TÜRKLERDE CUMHURİYET FİKRİ

TÜRKLERDE CUMHURİYET FİKRİ

Türkler tarihleri boyunca çok geniş coğrafyalara dağılmışlar, oralarda devletler kurmuşlar ve varlıklarını tarihin derinliklerinden bu yana kesinti­siz sürdürmüşlerdir. Onlar, millet olarak bir yerde çeşitli sebeplerle yaşama imkânını kaybettiklerinde, başka bir yerde eskisine göre daha güçlü devletler kurarak, dünya tarihindeki yerlerini almışlardır. İşte Türklerin birbiri arkası sıra, bazen bir öncekinden daha büyük ve daha gelişmiş devlet kurmalarının sonsuz ve büyük bir yaşama potansiyeline dayandığı bilim çevrelerince ka­bul edilmektedir. Hatta onlar devletlerinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya geldikleri zamanlarda, yeniden toparlanarak, bütün sıkıntılardan kurtulmayı başarabilmişler ve varlıklarını devam ettirebilmişlerdir.

Türk milleti böyle bir gayretin son örneğini milli mücadele yıllarında, göstermiş, bütün menfi şartlara rağmen, istiklal harbi sonucunda Anadolu’yu düşmanların işgalinden kurtarmaya muvaffak olmuştur. Bunun sonucun­da Atatürk’ün önderliğinde yönetim şekli Cumhuriyet olan Türk devleti ku­rulmuştur. Türk devletinde yönetim şekli olarak belirlenen Cumhuriyeti, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir. Halk kendi yöneticilerini kendi içinden seçer” cümleleriyle ifade etmek mümkündür.[1] Yukarıdaki cümleleri biraz daha açtığımızda bir yönetim şekli olarak Cumhuriyet rejiminde milletin hâkimiyeti söz konusudur. Millet kendi yöneticilerini içerisinden belirlemek ve seçmek yetkisine sahiptir. Yöneten ve yönetilenler bakımından toplumda bir sınıf far­kı yoktur. Kısacası, Cumhuriyet devlet yönetim şekli olarak halkın yöneticile­rini kendi içinden seçtiği, kanunlar önünde bütün vatandaşların eşit olduğu bir idare şeklidir.

Şüphesiz eski Türk devletlerinde bu şekilde bir Cumhuriyetten söz edi­lemez. Fakat Cumhuriyet idare şekilleriyle Türk devlet idare şekilleri arasında bazı bakımlardan şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır. Bunlara misal olarak kuvvetler birliği ve meclisler gösterilebilir.[2]

Türkiye Cumhuriyeti devletinde, Cumhuriyetin bir idare şekli olarak benimsenmesinde, eski Türk devlet yönetim şekillerinin ne derece etkili ol­duğunu belirleyebilmek için o devletlerin nasıl yönetildiklerini bilmek gerek­mektedir. Bu düşünceden hareketle birbirinden farklı coğrafyalarda çeşitli devletler kurmaya muvaffak olan Türklerin devlet idarelerini en eskiden ye­niye doğru kronolojik olarak ele aldığımızda, Asya Hunları’ndan başlamamız gerekir. Hunlarda Mo-tun (M.Ö. 209- 174) döneminden beri devlet işleri ve dini törenlerle ilgili olarak üç ayrı toplantıdan bahsedilmektedir. Bu toplantılardan daha çok dini mahiyette olanı yılın ilk ayında, ikincisi ilkbahar’da üçüncüsü ise sonbahar’da yapılmaktaydı.[3]

Bu toplantılar arasında ilkbahar’da yapılanı diğer toplantılardan daha önemliydi. Bu toplantıda gök, yer, atalar ve diğer tabiat güçlerine kurban­lar sunulmaktaydı. Adı geçen toplantıda bütün meseleler görüşülerek, karara bağlanırdı. Bu büyük toplantıya hükümet üyeleri, askeri ve sivil bütün gö­revli başbuğlar, kendilerine bağlı diğer Hun boylarının temsilcileri katılmak zorundaydı.[4] Devlet yönetiminde mevkiler, semboller ve unvanlar bu mec­liste verilmekteydi. Hükümdar seçimleri de burada yapılmaktaydı.[5] İş başına getirilen Hakan milleti temsil etmekteydi. O, kendi milletlerini yiyip yutan hükümdarların aksine, idare ettiği insanların yiyeceğini sağlamaktaydı. Ha­kan başka milletlerden farklı olarak kendi insanını beslemekte, giydirmekte ve harçlığını vermekteydi.[6] Onun bütün hizmetleri kendi insanı içindi. O toplum için görev yapmaktaydı.

Cumhuriyet

Hun devletindeki meclis taşıdığı büyük ehemmiyet, kuruluş tarzı ve idari fonksiyonundan dolayı birçok araştırıcı tarafından “Devlet Meclisi” veya “Millet Meclisi” olarak belirtilmiştir.[7] Toplumun bütün kesimlerinden temsil­cilerin toplantıya katılmaları, devlet meclisleri ve seçimde söz sahibi olmaları araştırıcıları bu düşünceye sevk etmiştir.

Hun devletinin geleceğini ilgilendiren bütün önemli kararlar mecliste alınmıştır. Mesela, M.Ö. 55 yılında Hun meclisinde bulunanların cesarete hay­ranlık duydukları, esareti yüz kızartıcı buldukları belirtildikten sonra, at üze­rinde savaş ve mücadeleyle kurulmuş olan devletin varlığını devam ettirmek için ölünceye kadar yiğitçe savaşacak askerlerinin olduğu ileri sürülmektedir.[8] Bu karar mecliste alınmıştır. Ayrıca Türklerde istiklal fikrinin ne kadar eski olduğunu göstermesi bakımından da önem taşımaktadır. Şüphesiz, Türkler­de çok eski zamanlardan bu yana mevcut olan istiklal anlayışının da onlarda Cumhuriyet fikrinin gelişmesinde etkisi fazla olmuştur.

Hunlar önce de belirttiğimiz üzere devletin geleceğini ilgilendiren bü­tün önemli kararları mecliste almışlardır. Devleti ve toplumu doğrudan ilgi­lendiren bütün meseleler kurultaylarda görüşülmüştür. Kurultaylarda topla­nış gayeleri esas alındığında çeşitlilik göstermektedir. Bunları savaş, barış, göç, isyan, elçiler ve yargıyla ilgili kurultaylar olarak belirleyebiliriz.[9]

Göktürklerde de Hunlardaki gibi toplantılar yapılmaktaydı. Göktürklerin yapmış olduğu büyük toplantı da, Hunlardaki gibi 5. ayda, yani Mayıs ayında bir Bahar bayramı şeklinde yapılıyordu. Göktürk kağanı ve devletin diğer ileri gelenleri her yılın 5. ayında, yani Mayıs ayında toplanıyorlardı ve bu törene halk da katılıyordu. [10]

Öteki Türk devletlerinde de benzer meclisler vardı. Attila zamanında 448 yılında Bizans elçi heyetine dâhil olarak Hun başkentine giden tarihçi Priskos, Bizans tekliflerini müzakere eden bir Hun “Seçkinler Meclisi”nden bahsetmektedir. Ayrıca, Tabgaç devletinde böyle bir meclis, (Devlet ve Nazır­lar Meclisi), Hazar Hakanlığında bir “İhtiyarlar Meclisi” mevcuttu. Peçeneklerde mühim kararlar mecliste alınmaktaydı.[11]

Uygurlarda da kurultaylar toplanmakta idi. Mesela, 983-985 yıllarında Turfana gelmiş olan ünlü Çinli elçi ve seyyah Wang Yen-te’nin gezi raporunda Uygur devlet-halk toplantısı çeşitli yönleriyle anlatılmıştır. Buradan Uygurlar­da tam bir demokratik idarenin olduğu ve sosyal adaletin tam olarak kurul­duğu anlaşılmaktadır. Hatta Uygur toplumunda herkesin çalıştığı ve çalışma­yanlara da devletin yardım ettiği seyyah tarafından belirtilmektedir. [12]

Oğuzlarda da ortak sorumluluk anlayışının hâkim olduğu bir çeşit de­mokratik özellikleri taşıyan anlayış vardı. Oğuzlar devlet meselelerini “Kengeş” adını verdikleri bir çeşit kurultayda görüşerek, karara bağlamaktaydılar.[13] Mesela Oğuzlar, Bulgar Türk devletine gitmek için yola çıkan Halifenin elçilik heyetine ülkelerinden geçiş izni verip vermeme konusunda toplanmışlardır. Bu konuda müzakereler bir hafta sürmüş ve sonuçta heyetin yoluna devam etmesine karar vermişlerdir.[14]

Bu hadise devlet idare yetkisinin hükümdar dâhil, hiç kimsenin tek ba­şına elinde toplanmamış olduğunu göstermektedir. “Ortak Sorumluluk Sistemi” bütün devlet yapısına hâkimdir. Oğuzların demokratik esaslara göre idare edildiğini gösteren bu anlayışın, siyasi hayat sahası içinde kalmadığı, toplum hayatını da içine aldığı, kurultayda oybirliği ile alınan kararların bazen en ‘ba­sit’ bir Oğuz vatandaşı tarafından bile bozulabilmesinin mümkün olmasından anlaşılmaktadır.[15]

Oğuzlar aynı zamanda, adeta sınıfsız bir toplum yapısına sahipti. Ser­vet ve mevki toplumda sınıf farkı yaratmıyordu. Ayrıca, soydan gelen asillik­ten de hiç söz edilmemektedir.[16] Daha eski tarihlerde de Türk toplulukları arasında sınıf ayrılığı ve sınıf mücadelesi bulunmamaktaydı.[17] Onlardan sınıf farkının olmaması hayat tarzlarıyla yakından alakalıydı. Herhangi bir toplu­lukta yüksek tabakaların oluşumunda önemli rol oynayan, geniş araziye sahip olmak, askerliği meslek edinmek ve ruhani zümreye mensup bulunmak gibi iktisadi, siyasi ve dini yönden mevki sahibi kılacak özellikler Türk toplumun­da yer almamaktaydı. Bunların üçü de eski Türk toplumunda gelişme şansı bulamamıştır. Başlangıçta ziraatın umumi ekonomik faaliyette ancak çok az bir yer tuttuğu eski Türk toplumunda toprak köleliği yoktu. Askerliğin eski Türkler arasında önemli bir yeri vardı. Türk toplumunun sosyal karakteri icabı her Türk aynı zamanda iyi savaş terbiyesi almış ve savaşa her an hazır du­rumdaydı. Askerlik toplumda ayrı bir meslek olarak görülmemekteydi. Eski Türk toplumunda din adamları da imtiyazlı bir sınıf oluşturmamaktaydı.[18] Türk toplum yapısına göre, kabiliyet, zekâ, irade, cesaret gibi vasıflara sahip olan bir kimse en yüksek mevkilere çıkabilmekteydi. Bunun için hiçbir engel bulunmamaktaydı. Dinamizm ve hareketlilik Türk toplum anlayışının özünü teşkil etmekteydi.[19]

Demokrasinin temelini teşkil eden seçim Selçuklularda vardı. Buna misal olarak Gazneliler devletine karşı 1040 yılında kazanılan Dandanakan Meydan Muharebesi’nden sonra toplanan Kurultay’da, Tuğrul Bey’in yeni kurulan Selçuklu devletinin hükümdarlığına seçilmesi gösterilebilir.[20] Sel­çuklular, Türk devlet anlayışının nimetlerinden hâkimiyetleri altındaki bütün halkı yararlandırdıkları gibi, keskin sınıflar sistemine göre işlenen toplumu da bugünkü deyimi ile demokratlaştırmaya çalışmışlardır. Bu devletin kuruluşu sırasında memuriyetlere toplumun en alt tabakalarından elemanlar almak suretiyle göstermekle kalmamışlardır, bilhassa takip ettikleri kültür siyasetiy­le toplumdaki köklü değişiklikler yapmışlardır.[21]

Anadolu Selçukluları’nda da çoğu zaman meclisler toplanarak, dev­letin geleceğini ilgilendiren önemli kararlar bu meclislerde alınmıştır. Bir misal verecek olursak, İzzeddin Keykavus devlet meselelerini ve hatta özel meselelerini daima topladığı danışma meclisinde halletmeye çalışmıştır. Bu mecliste meseleler enine boyuna müzakere edildikten sonra, çözüme kavuş­turulmaya çalışılmıştır.[22]

Eski Türk devlet anlayışının izleri Osmanlı devletinin kuruluşu esna­sında da görülmektedir. Kayı boyundan Ertuğrul oğlu Osman Gazi’yi Uç bey­lerinin bir araya gelerek, kurultayda Oğuz töresi gereğince devletin başına ge­çirdikleri belirtilmektedir. [23] Buradan Osmanlı Devleti’nin kuruluşu sırasında Türk beylerinin katılımıyla toplanan mecliste, durum istişare edildikten sonra Osman Bey’in devletin başına getirilmesine karar verildiği ve bir nevi demok­ratik usullerle, yani seçim yoluyla devletin başına getirildiği anlaşılmakta­dır. Bu şekilde beylerin kurultayda karar alarak Osman Beyi devletin başına geçirmeleri eski Türk devlet anlayışının bir devamı olarak kabul edilmelidir. Osmanlı toplumunun da sınıfsız toplum esasına dayanan Cumhuriyet anlayı­şının yerleşmesine hazır olduğu anlaşılmaktadır.

Eski Türk toplum yapısına bakıldığında devlet meselelerinin görüşül­düğü bir meclis bulunmaktadır. Meclislerde hükümdar dâhil olmak üzere, devlet ileri gelenleri seçilebilmektedir. Türk toplumunun sınıfsız bir toplum olduğu ve toplumda sınıf mücadelesinin olmadığı anlaşılmaktadır. Eski Türk devlet anlayışına göre devlet millet için vardır. Devleti yöneten hükümdar da kendini halka karşı sorumlu hissetmektedir. Cumhuriyet rejiminde de meclis bulunmakta ve yöneticiler seçimle iş başına getirilmektedir. Yine bu rejimde de toplumda sınıf farkı yoktur. Atatürk, “Bizim halkımız menfaatleri yekdiğerlerinden ayrılır sınıf halinde değil; bilakis mevcudiyetleri ve muhassala-i me­saisi yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir”[24] diyerek, Türkiye Cumhu­riyeti devletinde sınıf farkının olmadığını bariz bir şekilde belirtmiştir. Zaten eski Türklerde töre’nin değişmez hükümleri olan könilik (adalet), uzluk (faydalılık), tüzlük (eşitlik) ve kişilik (evrensellik)[25] toplumda sınıf farkının oluş­madığını göstermek bakımından önem taşımaktadır. Ayrıca, Türklerin en eski tarihlerinden itibaren onlarda çok belirgin bir şekilde var olan istiklal anlayışı da hak ve hürriyetler rejimi olan Cumhuriyet anlayışının gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır.

Türk milletinin özelliğini ve Türk tarihini çok iyi bilen Atatürk, “Türk milletinin tabiat ve karakterine en uygun idare Cumhuriyettir”[26] demiştir. Bu fikrin ortaya atılmasının tarihi temelleri vardır. Yukarıda misallerle belirttiği­miz üzere, En eski Türk devletlerinden başlayarak, daha sonra farklı coğrafya­larda kurulan Türk devletlerindeki yönetim anlayışı zamanla tekâmül ederek, Cumhuriyet rejiminin benimsenmesinde etkili olmuştur.

Türklerde adalet, faydalılık, eşitlik ve evrensellik temeline dayalı an­layışlar çok erken dönemlerde oluştuğundan Türk milletinin karakterine en uygun idare şekli olarak Cumhuriyet rejimi benimsenmiş ve kabul edilmiştir. Sınıfsız toplum yapısı, meclisler, yöneticilerin seçimle iş başına getirilmeleri, akla ve bilimin önderliğine önem verme gibi bir takım özelliklerin Türklerde varlığı Cumhuriyet anlayışına Türk toplumunun yatkın olduğunu göstermek­tedir. Bu anlayışlar Cumhuriyetin kabulüne yansımış görülmekte ve bazı pa­ralellikler kurmayı da mümkün kılmaktadır. Türk milletinin tabiat ve karakte­rine en uygun rejim olan Cumhuriyet dün ve bugün olduğu gibi, gelecekte de bu özelliğini koruyacaktır.

Atatürk’ün “milli kararlılık ve bilincin kıymetli eseri olan aziz Cumhuriyet’in, bugünkü ve yarınki neslin demir ellerinde her an yükselip sağlamlaşacağına güvenim tamdır”[27] sözleri bu duygu ve düşüncenin açık bir ifa­desidir. Atatürk’ün güveni boşa çıkarılmayacaktır. İnsanımız Cumhuriyetine ve devletini devlet, milletini millet yapan değerlere sahip çıkarak, daha güçlü Türkiye Cumhuriyeti devletinin çatısı altında dünya durdukça var olacaktır.

Prof. Dr. İlhami DURMUŞ

G.Ü. Fen- Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi

Kaynak: G.Ü. Akademik Bakış Dergisi Cilt: 1 Sayı: 1 Kış-2007


KAYNAKÇA

  • BORAK, Sadi- Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I-III. Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 1989. 
  • DANİŞMEND, İsmail Hami, Garb Menba’larına Göre: Eski Türk Demokrasisi, Sucuoğlu Mat­baası, İstanbul 1964.
  • DE GROOT, Johann Jacob Maria, Die Hunnen der vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin1921.
  • KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989.
  • KAFESOĞLU, İbrahim- Mehmet Saray, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihi Temeller, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1983.
  • KOCA, Salim, “X. Yüzyılda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı Gözüyle Türkler”, Milli Kültür, 1,1981, 47- 50.
  • KOCA, Salim, Sultan I. izzeddin Keykavus Zamanında Türkiye Selçuklu Devleti (1211- 1220), Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 1989.
  • KÖSTÜKLÜ, Nuri, “Cumhuriyetin Temel İlkeleri (Atatürk İlkeleri)”, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- II, Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 2002, s. 271- 275.
  • KÖYMEN, Mehmet Altay, “Türkler ve Demokrasi”, Milli Kültür, 6,1977, 11-15.
  • KÖYMEN, Mehmet Altay, “Selçuklular’da Devlet”, Belleten, LI/201,1987, 1359-1373.
  • KÖYMEN, Mehmet Altay, Alp Arslan ve Zamanı -II, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Basımevi, Ankara 1983.
  • ÖGEL, Bahaeddin, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara 1979.
  • ÖGEL, Bahaeddin, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Başbakanlık Ba­sımevi, Ankara 1982.
  • ŞEŞEN, Ramazan, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975.
  • TANERİ, Aydın, Türk Devlet Geleneği, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, An­kara 1975.

Dipnotlar:

  1. İbrahim Kafesoğlu- Mehmet Saray, Atatürk İlkeleri ve Dayandığı Tarihi Temeller, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, İstanbul 1983, s. 32. 
  2. İbrahim Kafesoğlu- Mehmet Saray, a.g.e., s. 32.
  3. Johann Jacob Maria De Groot, De Hunnen der vorchristlichen Zeit, Walter de Gruyter, Berlin 1921, s. 59.
  4. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1989, s. 246.
  5. Bahaeddin Ögel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara 1979, s. 216.
  6. İsmail Hami Danişmend, Garb Menba’larına Göre: Eski Türk Demokrasisi, Sucuoğlu Matbaası, İstanbul 1964, s. 12- 13.
  7. İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 237.
  8. Johann Jacob Maria De Groot, a.g.e., s. 214.
  9. Bahaeddin Ögel, Türklerde Devlet Anlayışı (13. Yüzyıl Sonlarına Kadar), Başbakanlık Basımevi, Ankara 1982, s. 82- 86.
  10. Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 77.
  11. İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 247.
  12. Bahaeddin Ögel, a.g.e.., s. 78.
  13. Salim Koca, “X. Yüzyılda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı Gözüyle Türkler”, Milli Kültür, 1, 1981, s. 48.
  14. R. Şeşen, Onuncu Asırda Türkistan’da Bir İslam Seyyahı İbn Fazlan Seyahatnamesi Tercümesi, Bedir Yayınevi, İstanbul 1975, s. 39- 40.
  15. Mehmet Altay Köymen, Alp Arslan ve Zamanı II, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınevi, Ankara 1983. s. 295.
  16. Mehmet Altay Köymen, a.g.e., s. 297.
  17. Bahaeddin Ögel, a.g.e., s. 202.
  18. İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s. 228- 229.
  19. Mehmet Altay Köymen, a.g.e., s. 298.
  20. Mehmet Altay Köymen, “Selçuklular’da Devlet”, Belleten, LI/201, 1987 s. 1362-1363.
  21. Mehmet Altay Köymen, “Türkler ve Demokrasi”, Milli Kültür, 6, 1977 s. 1362- 1363.
  22. Salim Koca, Sultan I. İzzeddin Keykavus Zamanında Türkiye Selçuklu Devleti (1211-1220), Basılmamış Doktora Tezi, Ankara,1989, s. 177.
  23. Aydın Taneri, Türk Devlet Geleneği, A.Ü. Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1975, s. 35.
  24. Sadi Borak-Utkan Kocatürk, Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Ankara 1989, s. 116.
  25. İbrahim Kafesoğlu, a.g.e., s.235.
  26. Sadi Borak – Utkan Kocatürk, a.g.e., lll, s. 106.
  27. Nuri Köstüklü; “Cumhuriyetin Temel İlkeleri (Atatürk İlkeleri)”, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- II, Atatürk Araştırma Fakültesi Yayını, Ankara 2002, s.275.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ