TÜRKİYE’NİN ORTA ASYA VE KAFKASYA POLİTİKASI ÜZERİNDE ETKİLİ OLABİLECEK FAKTÖRLER

TÜRKİYE’NİN ORTA ASYA VE KAFKASYA POLİTİKASI ÜZERİNDE ETKİLİ OLABİLECEK FAKTÖRLER

Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov’un devlet başkanlığına gelmesinin ardından esen Glastnost ve Perestroika rüzgarları dünyayı şaşırtan büyük değişimlerin başlatıcısı oldu. Soğuk Savaş’ın ve iki bloklu dünyanın sembolü olan Berlin duvarının yıkılması, SSCB’nin çatırdayan yapısının çöküşünü hızlandırdı ve bu devlet içindeki cumhuriyetler bir bir bağımsızlıklarını ilan etmek için uygun zemine kavuştular. 1989-1991 arasındaki çözülme döneminde Türk politikacıların ne gibi politikalar izleyecekleri büyük önem taşımaktaydı, çünkü bağımsızlığına kavuşan devletler tarihsel, dilsel ve kültürel açıdan Türkiye’ye yakınlığı olan devletlerdi ve o dönemde Türkiye, dış politikasında yeni açılımlara ihtiyaç duyuyordu.

İlk başlarda Türk liderlerin, Sovyet faktörünü göz önünde bulundurarak bölgeyle ilgili politikalarını geleneksel çerçevede tuttukları söylenebilir. SSCB’nin çözülüşü, Türk makamları açısından bir bakıma endişe kaynağı bile oluşturuyordu. Zira Türkiye’nin Batı dünyası için öneminin Komünizme karşı kalkan vazifesi görmesinden kaynaklandığını düşünmekte idiler. Fakat bu yersiz endişe kısa bir süre sonra yerini, yine yersiz bir sevince bırakacaktı. SSCB’nin 1991’de kendisini feshetmesi ve eski cumhuriyetlerin teker teker bağımsızlıklarını ilan etmeleri sonrasında “Dış Türkler”, yani Azerbaycan ve Orta Asya’da yaşayan topluluklar, sadece belirli bir siyasi söylemin meselesi olmaktan çıkarak Türk dış politikasının önemli konularından biri haline gelmiştir. 1991’in sonrasında Türkiye, bu devletleri uluslararası arenada resmen ilk tanıyan devlet olarak heyecanlı bir şekilde onlara önderlik etmeye soyunmuştur. İki yıl süren balayı döneminin ardından ise Türkiye çeşitli dış faktörlerin etkisiyle ve kendi kapasitesinin sınırlarının farkına vararak 1993 sonrasında bu politikada bazı değişiklikler yapmak zorunda kalacak ve bu arada bazı büyük hayal kırıklıkları da yaşanacaktır.[1]

Aslında Türkiye de diğer dünya devletleri gibi SSCB’de yaşanan bu ani ve akıl almaz değişime hazırlıklı değildi. Daha sonraki dönemlerde de bölgeyle ve buradaki halklarla ilgili kapsamlı, düzenli, uzun vadeli bir politika geliştiremediği de açıktır. Türkiye’nin bölgeye yönelik olarak takip ettiği politika kararsız ve değişken bir tutum sergilemiştir.[2] Bu konuda Amerika’nın bile tavrının sık sık değişiyor olması ve olacakların kestirilememesi Türk dış politika yapıcılarını haklı gösterse de, bölgeye yönelik daha etkin politikalar izlenebileceği, izlenmesi gerektiği kendisinden kaçınılması mümkün olmayan gerçektir.

Bu bağlamda Türkiye’nin daha gerçekçi politika izlemesine yardımcı olmak üzere bölgeyle ilgili görünen bazı faktörlerin ve yine bölgeyle ilgilenen bazı aktörlerin ele alınıp incelenmesi yerinde olacaktır. Konunun anlaşılmasını kolaylaştırması açısından belki bir iç faktörler-dış faktörler ayırımı yapılabilir. Başta hemen belirtmeliyiz ki, bu çalışmada, bölgeye yönelik Türk dış politikasının belirlenmesinde büyük yeri olan ya da olması gereken dış faktörler üzerinde yoğunlaşılacaktır. Ancak bunu yapmadan önce şu iki hususa dikkat çekmek de bir gerekliliktir. Birincisi, Türk dış politikasının Ege gibi, Avrupa Birliği gibi diğer bazı önemli konuları kimi zaman Kafkaslar ve Orta Asya meselesini gölgede bırakmış ve bu durum, bölgeye yönelik tutarlı ve uzun vadeli politikalar üretilmesinde olumsuz rol oynamıştır. İkincisi de iç faktörler olarak adlandırabileceğimiz Türkiye’nin kendi iç meseleleri, Orta Asya’ya yönelik politikaların belirlenmesinde ve değişiminde genel olarak olumsuz yönde rol oynamıştır. Türkiye’de yaşanan siyasi, bürokratik, ideolojik ve ekonomik dalgalanmalar, değişimler ve krizler en azından yeni bağımsızlığını kazanan cumhuriyetler konusunda tutarlı bir politika izlenmesini engellemiştir.

Türk dış politikasını etkileyen dış faktörler arasında, bölgesel güçler olarak Rusya, Birleşik Devletler Topluluğu üyesi ülkeler, İran ve Çin ile bölge dışı güçler olarak ABD, Japonya, Avrupa ülkeleri, uluslararası şirketler ve bu güçlerin bölgeyle ilgili olarak takip ettiği politikalar ve gerçekleştirdikleri girişimler bulunmaktadır. Ayrıca bölgedeki zengin yeraltı kaynaklarının değerlendirilmesi konusunda yaşanan rekabet ve bölgesel ittifakların tutumu da Türk dış politikasının oluşumunda belirleyici nitelikler göstermektedir. Çin’in batısındaki Sincan bölgesinden Balkanlar’ın içlerine kadar uzanan hat boyunca mevcut devletler içinde Türkçenin değişik lehçelerini konuşan aynı etnik soya ve İslam dinine mensup büyük bir kitle yaşamaktadır ki,[3] bu halkların üzerinde yaşadığı topraklar geniş coğrafyası ve dünyanın ilgisini çeken yeraltı ve yerüstü kaynakları ile dikkat toplamaktadır. Aynı dil ailesine, aynı dine ve aynı etnik kökene mensup olmaları hasebiyle gerek Azerbaycan gerekse Orta Asya’da yer alan diğer cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını ilan ettikleri 1991 ve sonrasında Türkiye büyük bir heyecanla bu devletlerin bağımsızlıklarını tanıyan ilk devlet olmuş, bu devletlerin uluslararası örgütlere üye olmasında aracı rol üstlenmiştir. Türk devlet adamları Adriyatik’ten Çin Seddi’ne söylemi ve bir örnek model olma edasıyla bu cumhuriyetlere yaklaşmıştır. Oysa kısa bir süre sonra varlığı fark edilen faktörlerden dolayı dış politikanın değiştirilmesi ihtiyacı hissedilecekti. İşte bu faktörlerden bazısı bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.

Rusya

Türkiye’nin ilk karşısına çıkan engel, bağımsızlıklarına yeni kavuşan devletlerin örnek modellerden ya da ağabeylerden çok iktisadi partnerler aramaları hususu dışında, kendisini SSCB yerine koyan Rusya faktörüydü. Başka bir deyişle Türk dış politikasını değiştiren dış parametreler arasında, bölgenin en önemli devleti olan Rusya’nın takip ettiği siyaset ve gerçekleştirdiği girişimler önemli bir yer tutmaktaydı. Dünya siyasetinin önemli aktörlerinden olan Rusya, BM’nin beş daimi üyesi arasında yer alan, G-8’e üye, 150 milyon nüfusu ve geniş toprakları olan, sahip olduğu nükleer silahları ve uzay teknolojisiyle göz dolduran, çarlık ve SSCB geleneğinin mirasçısı konumundaki büyük bir devlettir.

SSCB’nin dağılmasının ardından onun yerini Rusya Federasyonu Birleşik Devletler Topluluğu’nu oluşturarak doldurmuştur. Rusya’nın SSCB’den bağımsızlığını elde eden cumhuriyetlerden ayrılmak gibi bir niyeti olmadığı açıkça ortadadır. Rusya Federasyonu içinde de 23 çeşit Türk topluluğunun yaşıyor olması ve bunların diğer azınlıklara göre en yüksek oranlı nüfusa sahip bulunması dışında Türkiye ile kurduğu büyük ticari bağlantılar Türkiye açısından Rusya Federasyonu’nu önemli kılmaktadır.[4]

Rusya Federasyonu içindeki en yüksek oranlı azınlıkların Türk etnik kökenliler olmasının yanında, Rusya, Orta Asya cumhuriyetlerinin nüfusu içinde oldukça etkin bir orana sahip olan Ruslar sayesinde etkinliğini sürdürmektedir. SSCB dağılsa da Rusya Federasyonu’nun ekonomisi, Orta Asya, Hazar ve Kafkaslar’daki doğal kaynaklara bağlı olduğundan bu bölgeler onun açısından vazgeçilmezlik arz etmektedir. Rusya Federasyonu bölgenin temel zenginlik kaynağı olan petrol ve doğal gazdan kaynaklanan menfaatlerini korumak için etnik Rusları bölgede tutarken, güvenlik gerekçesiyle bağımsızlığını ilan etmiş bulunan bu devletleri Birleşik Devletler Topluluğu çatısı altında toplamıştır.[5] Rusya, BDT çatısı altında topladığı bu ülkeler üzerindeki kontrolünü isimleri değişmiş olsa da KGB, Kızılordu ve o ülkelerin Komünist partilerin devamı olan partileri aracılığı ile sağlamıştır.[6] Bağımsızlığını ilan eden cumhuriyetlerin BDT’ye katılmaları çeşitli siyasi manevra ve tehditlerle, Rusya’nın kontrolünde tuttuğu iktidar partileri aracılığı ile ve değişmemiş olan eski yandaşları vasıtasıyla gerçekleşmiştir. Bu ülkelerdeki önemli mevkilerin Ruslar tarafından tutulmuş olması ve Rusya’nın kendi vatandaşlarının güvenliğini sağlama gerekçesiyle etkinliğini artırma gayretleri dikkat çekmektedir.[7]

Orta Asya cumhuriyetleriyle eski siyasi, iktisadi ve asker ilişkilerini değişik şekillerle de olsa devam ettiren Moskova, her cumhuriyete diğerlerinden farklı manevralarla yaklaşmakta, onların iç ve dış politikalarında etkili olmaktadır. Kısa vadede bu durumun değişmeyeceği ortadadır.[8] BDT, zaman içinde güçlendirilerek merkezin yetkileri artırılmış ve nihayet Taşkent Antlaşması’nın imzalanması ve yapılan ikili antlaşmalarla desteklenmesi sonucu üyeler Rusya’nın askeri varlığını kabullenmiş bulunmaktadırlar. Taşkent Ortak Güvenlik Antlaşması’nın hükümlerine göre “üyelerden birine tecavüz olursa diğerleri bu tecavüzü kendilerine yapılmış kabul edecektir.” Antlaşma Rusya, Tacikistan, Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan arasında imzalanmış, daha sonra diğer bölge devletlerinin de BDT’ye katılmasıyla Rusya’nın bu ülkeleri kontrolü için hukuki bir zemin hazırlanmıştır.[9]

Rusya’nın BDT’yi böylesine zorlanmadan oluşturabilmesinin ardında, şüphesiz bu cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını herhangi bir çatışma olmadan kazanmış olmaları, diğer tehditlerden onları koruyacak güç olarak yalnızca Rus ordusunun bulunması, Rusçanın bu ülkelerde iyi biliniyor olması ve ekonomik açıdan Rusya’ya bağımlılık niteliği almış ihtiyaçlara sahip olmaları gibi faktörler önemli yer tutmaktadır.[10] Gerçekten Sovyet döneminde bu ülkelerin tarım ve sanayileri tamamen Sovyet ekonomik sistemine entegre edilmişti.[11] Bu dönemde doğal olarak cumhuriyetlerin birbirleri arasındaki ticaret hacmi çok yüksekti. Bunun sonucunda da karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı hale gelmişlerdi. Bu dönemde, izlenen politikalar sonucu Sovyet ekonomisinin enerji ihtiyaçlarını Orta Asya cumhuriyetleri karşılarken, yetersiz tarımsal üretimleri nedeniyle gıda maddelerini diğer cumhuriyetlerden ithal ediyorlardı. Bunun dışında bölgenin tüm dünyayla bağlantısı ve ticareti de Rusya üzerinden sağlanıyordu. Mesela tüm demiryolları ve boru hatları Rusya’ya doğru inşa edilmişti.[12]

SSCB döneminde edindiği tüm bu avantajlardan yararlanan Rus yönetimi, günümüzde de, bölgedeki enerji kaynaklarının üretilmesi, işlenmesi ve global piyasalara ihracı için alternatifsiz tek patron ve güzergah olmayı garantilemek çabası içinde bulunmaktadır.[13] Ancak bu durum Türk cumhuriyetlerinin çıkar ve önceliklerine uygun düşmemektedir. Doğal kaynaklarını ileri teknolojilerle mümkün olduğunca çabuk çıkarıp pazarlamak isteyen bu cumhuriyetler, Rusya yerine Batılı ortakları tercih etmekteler ve önceden inşa edilmiş Rusya üzerinden geçen yollara bağımlı olmak yerine, kendilerini dünya pazarlarına daha kolay ulaştıracak alternatif yeni yollar aramaktadırlar.[14]

Bölge devletleriyle Rusya arasında çıkar çatışması oluşturan diğer bir konu, petrol üretim ve naklinde kilit rolü oynayan Hazar Denizi’nin statüsü meselesidir. Rusya, kaynaklarından yararlanabilmek ya da kaynaklarından sadece Türk cumhuriyetlerinin yararlanmasını engellemek için Hazar’a, tüm kıyıdaş devletlerin ortak mülkiyeti altında göl statüsünün verilmesini temin etmek istemektedir. Bu tutumuyla Rusya, ayrıca eski düşmanları ABD ve onun müttefiklerinin bölgede hakim pozisyona gelmelerini içine sindiremeyeceğini açığa vurmaktadır. ‘Hazar, ABD’nin stratejik çıkarlarının olduğu bir bölgedir’ şeklindeki Amerikan açıklamasının ardından Rus yetkililer, bunu çok tehlikeli bir müdahale olarak niteleyip, sert bir biçimde eleştirmişlerdir.[15] Rusya’nın Hazar Denizi’yle ilgili tezinin bölgedeki en büyük destekçisi ise İran’dır. Azerbaycan ve Gürcistan ise Hazar’ın bir deniz olduğu fikrini ileri sürerek, Hazar’dan petrol çıkarılması ve naklinde denizler hukuku kurallarının uygulanması gerektiğini söylemektedirler. Onların bu tezinin arka planında, Hazar’ın kendilerine yakın olan kısmındaki zengin doğal kaynakların üretilmesinde ve taşınmasında daha bağımsız hareket edebilmek yatmaktadır. Hazar’dan petrol ve doğal gaz çıkarılması için bütün kıyıdaş ülkelerin anlaşmaya gitmeleri gerekmektedir. Aksi halde aralarında çok büyük sorunların çıkması kaçınılmaz olacaktır.[16]

Hazar bölgesi doğal kaynaklarının çıkarılması ve taşınması konusunda iki bölgesel ittifak oluşturulmuştur.

Birinci blok Hazar’ın deniz olduğunu söyleyen Azerbaycan ve Gürcistan’dır. Türkiye bu bloktaki ülkelerin destekçisidir. Bu ülkeler, Azerbaycan’ın Hazar Denizi’ndeki doğal kaynakları denizlere uygulanan hukuki kurallar çerçevesinde çıkarmasını ve buradan çıkarılan kaynaklarla beraber Kazakistan ve Türkmenistan’daki enerji kaynaklarının Türkmenistan’dan başlayarak Azerbaycan üzerinden ve Hazar’ın altından geçirilecek bir boru hattı ile Bakû-Tiflis-Ceyhan yoluyla Batı pazarlarına ulaştırılmasını tercih etmektedirler.[17] Azerbaycan’daki enerji rezervleri ve bunların taşınması o kadar büyük önem taşımaktadır ki, 1992’den beri Rusların Kafkaslar ve Orta Asya’da gerçekleştirdiği gizli operasyonların ve Çeçenistan’ı işgal etmesinin arkasında temelde bu husus bulunmaktadır.

Bölgede ortaya çıkan ikinci blok olan Rus-İran ittifakı ise Azerbaycan’ı yalnız bırakma ve Ermenistan’ı destekleme politikası yürütmektedir, fakat Rusya’nın, Azerbaycan’ın taşıdığı önem ve elinde tuttuğu kozlardan dolayı Azerbaycan’a karşı temel hedeflerinden kısmen fedakarlık yapmak ve onunla uzlaşmaya gitmek zorunda da kaldığı da açıktır.[18] Bölgede Rusya’nın karşısındaki blokta yer alan Türkiye ve Azerbaycan çeşitli güvenlik anlaşmaları ve eğitim protokolleri ile[19] bir araya gelseler de onları asıl birleştiren hususun petrol olduğu açıktır. Rusya, Azerbaycan politikasını oluştururken Ermeni sorununu gündeme taşıyarak Türkiye’nin en önemli projesi olan Baku-Ceyhan’a engel olmak amacındadır. Bu durumda Türkiye Dağlık Karabağ’ı by-pass eden diğer alternatifleri, mesela Türkmen gazının İran yoluyla taşınması fikrini ortaya atmak zorunda kalabilmektedir.[20] Kafkaslar’la ilgili stratejik üstünlüğün Türkiye ya da Batı’nın eline geçmemesine Rusya o kadar önem vermektedir ki, Yeltsin döneminde Kuzey Osetya’da üç PKK eğitim kampının açılmasının,[21] ve Edward Şevardnadze’ye suikast girişimi gerçekleştirilmesinin arkasında da bu husus vardı. Ruslar, Haydar Aliyev, Edward Şevardnadze gibi Batı’ya yönelmiş ve bağımsız hareket etmeye çalışan politikacılar yerine Rus yanlısı yöneticilerin geçmesini arzulamaktadır. Bunun dışında Ruslar Gürcistan’a, Çeçenlere karşı işbirliği yaparak, sınırlarına Rus birlikleri konuşlandırılmasına izin verilmesi halinde Gürcülere uygulanan Rus vizesini kaldırılacağını açıkça söylemişlerdir.[22] Bu, Gürcistan’a baskı uygulamaktan başka bir şey değildir. Diğer taraftan Rusya, Kafkaslar’ı, güney sınırlarının güvenliği gerekçesiyle hukuken etki altında tutabileceği iddiasındadır.[23]

Gerek Azerbaycan, gerekse Gürcistan, Rusya’ya karşı kendilerini destekleyecek Batılı bir gücün ya da Türkiye’nin kendilerinin arkasında yer almasından memnuniyet duyacaklardır. Türkiye, bölgede taşıdıkları önemin çok iyi farkında olduğundan, her iki ülkeye de iktisadi ve siyasi yardımda bulunurken, Azerbaycan’a askeri eğitim de sağlamaktadır.[24] Türkiye açısından Gürcistan’a toprak bütünlüğünü ve güvenliğini sağlamasında destek olunmasının yanında, Azeri-Ermeni sorununun çözüme kavuşturulması da büyük önem taşımaktadır. Bu sorun çözülmeden bölgede huzurun sağlanması ve bölgedeki devletler arasındaki ilişkilere istikrar kazandırılması mümkün değildir. Ermeni-Azeri ilişkilerinin bütün tarafların çıkarına olacak şekilde düzenlenmesi, Türkiye-Azerbaycan ve Türkiye-Orta Asya cumhuriyetleri ilişkilerine de olumlu katkıda bulunacaktır. Ancak Rusya’nın kendi çıkarları açısından Gürcistan’ın toprak bütünlüğüne ve güvenliğine zarar verici girişimlerde bulunduğu ve Ermenistan’ın da işgal ettiği topraklardan çıkmak istemediği bugün için yadsınamaz gerçeklerdir. Türkiye’nin bu gerçekler karşısında uzun vadeli ve gerçekçi değerlendirmeler yapması ve politikalar belirlemesi gerekmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al