TÜRKLERDE YILBAŞI/BAHAR BAYRAMI: ERGENE KÜN, YENGİ KÜN

Mustafa SEVER

Yazarın şu ana kadar yazılmış 15 makalesi bulunuyor.

Mustafa_Sever-004

Yaşanılan coğrafî çevrenin kendilerine sunduğu imkânlar ve seçtikleri hayat tarzı açısından toplumlar avcı, toplayıcı, hayvan yetiştiricisi, tarımcı, vb. olarak değerlendirilmektedir. Tarihî süreç içerisindeki gelişimleri dikkate alındığında ise, belli yerlere bağlı, yerleşik; yılın belli dönemlerinde yer değiştiren ya da sürekli yer değiştiren toplumlar olarak sınıflanmaktadırlar. Bu sınıflamanın temelini ise, her toplumun tercih ettiği ekonomik ve toplumsal hayat tarzı oluşturmaktadır.

Türkler yaşadıkları coğrafya ve bu coğrafyanın iklim şartları gereği çobanlık ve hayvan besleyiciliği esasına dayanan bir hayat sürüyorlardı. Gerek beslenme gerekse kendilerinin üretmediği veya kendilerinde bulunmayan ürünleri, ihtiyaç maddelerini kendilerinin ürettiği ürünlerle değiş tokuş etmek veya ürettiklerinin ticaretini yapmak bakımından hayvan sürülerine bağımlıydılar. İnsanın hayvanlara duyduğu, özellikle ulaşımda, taşımada, askerlik alanındaki ihtiyaç yanında etinden, sütünden, derisinden yararlanmaya duyduğu ihtiyaç, günümüzle karşılaştırıldığında çok yüksek düzeyde olmuştur.

Göçebelik ve yarı göçebelik dönemlerinde başlayan doğal yaşamdaki hayvanları evcilleştirme ve hayvan sürüleriyle birlikte yaşayarak hayatını sürdürme, temel bir kültürel yapının oluşmasını sağlamıştır. Doğal hayata ve hayvanlara olan yakınlıkları sayesinde özellikle devlet kurma seviyesine ulaştıktan sonra Türkler, insan eliyle yetiştirilen bitkileri de tanıma ve onları yetiştirme çabası içinde olmuşlardır. Böylece Türk kültürü, hayvan ve bitki kültürünü her yönüyle özümseyen bir özellik kazanmıştır. Türk insanının seçmiş olduğu hayat tarzı gereği, hayvan sürülerinin beslenmesi için bitkileri tanıma mecburiyeti, hayvanların çeşitli yırtıcı hayvan ve hastalıklardan korunması, su kaynaklarının yerinin tespiti ve oralara nasıl ulaşılacağı konularında bilgi üretmek, üretilen bilgileri nesilden nesile aktarma şeklinde bir kültür oluşturma zorunluluğu geliştirilmiştir.

Buraya kadar söylediklerimiz, toplumsal ve kültürel yapıyı, genelde insanlığın özelde ise Türklerin doğaya olan bağımlılıklarının nedenlerini; doğayı, doğadaki oluşum ve gelişmeleri gözlemenin ve hayatını doğaya göre düzenlemenin Türkler için ne derece önemli olduğunu açıklamaya yöneliktir. Buradan hareketle Türklerdeki yılbaşını bayram olarak kutlama düşüncesi üzerinde durmaya çalışalım:

Güneşin Koç burcuna girdiği 21/22 Mart’tan başlayarak dünyanın Kuzey yarımküresinde yeni bir mevsim başlar. Baharın bu son günlerine gelinceye kadar doğada birtakım olaylar gerçekleşmiştir. Cemre, 20 Şubat’ta havaya, bir hafta sonra 27 Şubat’ta suya ve bir hafta sonra da 6 Mart’ta karaya düşmüştür. Yani, ilk kara kış (Erbain/40 gün) ve son kara kış (Hamsin/50 gün) olarak 90 günlük kara kış bitmiştir. Havalar ısınmaya başlamış, dolayısıyla da doğa da canlanmaya başlamıştır. Böylesi doğa olaylarının gözlenmesi, hayvancılıkla uğraşan toplumların tarımcı toplumlara göre daha erken hareket etmesi anlamına gelir.

Üç aylık karakışın bitmesini sabırsızlıkla bekleyen insanları, sahip oldukları sürüleri ve yeni doğan yavruları otlatma ve semiz tutma isteği ile harekete sevk edeceği kesindir.

Buna karşılık tarım toplumunda toprak henüz işlenmeye uygun tavda olmadığı için aceleye gerek yoktur. Mart ayındaki mevsim değişikliğine ilk işaret olan havaların ısınması, otların yeşermesi, hayvancı bir kültüre sahip olan Türklerce gözlenmiş, kavranmış ve bir dönüm noktası, bir başlangıç olarak algılanmış; bunun sonucunda da yeni yılın başlangıcı, yılbaşı olarak benimsenmiştir. 21 Mart, Türklerin yaşamlarının ve yaşam kaynaklarının bir dönüm noktası, kendileri ve hayvanları için sıkıntılı geçen kara kıştan bir kurtuluş günü olarak değerlendirilmiş ve kutlanmaya başlamıştır.12 hayvanlı Türk takvimi söylediklerimize en iyi kanıttır; çünkü Mart ayının 21’ini yılın başlangıcı olarak göstermektedir. Güneşin hareketlerine göre düzenlenmiş Türk takvimi, on iki aylı ve dört mevsimlidir. Aylar, güneşin 12 burca giriş ve çıkışına göre belirlenmiştir ve her biri bir hayvan adıyla adlandırılmıştır. Bunlar, Sıçgan/sıçan, Ud/sığır, Bars/pars, Tabışkan/tavşan, Lu/Ejder/Balık, Yılan, Yunt/at, Kon/koyun, Biçin/maymun, Takagu/tavuk, Köpek, Tonguz/domuz. Güneşin seyir halinde olduğu 12 burç: Koç, Boğa, Koz, Kuçı/yengeç, Aslan, Başak, Erentüz/terazi, Çıdan/akrep, Yay, Oğlak, Könek/kova, Balık. Dört mevsime gelince bunlar da yay/bahar, yaz, küz/güz ve kıştır.

Türk takvimine göre güneşin koç burcuna girdiği gün, yılın ilk günü, yani yılbaşıdır. Günümüz takvimine göre bu gün 21 Mart’tır. Bazen artık saatler nedeniyle bu tarih 22 Mart’a da rastlayabilir. Rumi takvimde Mart’ın 9’una rastladığı için halk arasında Mart 9’u diye de bilinir.

Diğer milletlerin yaşayışında olduğu gibi, Türklerin yaşayışında da yeni yılı karşılama ve kutlama; şenliklerle törenlerle olmuştur. Büyük hayvan sürüleriyle kışın sıkışan, bunalan, hareketi kısıtlanan Türkler de baharın gelişini, sadece bir mevsim değişikliği olarak değil, aynı zamanda bir kurtuluş, bir özgürlük günü olarak değerlendirmişlerdir. “Karın kalkması, havaların ısınması, tabiatın uyanışı, özgürlüğün, bağımsız hareket etme yeteneğinin geri gelmesi, işin başlaması” (Yıldırım 1998:146) için baharın gelmesi özlenmiştir. Gelişini de çeşitli eğlencelerle, şenliklerle kutlamışlardır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Türkler sadece mevsim değişikliğinden dolayı kutlamalar yapmazlardı. “Bugün, bu yılbaşı kutlamaları gününde, geçmişlerinde yer almış efsanevî tarihlerinin hâtıralarını da gelecek kuşaklara aktaracak biçimde tarihî törenler yapar, kurbanlar keser; esirgeyen, bağışlayan ve koruyan yüce Tanrı’ya şükranlarını sunarlardı.(Yıldırım 1998:146) Yengi kün, Yeni gün, Erkin kün, Ergene kün, Ulustıng ulu küni, Navrız, Nevruz gibi değişik Türk boylarında değişik adlarla adlandırılan gün, Türklerin yılbaşısıdır.

Türk boylarının Orta Asya’dan Batı’ya doğru yaptıkları göçleriyle Yeni gün bayramı Orta Doğu’ya taşınmış; Orta Doğu’nun dağlık kesimlerinde hayvancılıkla geçinen toplumları tarafından çok çabuk bir şekilde benimsenmiştir; ancak özellikle Selçuklu devletinin uzun bir süre Farsçayı resmî dil olarak benimsemesinden dolayı Yengi gün/Yeni gün adı, Nevruz olarak değişmiştir. Fakat bu durum yalnızca Anadolu’da yaşayan Türkler için geçerli olmuş, Anadolu dışındaki diğer Türk toplulukları bu bayramı, Yengi kün, Ergene kün, İlk Yaz Yortusu, vb. adlarla kutlamışlardır. Günümüzde de bu adlarla kutlamalar devam etmektedir.

Tük kültür hayatında doğayla, dolayısıyla da hayvancılıkla olan ilişkinin yakın dönemlere doğru tarım ağırlıklı olarak sürdürülmesi, son yıllarda ise, sanayi ve teknolojinin egemenliği, dolayısıyla şehirleşmenin etkisiyle, özellikle Batı bölgelerimizde ve Balkanlarda Nevruz’un yerini, farklı bir tarihte (6 Mayıs) kutlanan Hıdrellez’in aldığını görmekteyiz. Hıdrellez, adını Hızır ve İlyas’tan alan bir yılbaşı kutlamasıdır. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece Hızır ve İlyas doğaya can vermek üzere buluşurlar. Bu gece kışın bitip yazın başladığı gün olarak, yılbaşı olarak kabul edilir. 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar ki 186 günlük süre Hızır Günleri olarak bilinir. “Bu yılbaşının da ekseninde Hızır ile ilgili inanışlar vardır. Hıdrellez’de Hızır gelir; bolluk bereket, sağlık, iyilik getirir; soğuğu, kötülüğü, kıtlığı, yokluğu götürür.” (Oğuz 2000: 123) Hayvancılık temeline bağlı kültürel yapının sürdüğü Doğu bölgelerimizde ise Nevruz kutlamaları eskiden olduğu gibi devam etmektedir.

İster Yeni gün, ister Nevruz, isterse Hıdrellez olsun, böylesi kutlamalardaki asıl amaç, bütün bir millet olarak aynı coşkuyla, aynı sevinçle, milli birliğin ve bütünlüğün kutsanmasıdır. Türk tarihinin çeşitli devirlerinde; Hun, Göktürk, Uygur, Selçuklu, Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devirlerinde 21 Mart Yengi Kün, Nevruz bir örfî bayram olarak idrak edildiğinden coşkunlukla, çeşitli etkinliklerle kutlana gelmiştir. Özellikle yakın tarihimizde Cumhuriyet’in ilanını takip eden yıllarda Mustafa Kemal’in önderliğinde bu gün Ergenekon Bayramı olarak kutlanmıştır. Kurtuluş Savaşı ile yeniden doğan Türk milleti, Ergenekon’dan çıkışıyla tarih sahnesinde yeniden var oluşunu gösteren ataları gibi, bu günü yeniden doğuş günü, Ergenekon Bayramı olarak adlandırmıştır.

Kökeni Türk tarihine ve Türk’ün yaşayış tarzına dayanan Ergenekon, Ergene Kün, Yengi kün, Nevruz, vd. bayram olarak Türk’ün yaşadığı her coğrafyanın ve yaşayış şeklinin özelliklerine göre biçimlenmiş, ancak genel yapısı, amacı ve işlevi değişmeden sürmüş bir bayramdır. Uzun yıllar kutlanışı ihmal edilmiş; ancak 1991 yılında Türk Dünyası ile birlikte ortak bir bayram günü olarak kabul edilerek yeniden kutlanmaya başlamıştır. Bundan böyle de Ergenekon’da “Demirdağı eritip Ergenekon’dan çıkan Türklerin kutladığı ‘Hürriyet Günü’ oluşu, Demirperde’nin parçalanmasıyla Adriyatik’tan Çin Denizine dek esaret altında yaşayan dünya Türkleri için ikinci bir Ergenekon anlamı taşıyan” (Çobanoğlu 2004: 10) bu bayram, Türk dünyasının yeniden bütünleşmesinde işlevsel bir araç olarak kutlanacaktır.


KAYNAKÇA
♦  ÇAY, Abdulhaluk M. 1996, Türk Ergenekon Bayramı Nevruz, Kültür Bak. Yay., Ank.
♦  ÇOBANOĞLU, Özkul 2004, “Nevruz Bayramının Halkbilimsel Çözümlemesi”, Eğitim Dergisi, sayı. 49, s. 7-11.
♦  GENÇ, Reşat 1995, “Türk Tarihinde ve Türk Kültüründe Nevruz”, Nevruz, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ank, s.15-23.
♦  KAFALI, Mustafa 1995, “Türk Kültüründe Nevruz ve Takvim”, Nevruz, Atatürk Kültür Merkezi Yay., Ank, s. 25-29
♦  OĞUZ, M. Öcal 2000, Türk Dünyası Halk Biliminde Yöntem Sorunları, Akçağ Yay., Ank.
♦  YILDIRIM, Dursun 1998, Türk Bitiği, Akçağ Yay., Ank.
ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Tuncer Gülensoy dedi ki:

    Güzel bir yorum yapmışşsın Mustafa, tebrikler.

BİR YORUM YAZ