TÜRKLERDE AHLÂK

TÜRKLERDE AHLÂK

1. Türklerde Ahlâk

Büyük milletlerden her biri, medeniyetin hususi bir sahasında, en yüksek noktaya çıkmıştır. Eski Yunanlılar estekte, Romalılar hukukta, Yahudilerle Araplar dinde, Fransızlar edebiyatta, AngloSaksonlar iktisatta, Almanlar musiki ile felsefede, Türkler de ahlakta birinciliği kazanmışlardır.

Türk tarihi, baştan başa, ahlaki faziletlerin sergisidir. Türklerin mağlup milletlere ve onların milli ve dini varlıklarını dini ve içtimai muhtariyeteler vermesi, her türlü takdirin üstündedir. Fakat, bu iyiliğe karşı, mağlup milletler alicenap Türklerden mazhar oldukları bu müsaadeleri Türklerin aleyhine çevirerek, kapitülasyon adı verilen zincirlerle Türkleri bağlamağa ve boğmağa çalıştılar. Bu iki türlü hareket, iki tarafın da ahlaki davranışını gösterdiği için, son derece karakteristiktir.

Bu bölümde, Türklerin muhtelif ahlak dairelerine giren, ahlaki mefkurelerini göstereceğiz. Bu ahlak daireleri şunlardır:

  1. Vatani ahlak,
  2. Mesleki ahlak,
  3. Aile ahlakı,
  4. Cinsi ahlak,
  5. Medeni ahlak, (şahsi ahlak),
  6. Milletlerarası ahlak.

2. Vatani Ahlâk

Eski Türklerde, vatani ahlak çok kuvvetliydi. Hiçbir Türk, kendi İl’i yani milleti için hayatını ve en sevgili şeylerini feda etmekten çekinmezdi. Çünkü Gök Tanrı’nın, Türklerce gayet mübarek olan Aşk Gecesi’nde bir Altun Işık olarak yeryüzüne inmiş, bir bakireyi yahut bir ağacı gebe kılarak bu Kutlu İl’in üremesine sebep olmuştur. İl’in oturduğu memlekete yurt yahut ülke denirdi. Türk nereye gitse asıl yurdunu unutmazdı. Çünkü, atalarının mezarı oradaydı. Çocukluk çağı, baba ocağı, ana kucağı hep orada bulunuyordu.

Türk’ün vatanperliğine misal olarak, Hun devletinin kurucusu olan Mete’yi gösterebiliriz. Tatarlar hükümdarı, harp ilanına bir vesile olmak üzere, önce, onun çok sevdiği bir atı istedi. Bu at, saatte, bin fersah uzunluğunda yol alıyordu.

Mete, vatandaşlarını harbin musibetlerinden korumak için, bu atı Tatar hakanına gönderdi. Tatar hakanı, harbe bahane arıyordu. Bu sefer de, Mete’nin en sevdiği eşini istedi. Bütün beyler, kurultayda harp ilanını istedikleriz halde, Mete: “Ben, vatanımı kendi aşkım uğruna çiğnetemem!” diyerek, sevgilisini düşmana vermek gibi büyük bir fedakarlığı kabul etti. Bunun üzerine Tatar hakanı, Hun ülkesinden hiçbir mahsulü olmayan, ekinsiz, ormansız, madensiz, ahalisiz bir arazi parçasını istedi. Kurultay bu faydasız toprağın verilmesinde hiçbir beis olmadığını söylemişken, Mete “Vatan, bizim mülkümüz değildir. Mezarda yatan atalarımızın ve kıyamete kadar doğacak torunlarımızın bu mübarek toprak üzerinde hakları vardır. Vatandan velev ki bir karış kadar olsun yer vermeğe hiç kimsenin selahiyeti yoktur. Bundan dolayı, harp edeceğiz. İşte ben atımı düşmana doğru sürüyorum, arkamdan gelmeyen idam olunacaktır!” diyerek Tatarların üzerine yürüdü. Eski Türklerin nazarında, vatanın ne kadar değerli olduğunu, bu tarihi vakadan anlayabiliriz.

Eski Türklere göre, vatan, töreden yani milli kültürün’ den ibaretti. Kaşgarlı Mahmud’un lûgatında zikredilen ülkeden geçilir, töreden geçilmez atasözü, milli kültüre verilen kıymetin derecesini gösterir.

Eski Türklerde hükümranlık İl’i aitti. Küçük illerde, bütün İl, Millet Meclisi hükmündeydi. Halkın mukadderatını bu meclis idare ederdi. Büyük illerde, boy beylerinde mürekkep olan Şölen adlı meclis İl’e ait işlere karar verirdi. Hakanlıklarda, İlhanlıklarda ise Millet Meclisi mahiyetinde olmak üzere, Kurultay vardı. Bu meclislerde meselelerin konuşulmasına Kinkeş denilirdi. İl mi yaman, bey mi yamam? atasözü, hükümranlığın hakanda olmayıp ilde olduğunu gösterir. Çünkü, hakanı seven ve iktidardan düşüren, kurultaydı. Harp ve sulh ilanı gibi ehemmiyetli işler, kurultayın kararıyla olurdu. Tozda, dumanda ferman okunmaz atasözü, buhran anlarında, duruma halkın hakim olduğunu gösterir. Eski Türklerde, eşitlik de çok kuvvetli bir surette yerleşmişti. Harzem’deki teke Türkmenlerinde ne esir ne de hizmetçi vardır. Herkes evine ait işleri kendisi görür. Her il, birbirine eşit fertlerden mürekkeptir. Eski Türklerde bir il diğer illeri kendi idaresi altına aldığı zaman, onların siyasi teşkilatını bozmazdı. Bağlı olan İl’in eski reisi, Yabgu yani Melik adıyla, eski yerini muhafaza ederdi. Hakan, bunun yanında, Şad yahut Şana: Şahna adıyla bir komiser bulundururdu. Bir hakan da, diğer hakanları fethettiği zaman, eski hakanları yerlerinde bırakırdı. Yalnız, kendisi İlhan adıyla, bunların başbuğu olurdu.

Zaten il kelimesinin asıl manası, Sulh demektir. İlci sulhçu manasınadır.

İl’in timsali olan Gök tanrı, sulh tanrısıdır. İlhan sulh dininin yayıcısıdır. Türk ilhanları, bütün Türk illerini barışa çağırıyorlardı, bütün hakanlara oğlum diye hitap ediyorlardı. Türklerin bütün savaşları, daimi ve geniş bir barış sahası kurmak içindi. Bütün ilhanlık devirlerinde, Mançurya’dan Macaristan’a kadar bütün Turan kıtası gayet mes’ud bir barış ve asayiş hayatı yaşamıştır. Tüm ilhanları, emperyalist de değildirler. Çünkü yalnız Türk illerini birleştirmekle yetiniyorlar, başka milletlerin ülkelerini fethe çalışmıyorlardı.

Hunların ilk ilhanı Mete’nin iki defa Çin devleti eline geçtiği halde, imparatorluğu kabulden çekinmesi bu iddiamıza bir delildir. Barış ahlakını Attilâ’da bile görürüz. Attilâ’ya, en muzaffer bulunduğu savaşlar esnasında, her ne vakit sulh teklif edilmişse derhal teklifi kabul etmiştir.

Dünyanın en demokrat kavmi eski Türkleri olduğu gibi, en feminist nesli de yine eski Türklerdir. Zaten feminizm, demokrasinin yani eşitliğin kadınlara ait bir tecellisinden ibarettir. Eski Türklerin bu faziletini, “Aile Ahlakı” bölümünde göreceğiz.

Orhon Kitabesi’nde, Türk Hakanı şöyle diyor:

“Türk Tanrısı, Türk milleti yok olmasın diye, atalarımı gönderdi ve beni gönderdi. Ben hakan olunca, gündüz oturmadım, gece uyumadım. Türk milleti açtı, doyurdum; çıplaktı giydirdim, fakirdi, zengin ettim.”

Türk milleti de, hakanını kaybettiği zaman, “Devletli bir millettim. Devletim ve şevketim hani? Hakanlı bir millettim, hakanım hani? Hangi hakana işimi, gücümü vereyim? diye sızlanırdı. Milletle hakan arasındaki münasebetin ne kadar samimi olduğunu, bu cümlelerden anlaşılabilir. İşte, eski Türklerde vatani ahlak bu derecede yüksekti.

Türklerin bundan sonra da en çok değer verecekleri ahlak, vatani ahlak olmalıdır. Çünkü, sosyal zümreler arasında tam ve müstakil bir hayata sahip olan ve bir sosyal uzviyet mahiyetinde görünen, ancak, millet yahut vatan adları verilen zümredir. Aileler bu sosyal uzviyetin hücreleri, meslek zümreleri ise uzuvlarıdır. Milletten daha geniş olan ümmet ve milletlerarası birlik gibi zümrelere gelince; bunlar, cemiyet mahiyetinde değil, cemiyetlerden mürekkep birer camia mahiyetindedirler. Bu zümrelerden her biri yalnız bir hususta ortak iken bir millet her hususta fertleri arasında ortak bulunan bir zümre demektir. O halde millet mefkuresi, diğer zümrelere ait mefkurelerden, mesela aile mefkûresinden, meslek mefkûresinden, ümmet mefkûresinden, medeniyet ve milletlerarası birlik mefkûresinden daha yüksektir. Bundan dolayı, vatani ahlakın da diğer ahlaklara üstün olması lazım gelir.

Bilhassa bizim gibi siyasi düşmanları çok bulunan milletler için, en büyük dayanak vatani ahlak olabilir. Vatani ahlakımız kuvvetli bulunmazsa ne istiklâlimizi ne hürriyetimizi ne de vatanımızı bütünlüğünü koruyabiliriz. O halde Türkçülük, her şeyden çok, millet ve vatan mefkûrelerine kıymet vermelidir.

3. Mesleki Ahlâk

Vatani ahlaktan sonra, mesleki ahlak gelir. Eski Türkler, mesleğe yol derlerdi ve yolda büyüğü, soyda büyükten ileri sayarlardı. Bektaşilerin Belden gelen seyyid değil, İl’den gelen seyyiddir demeleri de, yol’un soy’dan önce geldiğini gösterir. Eski bir atasözü yoldaşların babanın obasına akın ederse, sen de beraber akın et diyor ki bu da, yoldaşların soydaşlardan daha ileride olduğunu gösterir.

Eski Türklerde idare eden sınıf, torunlar, kamlar, buyruklar, bitikçiler adıyla, dört yola ayrılmıştı. Sonraları Osmanlı devrinde bunlardan mülkiye, ilmiye, seyfiye, kalemiye adları verilen dört tarik (yol) vücuda gelir. İktisadi meslekler de bunlardan ayrı olarak mevcuttu. Anadolu Selçuklularının son zamanlarında Ahiler tarikatı, mesleki teşkilatları, Fütüvvet prensibine dayanan zaviyeler halinde teşkil etti. Fütüvvetin lûgat manası babayiğitliktir. Terim manası dünyada ve ahrette halkı, nefsine tercih etmek ve öne almak’tır. Osmanlı devrindeki Esnaf loncaları ve kethüdalıkları, bu eski Ahiler teşkilatının devamından ibarettir.

Eski devirde, bu esnaf teşkilatı nahiyelere ayrılmıştır. Her şehrin esnaf loncaları kendisine mahsustu. “Nahiye iktisadı” devrinde, bu esnaf loncaları faydalı idiler. Fakat “nahiye iktisadı” yerine “millet iktisadı” geçince, bu loncalar zararlı olmağa başladılar. Çünkü, nahiye iktisadı devrinde nahiye loncaları normaldi. Milli iktisat devrinde ise, ancak milli loncalar faydalı olabilirlerdi. İşte, bu sebepten dolayıdır ki, bugün eski esnaf loncalarını devam ettirmeğe çalışmak doğru değildir. Onları yıkarak, yerlerine, merkezleri devlet merkezinde olmak üzere, milli loncalar kurmalıdır.

Mesela, deri esnafını alalım: Her şehirde bir deri loncası teşkil etmeli. Fakat başına bir şeyh yahut kethüda değil, bir umumi katip geçirmeli. Her şehirde bütün loncaların delegelerinden mürekkep bir merkez heyeti kurarak buna İş Borsası adını vermeli. Bunun vazifesi, o şehirdeki bütün loncaların ortak işlerini görmek ve şehrin ekonomik hayatını düzenlemektir.

Yine, dericilik loncasına gelelim. Her şehirde bir derici loncası teşekkül ettikten sonra bunlar aralarında federasyon kurarak, devlet merkezinde bir Dericilik Federasyonu Genel Merkezi vücuda getirirler. Aynı zamanda, devlet merkezinde, bunun gibi, diğer loncaların federasyonlarının genel merkezleri de bulunur. Devlet merkezinde bu genel merkezlerin seçtikleri delegeler toplanarak, bir Loncalar Konfederasyonu vücuda getirirler ve bu konfederasyonun genel kurul azalarını seçerler. Fikirle ilgili meslek mensupları da, birer mesleki federasyon kurarak, bu konfederasyona katılırlar. O zaman, bütün mesleki zümreler muntazam bir ordu halinde birleşmiş olurlar.

Bu teşkilatın vücuda gelmesi, mesleki ahlaka bir müeyyide sağlar. Çünkü bizde henüz, mesleki zümrelere mahsus bulunan mesleki ahlakların hiçbir müeyyidesi yoktur. Her fert, hayatını bir doktora, hukukunu bir avukata, servetini bir notere, çocuğunu bir öğretmene, dinini akıl danıştığı bir müftüye emanet ediyor. Bu emanete (tefviz) mukabil, onları vazifelerine bağlılığa zorlamak için, elinde hiçbir baskı kuvveti yoktur. Bununla beraber, herhangi bir fert; hayatını, hukukunu, servetini, evladını, esrarını tevdi ettiği bu adamları hiçbir suretle kontrol edemezse de, mesleki zümreler kendi meslektaşlarını kontrol edebilirler. İşte böyle bir kontrol içindir ki, her meslek, kendi meslektaşları için bir vazifenâme (yönetmelik) tanzim eder ve bir Haysiyet Divanı kurar. Yönetmelik, mesleki ahlakın kaidelerini gösterir. Haysiyet Divanı da mesleki ahlakın bu kaidelerine uymayan meslektaşlar hakkında tembih, tekdir, geçici veya daimi olarak meslekten çıkarma cezalarından birini verir. İşte mesleki heyetlerin bu nevi kontrolü, vatandaşların mütehassıslar tarafından uğrayabilecekleri zararların önüne geçer.

Mesleki teşkilatın bir faydası da, aynı zanaata mensup bulunan yoldaşlar arasında yardımlaşma sandıkları vücuda getirmek; loncaya mensup yaşlıları, sakatları, hastaları, yetimleri ve dulları bu sandıktaki paralarla himaye etmektedir. Çocukların terbiyesi ve gençlerin teknikçe yükselmesi de, bu yardım vazifelerine dahildir. Bundan başka, mesleki federasyonlar, kendi sanatlarının terakkisi için de para sarf ederler ve çalışırlar. Mesela, sanayi memleketlerinden mütehassıs getirtilmesi, sanayi memleketlerine öğrenci gönderilmesi, ortak makineler ve sair levazım getirmek ve istihsal yahut istihlâk kooperatifleri teşkil etmek gibi işler, her zanaat dalının iktisaden yükselmesini temin edecek teşebbüslerdendir.

“Milli Tesanüdü Kuvvetlendirme” bölümünde mesleki ahlakın husule getireceği dayanışma hakkında tafsilat mevcut olduğundan, burada kadarla yetinildi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ