte, iki ülke arasındaki ilişkilerde bir dostluk olduğu izlenimi mevcut olmakla birlikte, Osmanlılar o zaman Memluklara karşı başarısız olmayı sindirememiştir.

O sırada, Mısır’daki Memluklar açısından iki tehlikeli hasım bulunuyordu. Bunlardan birisi Osmanlı Devleti, öteki de İran’daki Safevi Şahlığı idi. Osmanlılar ile İran arasındaki mücadele ve Osmanlıların Çaldıran Savaşında İran’ı yenilgiye uğratmış olması, Sünni olan Memlukları da sevindirmişti. İran seferi öncesinde Osmanlılar, Memlukların tarafsızlığını sağlamak ve güven vermek için girişimde bulunmuştu.

Yavuz Sultan Selim, bu politika ile, Memluklar ile Safeviler arasında bir ittifakı da önlemeyi amaçlamıştı. Ancak, Memluklar, Osmanlılar ile İran arasındaki mücadelenin sürmesinden memnundu. Bu şekilde, ülkelerinin tehlikeden korunduğu inancı mevcuttu.

Bununla birlikte, Osmanlıların Memluklara güven duymadıkları bilinmektedir. Bu nedenle, Yavuz Sultan Selim, 1516’da Mercidabık ve 1517 Rıdaniye Savaşlarında Memluk ordularını yenerek, aynı yıl Mısır’a girmiştir. Selim, böylece, Dulkadıroğulları Beyliğini, Ramazanoğullarına ait Adana ve Tarsus bölgesini, Suriye, Hicaz ve Mısır’ı Osmanlı topraklarına katmıştır. Osmanlı Devleti’nin Mısır seferi ile Doğu Akdeniz’i denetimi altına almak istediği ve İran’a yönelik bir seferde, İstanbul’dan deniz yolu ile Doğu Akdeniz’e asker sevk edebilmek için deniz güvenliğini sağlamayı amaçladığı belirtilmektedir.

Mısır’da sekiz ay kalan Selim, Mısır’daki Abbasi halifesinden halifeliği de almış ve halife ve akrabalarını, din bilginlerini, bazı mimar ve mühendisleri, bazı sanat eserlerini ve kütüphanelerdeki eserleri deniz yolu ile İstanbul’a naklettirmiştir.[4]

Profesör Dimitri Kitsikis, bu gelişmenin Osmanlı Devleti’nin geleceğini yaşamsal bir şekilde etkilediğini ileri sürmektedir. Kitsikis, Osmanlı devlet yönetiminde, Roma-Bizans geleneğinin egemen olduğunu, Yavuz Sultan Selim’in Mısır ve Arap ülkelerini fethetmesinden ve Halifeliği almasından sonra fanatik dini etkilerin arttığını kaydetmektedir. Kitsikis, Osmanlı Devleti’nin çöküşünün 1566’da Kanuni Sultan Süleyman’ın ölümü ile başladığının belirtildiğini, oysa çöküşün ondan 50 yıl önce Yavuz’un hükümdarlığı sırasında başladığını, bu bakımdan, Osmanlı Devleti’nde dini etkilerin artması açısından, Yavuz Dönemi’nin bir dönüm noktası oluşturduğunu ve bunun da Osmanlı Devleti’nin sonunu hazırladığını, onun bu yanlışını ise Mustafa Kemal Atatürk’ün düzelttiğini ifade etmektedir.[5]

Kitsikis’in bu görüşlerini değerlendirmek, kuşkusuz tarihçilerin görevi olmakla birlikte, konumuz açısından, Yavuz Dönemi’nden önce Avrupa’da rönesans ve reform hareketleri ile sanat, düşünce ve dinde özgür bir ortamın oluştuğunu, bunu coğrafi keşiflerin, sanayileşmenin, aydınlanma çağının ve milli devletlerin kurulmasının izlediğini anımsamakta yarar vardır. Coğrafi keşiflerin ve sanayileşmenin de sömürgeciliği özendirdiğini, Afrika’nın da bu şekilde özgürlüğünü yitirdiğini görüyoruz.

Sömürgecilik, belirtildiği gibi, ekonomik gelişme ve sanayileşme ile ilintili olduğundan, Osmanlı Devleti’nin hiçbir zaman bir sömürgeci devlet olmadığını da kabul etmek gerekmektedir. Osmanlı Devleti, modern gelişmeleri izleyememiş, Roma ve Bizans imparatorlukları gibi bir barış düzeni geliştirmiştir (Pax Ottomanica).[6] Bu düzende, çeşitli milletlerin mevcut olduğu kabul edilmiştir. Bu bakımdan, Osmanlı Devleti’nin Asya ve Afrika’da sömürge düzeni kurduğu yolunda, özellikle bazı Arap yazarlar tarafından ileri sürülen görüşlerin ekonomik, sosyolojik ve tarihsel gerçekler ışığında bir değeri yoktur. Osmanlı Devleti’nin kendisi Avrupa Devletleri tarafından sömürge haline getirilmek istenmiştir. Böyle bir gelişmeyi de Atatürk’ün önderliğinde tarihte ilk ulusal bağımsızlık savaşını yapan Türk milleti önlemiş ve bununla da Asya ve Afrika halklarına örnek olmuştur.

Nitekim, Cezayirli yazar Mahfoud Kaddache, Osmanlı Devleti’nin Doğu ve Batı Akdeniz’de Hıristiyan devletlere karşı İslam dünyasını koruduğunu, özellikle Cezayir’in Türkler sayesinde bir felaketten kurtulduğunu, aynı dönemde, İspanya’nın işgal ettiği Güney Amerika’daki devletlerin başına gelenler göz önüne alındığında, Cezayir’in maruz kalacağı felaketin boyutlarının daha iyi anlaşılabileceğini belirtmektedir. Yazar, ayrıca, Osmanlı egemenliği altındaki üç yüzyılda, Cezayir Devleti’nin ortaya çıktığını, sınırlarının belirlendiğini, modern Cezayir geleneğinin bu dönemde başladığını, Osmanlı Devleti’nin merkeziyetçi bir imparatorluktan çok bir uluslar topluluğu olduğunu ifade etmektedir. Benzeri görüşlere Tunus ve Libya’da da rastlanmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin Mısır’ı fethetmesinin Batı Asya ve Kuzey Afrika açısından önemli sonuçları olmuştur. Bu gelişme, Osmanlıları, Akdeniz’de deniz yollarını denetim altına almaya ve öteki Kuzey Afrika ülkelerini fethetmeye yöneltmiştir. Ayrıca, Müslümanlığın kutsal kentleri Mekke ve Medine’yi ele geçirmekle, Osmanlı Devleti İslam dünyasında prestij kazanmıştır.[7]

Osmanlı Devleti’nin Irak’ta ve Mısır’da yerleşmesi, ayrıca, Hindistan yolu üzerinde etkide bulunmasına da kuşkusuz yol açmıştır. Irak’ı alan Osmanlı Devleti, Basra Limanı’na sahip olarak stratejik bir avantaj sağladığı gibi, bu durum, Portekiz tehtidi karşısında Hindistan’dan gelen çağrılar üzerine, Osmanlıların, Hindistan yolunun güvenliğini sağlamak için Kızıldeniz’e deniz seferleri düzenlemesine sebep olmuştur. Daha önce, Mısır’da egemen olan Memluklar, Ümit Burnu’nu dolaşarak Hindistan yolunu ele geçirmeye çalışan Portekizlilerin yarattığı tehdidi önlemede yardımcı olması yolundaki çağrılara yanıt vermekle birlikte başarı sağlayamamıştı.

Osmanlı Devleti sonuç olarak, Avrupalıların Asya’ya girmelerine engel olamamakla birlikte, Doğu Afrika’ya (bugünkü Sudan ve Etyopya kıyılarına, Somali, Eritre ve Cibuti’ye) yerleşmiştir. Kuşkusuz, bu gelişmede Osmanlı Devleti’nin Mısır’da egemen olması rol oynamıştır.

Cezayir, Tunus ve Trablus’un Osmanlı Devleti’nin Yönetimi Altına Girmesi

Osmanlı Devleti’nin 1453’te İstanbul’u fethetmesi ve daha sonraki yıllarda yeni ülkeleri de fethederek, Doğu Avrupa ve Orta Doğu’da büyük bir güç haline gelmesi ile eş zamanlı olarak Avrupa’nın batısında da bunun tersine bir gelişme oluyordu. Başka bir deyimle, İslam, Avrupa’nın Doğusunda bir güç haline gelirken, Batıda, İspanya Endülüs Emevi Devleti’ni yıkıyor ve İberik yarımadasında İslam’ın mevcudiyetini yok ediyordu. Bu gelişme, daha sonra özellikle Kuzey Afrika’yı etkileyecek ve burada Osmanlı Devleti ile İspanya ya da Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasında bir çatışmanın doğmasına yol açacaktır.

İspanyollar 1492’de İberik yarımadasının yeniden fethedilmesini sağlayarak, eski İspanyol topraklarını ele geçirmiş, buradaki Arap varlığına son vermiştir. İspanyollar İslam’a karşı mücadelelerini sürdürmeyi ve bu mücadeleyi Akdeniz’in karşı kıyılarına Kuzey Afrika’ya yaymayı kararlaştırmışlardır. İspanyolların bir amacı dini nitelikte idi: İslam’a karşı mücadeleyi sürdürmek. Bir diğer amaç da Endülüs’ten kaçan sığınmacıları kabul eden Mağrep ülkelerini ve İspanya’da kalan Müslüman asilere yardım eden Mağrep’teki Müslüman korsanları cezalandırmak idi. Tüm Mağrep halkı ve özellikle Cezayir İspanya’nın gerçek bir tehdidi altında bulunuyordu. Bu durumda, Cezayirliler, İspanyollara karşı direnmek için Türk korsanlarına, Barbaros kardeşlere başvurmuştur.[8]

Bu yıllarda, Türk denizcilerinin Akdeniz’de etkin oldukları görülmektedir. Bunlardan iki kardeş Oruç ve Hızır Reisler, aslen Ocakzade yani babası ve soyu tımarlı sipahi olan bir Türk ailesinden olup Selanik ile Manastır arasındaki Yenice-i Vardar kasabasından idiler. Midilli’ye yerleşen Sipahi Yakup’un dört oğlu da denizciliğe heves ederek gemi ile korsanlığa başlamışlardır. Bunlardan, Oruç ve Hızır Reis denizcilikte çok etkili olmuşlardır. Hıristiyan denizcilerle mücadelelerini sürdüren bu iki kardeş, Trablus ile Tunus arasında bulunan Cerbe adasına (bugün Tunus’a aittir) yerleşerek burayı kendilerine üs yapmışlardır. Türk denizcileri, Cezayirlilerin çağrısı üzerine İspanyollarla savaşarak 1516’da Cezayir’i işgal etmişlerdir. Daha sonra, İspanyollarla çatışmalar sürmüş ve Oruç Reis şehit olmuştur. Ancak, Hayrettin Hızır Reis 1518’de Cezayir’de egemenliğini kurarak Cezayir Emiri olmuş ve Yavuz Sultan Selim’in yardımını talep etmiştir. Baba Oruç’un adı Hıristiyanlar tarafından Barbaros olarak çağırılmış, daha sonra bu ad Hayrettin Hızır için de kullanılmıştır. Osmanlı Devleti, başvurusu üzerine Hayrettin’e savaş ve gemi malzemesi göndermiştir. Osmanlı Devleti’nin himayesine girdikten sonra, Cezayir Emiri Hayrettin, Barbaros Hayrettin Paşa unvanını alarak, Akdeniz’de İspanyollara karşı mücadeleyi sürdürecektir.[9]

Osmanlı Devleti, İspanyollar ile yapılan savaşlarda, 1510-1551 yıllarında Trablus üzerinde egemenlik kurmak için çaba harcamış ve bu yıllarda İspanyolların egemenliğinde olan Trablus 1551’de Osmanlı Devleti’ne bağımlı hale gelmiştir.

İspanyollar keza Tunus’u da ele geçirmek için mücadele etmişler ve bu mücadelelerin sonunda,Osmanlılar başarılı olmuş ve Tunus 1574’te Osmanlı Devleti’ne bağlanmıştır.

Bu arada Fas’ın konumuna da değinmekte yarar vardır. Aslında, İspanya ve Portekiz, anlaşma yaparak Kuzey Afrika’yı aralarında nüfuz bölgelerine ayırmışlardı. Buna göre, Cezayir, Tunus ve Trablus’ta İspanyolların etkisini kabul eden Portekiz buna karşılık Fas’ı nüfuzu altına almak istemişti.

Fas’ta Hazreti Muhammed’in torunu Hasan bin Ali’nin soyundan olduğunu ileri süren bir hanedan egemen idi. Bu hanedan da Osmanlı Devleti’nin İslam’ın önderi konumuna gelmesinden memnun gözükmüyordu. Fas, jeopolitik zorunluluklardan dolayı, İspanya ile iyi geçinerek bağımsızlığını korumuş, İspanya’nın nüfuzunun zayıflaması ile de Portekizliler ile uyuşmuş, aynı zamanda İspanya’nın dostluğunu yitirmemeye de özen göstermiştir. Fas’ın bu politikası Osmanlı Devleti’nin Afrika’daki etkisinin daha da yayılmasını engellemiştir. Zira, Portekiz, o sırada, Hindistan sularında geniş ölçüde başarı kazanmış ve Batı Afrika kıyılarında da önemli noktaları ele geçirmiştir. Daha sonra, Osmanlı-Fas ilişkilerinde bir düzelme görülmüştür.

Osmanlı Devleti’nin Cezayir, Tunus ve Trablus’u ele geçirmesi ve Fas ile ilişkilerinin iyileşmesi, Osmanlıların Siyah Afrika ile komşu olması ve Büyük Sahra’daki kabilelerle ve Devletlerle ilişki kurması sonucunu doğurmuştur.

Nitekim, 1551’den 1556’ya kadar Cezayir Beylerbeyliği yapan Salih Paşa, 4000 Türk askeri ve 8000 Arap gönüllüsü ile Güney Cezayir’e, oradan Tell Atlasları’nı ve Sahra Atlaslarını geçip Büyük Sahra’ya inmiştir. Bu sefer sonunda, Büyük Sahra’daki kabileler yıllık vergiye bağlanmış ve Salih Paşa 5000 Tuareg ve Berberi esirle Cezayir’e dönmüştür. Bu şekilde, Türkler, ilk kez Büyük Sahra’da bu kadar Güneye inmiş oluyorlardı.

16. yüzyılın sonlarında Trablusgarp (bugünkü Libya) Valisi olan tanınmış Türk Amirali Turgut Paşa (Turgut Reis), Büyük Sahra’da egemen büyük bir Siyah Afrika Devleti olan Müslüman Kanem- Bornu Sultanlığı ile Osmanlı Devleti arasında dostluk ilişkilerinin temelini atmıştır. Kanem-Bornu Sultanlığı, bugünkü Kuzey Nijerya, Nijer, Çad ve Kuzey Kamerun’un toprakları üzerinde kurulmuştu. Bu konuda ilgili bölümde daha ayrıntılı bilgi verilecektir.[10]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ