TÜRKİYE’NİN ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ

TÜRKİYE’NİN ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ

Merkez kuvvetlerinin[1] bağlaşığı olarak Birinci Dünya Savaşı’na girmeye zorlanan Osmanlı Devleti, İtilaf Devletleri,[2] özellikle Britanya (İngiltere) tarafından yenilgiye uğratılmış ve 30 Ekim 1918’de Mondros Bırakışması’nı imzalamak zorunda kalmıştı. Savaş ve savaş sonrası gelişmeler, muzafferler arasında emperyalist bir yayılma tutkusunu dizginsiz bırakmıştı.[3] Paha biçilmez bir hazine olan Asya’daki Türkiye’ye emperyalist ve sömürgeci güçler gözlerini dikmişlerdi. Dolayısıyla Bağlaşık Devletlerin, 1918 yılında, “gizli antlaşmalara ve istila hakkına”[4] dayanarak bu ganimetleri ele geçirmek için harekete geçmeleri hiç de şaşırtıcı değildi.

Bu gizli antlaşmalar, Osmanlı Devleti’ni büsbütün ortadan kaldırmak amacını güdüyordu. 1915 Mart-Nisan aylarında, Britanya, Rusya ve Fransa arasında imzalanan İstanbul antlaşmasıyla, bu devletler savaşı kazandıkları takdirde İstanbul ile Boğazların Çarlık Rusyası’na verilmesini kabul ediyor; 26 Nisan 1915 tarihinde Bağlaşık Devletlerle İtalya arasında imzalanan Londra Antlaşmasıyla “Türkiye’nin Asya’daki topraklarının kısmen ya da tamamen bölüşülmesi halinde… Antalya İli’ne bitişik Akdeniz bölgesinin İtalya’ya verilmesi kabul ediliyordu. 16 Mayıs 1916 Sykes-Picot Antlaşmasıyla, Osmanlı Devleti’nin Britanya, Fransa ve Çarlık Rusyası arasında bölüşülmesi sağlanıyor; ve 17 Nisan 1917’de Saint Jean de Maurienne Antlaşmasıyla İtalya’nın Anadolu’daki hak iddiaları aydınlatılıyor, Aydın İli ile birlikte İzmir’in de İtalya’ya verilmesi kabul ediliyordu.[5]

Bağlaşık Devletlerin savaş amaçları bu gizli antlaşmalardan daha az tehlikeli görünüyordu. Britanya Başbakanı, David Lloyd George, 5 Ocak 1918’de verdiği söylevinde şöyle diyordu:

“… Türkiye’yi başkentinden ve nüfusunun çoğunluğu ırk bakımından Türk olan Anadolu ve Trakya’daki zengin ve şanlı topraklarından yoksun bırakmak için savaşmıyoruz. Türk soyunun yaşamakta olduğu anayurdunda, Türk imparatorluğunun, başkenti olan İstanbul başta olmak üzere, devam etmesine engel olacak değiliz.[6]

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Woodrow Wilson, 8 Ocak 1918 tarihinde Kongrenin karma oturumunda yaptığı konuşmada, ülkesinin savaş amaçlarını şöyle açıklıyordu:

“Şimdiki Osmanlı İmparatorluğu’nun Türk ülkelerindeki egemenliği güvenlik içinde sağlanmalı, fakat halen Türk yönetimi altında bulunan diğer uyrukların yaşamı kesinlikle özerklik yönünde her türlü engelden uzak olmalı ve gelişmelerinin sağlanması güvence altına alınmalıdır.”[7]

Öte yandan Fransızlar da, savaş amaçlarını açıklıyor; Fransa’nın istila amacı gütmediğini, fakat kul hayatı yaşayan Doğu halklarına, kendi kaderlerini belirleme hakkını verecek uluslar prensibi için savaştıklarını belirtiyorlardı.[8]

Bağlaşık devletlerin bu savaş amaçlarına yalnız Türkler değil, Ermeni, Rum, Kürt ve Araplar da inanmışlardı. Yenilgiye uğrayan halklar arasında sahte bir izlenim yaratılmıştı. Türkler, Bağlaşık Devletlerin hoşgörülü davranacaklarına inanıyorlardı. Ancak bu prensiplerin Merkez Devletlerini yenilgiye uğratmak amacıyla yayınlanmış olduğu ve bunları yenilenlere uygularken, Büyük Bağlaşıkların kendi çıkarlarından başka hiçbiri şeyi düşünmediklerini Türkler daha sonra anlamakta gecikmediler. Türk ulusçularının önderi Mustafa Kemal (Atatürk), 28 Aralık 1919’da, kendisini ziyaret eden Ankara ileri gelenlerine, Başkan Wilson’un, Türkiye’nin hayat ve kaderini güvence altına alan 12. prensibini Bağlaşık Devletlerinin uygulamaktan kaçındıklarını belirtmişti.[9] Harold Nicolson’un deyişiyle, Bağlaşık devlet adamları:

düşmanlarımız üzerinde olanca baskı yapmak ve ancak dostlarımıza sınırsız (kendi kaderini tayin etme hakkı isteğinde bulunma hakkı vermek suretiyle iki formülü (yetki ve rıza formüllerini) birleştirmeye çalıştılar.”[10]

Mondros Bırakışması’nın imzalanmasından kısa bir süre sonra, Bağlaşık Güçler, antlaşmanın müphem şartlarından[11] yararlanarak, Osmanlı Devletini bölmek için stratejik noktalarını işgal planlarında ileri gittiler ve işgallerini Türklerin/Müslümanların çoğunluk olarak yaşadığı vilayetleri kapsayacak şekilde, giderek Anadolu içlerine kadar genişlettiler. Ayrıca kimi Osmanlı azınlıklarını, özellikle Rum, Ermeni ve Kürtleri, 1918 sonu ve 1919 başlarında Osmanlı Devleti’nden aşırı ölçüde toprak isteğinde bulunmaya cesaretlendirdiler ve onların bu isteklerinde demografik, etnik, siyasal ve diğer açılardan haklı olup olmadıklarını düşünmediler.[12] Türk istatistiklerine ve diğer istatistiklere göre, bu topraklarda yaşayan azınlıklar tarafından hak iddia edilen yerlerde yaşayan nüfusun büyük çoğunluğu Türk/Müslümandı.[13]

Bundan başka, 6 Mayıs 1919’da, Britanya, Fransa ve ABD başkanları, büyük bir gizlilik içerisinde, Yunan Başbakanı Eleftherios Venizelos’u, İzmir ve ötesini Yunan kuvvetleriyle işgal etmeye çağırdılar. Dokuz gün sonra da Yunan ordusu İzmir’i işgal etti. Yunanlılar, Ermenilerin yardım ve desteğiyle, Türk halkına karşı taşkınlıklarda bulundular ve Müttefik Yüksek Komiserliği[14] yönergelerine ve Mondros Bırakışması hükümlerine[15] aykırı olarak, tüm ili işgale başladılar. Yunanlıların İzmir’i istila etmeleri, İtilaf Devletlerinin Türk yurdunu parçalama planlarının başlangıcıydı. Yunan istilasına karşı Türklerin gösterdiği tepki Türk ulusal bilincinin ve Türk milliyetçiliğinin Mustafa Kemal önderliğinde yükselmesine katkıda bulundu.

Yunan işgaline karşı ülke çapında Türklerin gösterdiği tepki, Türk yurdunu parçalamak isteyen İtilaf Devletlerin planlarını etkisiz bırakmak kararlılığının ve uyanmakta olan Türk ulusal bilincinin ilk belirtisidir. Sultan Vahdeddin’in “serfürû etmek” politikasına karşı Türk milliyetçileri, birleşik ulusal bir direniş örgütünün gücüne inanıyorlardı ve takip eden aylar içinde bu teşkilatı örgütlemeye başladılar.[16] Mustafa Kemal, Samsun bölgesini yatıştırmak,[17] silahları toplamak ve varsa Şûraları kapatmak resmi göreviyle 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında Anadolu’da ulusal bir direniş harekatı başlatmakla ilgili tasarıları kafasında taşıyordu. Daha önceleri bu tasarıları bazı ordu komutanlarıyla, özellikle Anadolu’da Bağlaşık Devletlerin gözünden uzakta, önemli askerî güçlere komuta edenlerle görüşmüş, onların rızasını almıştı. Bununla birlikte, başlangıçta ulusun ve ordunun bir kısmı halâ Sultan-Halife’ye karşı içten bağlıydı; İtilaf yalnız biriyle bile başa çıkılamayacağı kuruntusu kafalarında yer etmişti. Padişahla sadrazamı Damat Ferit çevresinde toplananlar, kurtuluşun, Britanya’ya himayesinde bulunmakla gerçekleşeceğine inanıyorlardı. İstanbul’daki bazı aydınlar Birleşik Devletler güdümünü savunuyorlardı. Diğerleri bölgesel kurtuluş yolları arıyorlar, bazı bölgelerin Osmanlı Devleti’nden koparılması yoluyla sorunun çözüleceğine inanıyor, hatta bazı bölgeler, imparatorluğun çökmesinin kaçınılmaz olduğunu savunarak kendilerini kurtarmaya çalışıyorlardı. Fakat ulusun egemenliğine dayanan, kısıntısız, koşulsuz, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak ateşiyle yanan ulusal akımın önderleri, bunların hiçbirini kabul etmiyorlardı. Amaçlarını gerçekleştirmek için, yönetimdeki bazı yurtseverlerle işbirliği yapmak ve Türk bağımsızlığını savunmak için gizlice örgütlenmek zorundaydılar.[18]

Ulusalcılar, Amasya’da (18-22 Haziran 1919), Erzurum’da (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) ve Sivas’ta (4-11 Eylül 1919) bir takım toplantılar ve kongreler yaptılar ve sonuçta Misak-ı Millî’yi kaleme aldılar. Bu tarihi belgeye göre Bırakışma’nın imzalandığı gün ulusal sınırlar içinde kalan yerlerin ve nüfus çoğunluğunun Müslüman Türklerden oluşan bölgelerin Türkiye’nin ulusal sınırları içinde olduğu; Anadolu’da geçici bir hükümet kurulması; yurdun herhangi bir kısmı merkezî hükümet tarafından terk ya da ihmal edilirse, Anadolu’da geçici bir yönetim kurulması belirtiliyordu. Erzurum Kongresi tarafından ve Mustafa Kemal başkanlığında kurulan, düşmanı yurttan kovarak yurdu kurtarmak çabası için tüm ulusu sefer etmekle görevlendirilmiş olan Heyet-i Temsiliye’nin kadrosu genişletiliyordu.[19]

Sivas Kongresi, Türk Ulusal Kurtuluş Savaşının tarihinde çok önemli dönüm noktalarından birisiydi. Bu kongre Türk ulusunun tam bağımsızlığı ve kurtuluşunu temel alan ‘büyük Türk Rönesans’ı’[20] olarak nitelendirildi. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman Türklerden oluşan din, kültür ve ırk birliği esaslarına dayalı bölgeleri kapsayan yeni bir Türkiye’nin sınırlarını saptadı. Misak-ı Milli prensipleri, Türklerin ve ulusal diplomasinin parolası oldu. Katı ve değişmez olmakla birlikte Türk milliyetçilerinin asgari isteklerini içermesi bakımından bir çeşit kutsallık kazanmıştı.[21] Misak-ı Milli’deki taleplerin çoğunluğu Britanya başbakanı Lloyd George’un Ocak 1918’de belirttiği ve Amerika Birleşik Devletleri

Başbakanı Wilson’un 14 ilkesinde[22] halklara vaat ettiği kendi kaderini tayin etme hakkı ilkesinden fazla bir şey değildi; ancak Bağlaşık Güçler, o sıralarda, Misakı ciddiye almamışlardı.[23]

İstanbul hükümeti Kuvayı Milliyeci Türk liderlerini vatan haini ilan ederek gıyaben ölüme mahkum ettiğinde bile, onlar Batı Anadolu’da Yunanlılarla, Kilikya’da Fransız-Ermeni ittifakıyla Ermenilerin Türkiye’nin doğu illerini istila etme çabalarıyla ve Kafkaslarda Bolşevik Rusyanın emelleriyle karşı karşıya geldikleri halde, Misak-ı Milli vazgeçmediler. 10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’ne zorla kabul ettirilen ve gerçekte Türkiye’yi parçalamak ve onu Anadolu’nun ortasında dar bir alana sıkıştırmak amacı güden Sevr Antlaşması, tüm ülkede tehlike çanlarının çalmasına sebep oldu. “Avrupa’nın merhametsizce saldırıları altında”, Misak-ı Milli ilk defa olarak, birkaç istisna ile, halkın gözlerini kurtuluş ümidi olarak Ankara’ya çevirmelerine neden oldu. Hemen hemen her Türk bir ulusalcı oldu.[24]

İstanbul hükümeti, Sevr Antlaşması’nı imzalamaya zorlandığında, antlaşmanın imzalanmış olması haberinin uyandırdığı kin ve kızgınlık Türkiye’nin her yanına yayıldı. 10 Ağustos baştan başa tüm yurtta ulusal yas günü ilan edildi. Tüm Türk gazeteleri siyah çerçeve içinde çıktı; eğlence yerleri yasaklandı; dükkanlar kapatıldı; bütün gün ülkenin esenliği için dualar edildi.[25] Bu bir barış antlaşması değil bir savaş antlaşması idi;[26] modern tarihte en cezalandırıcı barış antlaşmalarından birini teşkil etmekteydi ve savaş ganimetlerinin en cüretli ve kastî şekilde taksimiydi.[27] Antlaşma, Batı dünyasının Türkiye’de yaratmış olduğu küllenmiş nefret üzerinde ateşleyici taze bir yakıt etkisi yaptı.[28] Bu antlaşmanın gerçekleşmesinin önlemek için, Milliyetçiler savaşma kararlarını zaten açıklamışlardı; onların bu anlaşmaya karşı diğer seçeneği Misak-ı Milli’yldi.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ