TÜRKİYE’NİN İSRAİL İLE İLİŞKİLERİ (1948-2001)

TÜRKİYE’NİN İSRAİL İLE İLİŞKİLERİ (1948-2001)

Bin dokuz yüz doksanların ortasından itibaren yükselişe geçen Türkiye-İsrail ilişkilerinin kökleri, Filistin bölgesinde bağımsız bir İsrail Devleti’nin kurulduğu 1948’e kadar uzanır. 20. yüzyılın sonlarında ikili ilişkilerde ortaya çıkan “yükseliş”in sebepleri sadece o dönemin siyasi ve iktisadi konjonktürüyle açıklanmaya çalışıldığında yanılgıya düşülebilir. Nitekim, bu metod benimsenerek hazırlanan araştırmaların çoğunda, 1995’ten önce Türkiye’nin İsrail’le hiçbir ilişkisinin olmadığı ya da ikili ilişkilerin evvelce hep “soğuk” cereyan ettiği hatası gözlemlenmekte, böyle olunca da, ortaya atılan stratejik, ekonomik veya siyasal sebeplerin hiçbiri, Ankara-Tel Aviv yakınlaşmasını izah etmeye yetmemektedir.

Türkiye’nin bir çok devletle ilişkisinde olduğu gibi, İsrail’le ilişkilerinde de bugünü algılayabilmek için geçmişi çok iyi bilmenin gerekli olduğu aşikârdır. Bu makalede, başlangıcından bugüne Türkiye- İsrail ilişkilerine ana hatlarıyla değinilecek, 53 yıllık süreç zarfında yaşanan “yükseliş” ve “düşüş”lerin sebepleri araştırılarak bugünü anlamaya yardım edecek verilere ulaşılmaya çalışılacaktır.

Temkinli Başlangıç

İngiltere’nin Filistin’deki manda yönetimini sona erdirmesinin ve bölgedeki son İngiliz askerî birliğinin Yafa limanını terk etmesinin hemen ardından 14 Mayıs 1948’de İsrail Devleti’nin ilân edilmesi, ilk anda Türkiye’de endişeyle karşılandı. Dünyanın en sorunlu bölgelerinden Ortadoğu’da, Arapların muhalefetine rağmen bağımsız bir İsrail Devleti’nin kurulması mevcut sorunları büsbütün içinden çıkılmaz bir duruma getirebilirdi.[1]

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Filistin’de bir manda yönetimi kuran İngiltere, 1917’de Dışişleri Bakanı Arthur J. Balfour’un, daha sonra kendi adıyla anılacak deklarasyonunda açıkladığı “Majestelerinin hükümeti Filistin’de Yahudi halkı için bir ulusal yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır ve bu amacın gerçekleşmesi için her türlü çabayı harcayacaktır”[2] taahhüdüne sadık kalarak, Yahudilerin kitlesel olarak Filistin’e göç etmelerine göz yummuş, bölgedeki nüfus kompozisyonunun değişmesi için gerekli zemini hazırlamıştı. İngiltere, kendisi için büyük önem taşıyan petrol bölgelerini elinde bulunduran Arapların rahatsızlığı sonucunda, 1920’lerin ortalarından itibaren Filistin’in tamamen Yahudi egemenliğine girmesini istemediğini, sadece Yahudilere, Arapların yanında bir yurt kurulması fikrini desteklediğini açıklamasına ve Milletler Cemiyeti (MC) Konseyi’nin bu yöndeki tam desteğini almasına rağmen, Dünya Siyonist Örgütü’nün planlı biçimde yürüttüğü Filistin’e göç politikasının önüne geçememişti. 1930’lardan itibaren sorun iyice derinleşmiş, Filistin’de kurulan, Irgun, Stern, Haganah gibi Yahudi terör örgütleri Filistinli Arapları yüzyıllardır yerleşmiş bulundukları topraklardan zorla atmaya başlamış, zaman zaman da bunu engellemeye çalışan İngiliz birliklerine sabotajlar düzenlemişlerdi.[3]

Filistin sorununu çözmekte başarısız olan İngiltere, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra konuyu 2 Nisan 1947’de Birleşmiş Milletler’in (BM) gündemine getirmiş, böylece “topu BM’ye atarak”, uzun yıllardır kendisine yük olan bu konudan kurtulmayı amaçlamıştı. BM Genel Kurulu, 15 Mayıs 1947’de “Birleşmiş Milletler Filistin Özel Komisyonu” adlı özel bir çalışma grubunun kurulmasına, Komisyon üyelerinin Filistin’e gidip çalışmalar yapmasına ve bir rapor hazırlamasına karar vermiş, Komisyon’un çalışmaları sonucunda, Arapların muhalefetine rağmen 29 Kasım 1947’de BM Genel Kurulu’nda yapılan oylamada Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmesine karar verilmişti.

Türkiye, Filistin Sorunu’nun BM’de görüşülmesi sürecinde, taksim fikrine karşı çıkan Arap ülkelerinin yanında yer almış, bağımsız bir Filistin Arap Devleti’nin kurulmasını desteklemişti. Türkiye’nin bu desteği, Filistin Özel Komisyonu’nun hazırladığı raporun Genel Kurul’da görüşülmesi sırasında da sürmüş, taksim kararının oylanmasında Türkiye, aralarında 6 Arap ülkesinin de bulunduğu 12 ülkeyle birlikte red oyu kullanmıştı. Türkiye, Arap devletleriyle yakın ilişkiler kurmak isteyen Sovyetler Birliği’nin (SSCB) bile taksim lehine oy kullandığı bir ortamda, Araplara duyduğu bir sempatiden ötürü değil, Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında bölünmesinin bölgeye getireceği istikrarsızlığın verdiği endişeyle böyle bir tavır takınmıştı.[4] İsrail’in bağımsızlığını endişeyle karşılamasının da en temel sebebi buydu.

İsrail konusunda Ankara’nın endişeleri yukarıda sıraladığımız konularla sınırlı değildi. İsrail’in İkinci Dünya Savaşı’nın hemen arkasından oluşmaya başlayan iki kutuplu dünya içerisindeki konumunun henüz belli olmaması, Moskova’nın 19 Mart 1945 tarihinde Ankara’ya verdiği ve 1925 Türk-Sovyet Saldırmazlık Anlaşması’nı uzatmayacağını ifade ettiği notadan sonra yoğun bir “komünist” tehdit hissetmeye başlayan Türkiye’yi temkinli olmaya itiyordu. İsrail’de kurulan ve sosyalist anlayışla çalışan kollektif çiftlikler (kibbutz), kooperatif fabrikalar, SSCB’nin yardımıyla İsrail’le sokulan Çek yapımı silahlar, SSCB’den bölgeye yoğun Yahudi göçü ve devletin kurulmasında etkin rol oynayan işçi sendikaları Türkiye’de bu devletin SSCB ile yakın ilişkiler kurduğunun ve “Ortadoğu’da yeni bir Sovyet peykinin ortaya çıktığı”nın düşünülmesine yol açtı.[5] Türkiye’nin Sovyet tehdidini iliklerine kadar hissettiği bir ortamda, Sovyetlere yakın olduğu düşünülen bir devletle yakınlaşma söz konusu olamazdı. Bu anlayışla, Türkiye İsrail’i diplomatik olarak tanımak ve ilişkilerini geliştirmek için acele etmekten çekindi.

İsrail’in bağımsızlık ilanını kabullenemeyen Mısır, Suriye, Ürdün ve Irak’ın bu ülkeye savaş açmalarıyla başlayan süreçte, Türkiye’nin İsrail’e yaklaşımını etkileyen bazı yeni parametreler ortaya çıktı. Bunlardan ilki ABD ve İngiltere’nin Türkiye’nin sorunun çözümünde arabuluculuk rolü üstlenmeyi kabul edip etmeyeceğini sorgulamalarıydı. Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, İngiltere Büyükelçisi’nin bu yöndeki sorusuna verdiği cevapta Türkiye’nin ancak şu şartlarla arabuluculuğu kabul edebileceğini belirtti: ABD ve İngiltere’nin tasvibi; BM’nin talepte bulunması; Kont Bernadotte’nun bölgede BM adına yürüttüğü misyonla ters düşmemesi; Arapların ve Yahudilerin Türkiye’nin arabuluculuğunu kabul etmeleri; arabuluculuk çalışmaları sırasında bölgede ateşkes sağlanması; bir çözüme ulaşılmaya çaba gösterilmeden önce Arapların ve Yahudilerin asgari müştereklerde uzlaştırılmaya çalışılması.[6] BM’nin bu yönde bir talebi olmadığı için Türkiye’nin sorunun çözümü sürecine arabulucu olarak dahil olması gerçekleşmedi.

BM’nin ateşkes çağrılarına rağmen çatışmaların devam ettiği bir ortamda, 12 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Filistin Uzlaştırma Komisyonu oluşturuldu. Arapların karşı çıktığı bu komisyona, ABD ve İngiltere’yle birlikte Türkiye’nin de üye seçilmesi, Ankara’nın Tel Aviv’e yaklaşımındaki değişikliğin başlangıç noktasını oluşturdu. Komisyon çalışmaları sırasında, o güne kadarki Arap yanlısı tutumunu bir kenara bırakan Türkiye, uluslararası bir örgütte önemli bir görev üstlenmenin gereği olarak tarafsız bir çizgi benimsedi. Türkiye’nin Arap-Yahudi ihtilafında tarafsız bir çizgiye gelmesinde diğer iki komisyon üyesinin, özellikle İngiltere’nin telkinlerinin etkili olduğu söylenebilir. İngiltere’ye göre komisyonun Yahudi veya Arap yanlısı davranması, Ortadoğu’yu sonu gelmez bir istikrarsızlığa sokacak ve komünist tehdidin bölgede güç kazanmasına yol açacaktı.[7]

Bu telkinler sonucunda, komisyonda Türkiye’yi temsil eden ve “tavizsiz bir antikomünist” olduğundan İsrail-SSCB ilişkisi iddialarından rahatsızlık duyanların başında gelen Hüseyin Cahit Yalçın, tarafsız çizgisini komisyon çalışmalarının sonuna kadar devam ettirmesinin ötesinde, İsrail Başbakanı David Ben Gurion’la yaptığı görüşme sonrasında, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye Türkiye’nin İsrail’i resmen tanıması gerektiğini tavsiye bile etti. Türkiye’nin komisyondaki tarafsızlığı, aynı zamanda uzun yıllar devam edecek Arap ülkeleriyle soğuk ilişkilerin de başlangıcını oluşturacaktır.[8]

Türkiye’nin tutum değişikliğinde etkili olan bir diğer gelişme de, başlangıçta sanılanın aksine İsrail’in SSCB’nin gizli bir müttefiki olmadığının anlaşılması oldu. İsrail, Sovyet “tehdidi”ne karşı “Batı kampı” içinde yer aldığını ifade etmekten çekinmiyordu. Zaten İsrail’le diplomatik ilişkiler kuran 30 devlet arasında Batılı devletler çoğunluğu oluşturmaktaydı. Daha da önemlisi, ABD İsrail’i tanıyan ilk devlet olmuş, Başkan Harry Truman İsrail’le en üst düzeyde ilişkiler kurmasında aktif rol oynamıştı. İsrail’deki temaslarından sonra Türk gazetecilere, “Herhangi bir yabancı devletin İsrail’e etkide bulunduğuna dair hiçbir gösterge yoktur” açıklamasını yapan BM Filistin Uzlaştırma Komisyonu üyesi Hüseyin Cahit Yalçın da, İsrail’in Batı dünyası için bir tehdit oluşturmadığının altını çizmekteydi.[9] Bu durumda, Türkiye’nin İsrail’le sıcak ilişkiler kurmasının önünde hayati bir engel kalmıyordu.

Bu bağlamda değinilmesi gereken bir konu da, Türkiye’de seçkinci-aydınların İsrail’in bağımsızlığı konusundaki yaklaşımıdır. Türk aydınlarının büyük çoğunluğu hâlâ, 1916’da Osmanlı ordusunu arkadan vuran Arap isyancılarının kötü hatıralarını taşımakta, İmparatorluğun çöküşündeki olumsuz etkilerini hatırlamaktaydı. İsrail’in, Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki düşmanlarıyla çarpışarak kurulmuş olması, Ortadoğu diplomasisinde yüzyıllardır geçerli olan “düşmanımın düşmanı dostumdur” anlayışı çerçevesinde, bu yeni ülkeyle sıcak ilişkiler kurulmasını gerektirmekteydi. Türkiye’de radikal bir değişimin gerçekleşmesini savunan seçkinci- aydınlar, Türk kültürünün ve toplumunun Arap motiflerinden temizlenmesini istiyor, politikacılara mesajlar içeren gazete yazılarında, uluslararası alanda da Arap devletlerine karşı, İsrail’in desteklenmesini salık veriyorlardı.[10] Aynı çevreler benzer bir yaklaşımı 1990’larda Türkiye-İsrail ilişkilerinin hız kazandığı dönemde de sergileyecekler ve iki ülke arasındaki yakınlaşmanın başarıya ulaşabilmesi için gerekli toplumsal desteği sağlamaya çalışacaklardır.[11]

Türkiye, bütün bu gelişmeler çerçevesinde oluşturduğu yeni Ortadoğu politikasının ilk sinyalini 28 Mart 1949’da İsrail’i tanıyan ilk Müslüman ülke olarak verdi. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Türkiye’nin İsrail’e bakışını, 1 Kasım 1949’da TBMM’ni açarken yaptığı konuşmada şöyle ifade ediyordu: “Yeni doğan İsrail Devleti ile siyasi münasebetler açılmıştır. Bu devletin Yakın Doğu’da bir barış ve istikrar unsuru olacağını ümid ediyoruz.”[12]

1950’lerde Artan İşbirliği

İsrail’i tanımasından yaklaşık bir yıl sonra Türkiye bu ülkeyle 9 Mart 1950’de diplomatik ilişki kurdu. Taraflar karşılıklı olarak birbirlerinin başkentlerinde diplomatik temsilcilikler açtılar. Diplomatik ilişkilerin kurulmasına paralel olarak iki ülke arasındaki ilişkiler artmaya ve çeşitlenmeye başladı.

Ankara’nın İsrail’le ilişkileri geliştirmesinin başlıca iki sebebi vardı. Bunlardan ilki, İngiltere’nin Ortadoğu’daki konumunu ABD’ye devretmesinden kaynaklanıyordu. ABD’nin Ortadoğu’ya hızlı girişi ve bölge ülkelerinden özellikle İsrail’le sıcak temaslar kurması, Türkiye’nin de bu ülkeye bakışını etkiledi. ABD Başkanı Truman’ın 12 Mart 1947’de ilan ettiği doktrinle birlikte, Amerika’yla yoğun işbirliği dönemine giren Türkiye, CHP iktidarının son yıllarından itibaren ve özellikle Demokrat Parti iktidarı boyunca, dış politikasını Amerikan dış politika hedefleriyle uyumlu hale getirmeye çaba gösterdi. 1949’da Asya Devletleri Konferansı’na katılmayışından, 1950’de Kore’ye asker göndermesine ve 1955’te Bandung Konferansı’nda Bağlantısızlar hareketine karşı çıkışına kadar pek çok noktada ABD’yle paralel tavırlar benimsemeye çaba gösterdi.[13] ABD ile artan işbirliği ortamının sürdürülmesinde, Washington’da etkili olan Yahudi lobisinin[14] yardımcı olabileceğine yönelik bir inanç Türkiye’de güç kazanmaya başladı. Yahudi lobisinin desteğini sağlamanın yolu ise İsrail’le iyi geçinmekten geçiyordu.[15]

İlişkilerdeki gelişmenin ikinci sebebi ise, Kore Savaşı sırasında Arapların tutumudur. Kore’deki Birleşmiş Milletler gücü içinde yer almayı NATO üyeliğini kazanabilmek için son derece önemli bir fırsat olarak algılayan Türkiye, Arap ülkelerinin Kore’ye askerî müdahale konusundaki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararını desteklememesinden memnun kalmadı. Buna karşılık İsrail’in ABD ve Türkiye ile birlikte Kore’ye askerî müdahaleyi desteklemesi, Ankara’da İsrail’e duyulan güveni tazeledi.[16]

Türkiye ile ilişkileri güçlendirmek İsrail için de çok büyük önem taşımaktaydı. İsrail’in Ankara’daki diplomatik misyonunun başına ülkenin en becerikli diplomatlarından Elihu Sasson’u getirmesi ve Washington, Paris ve Londra’dan sonra dördüncü askerî ataşeliğini Ankara’da açması bu önemin bir göstergesiydi. İsrailli yöneticiler, bölgedeki tek demokratik ve laik Müslüman ülke olan Türkiye’nin Batı’ya dönük dış politikasının farkına varmış ve bu ülkeyle artacak işbirliğinin, ülkelerinin Batı ile ilişkilerinin artmasına da yardımcı olacağını düşünmüşlerdi. Diğer yandan, Türkiye’nin yardımıyla, İsrail’le Araplar arasındaki sorunların diplomatik yollardan çözülebileceğini düşünen yöneticiler de vardı.[17]

Başlangıçtaki hedefleri ne olursa olsun, İsrail Ankara’da bir diplomatik temsilcilik açmasının yararlarını çok kısa sürede gördü. Ankara, Ortadoğu’daki gelişmeleri izlemek için son derece önemli bir merkezdi.

Komşularıyla diplomatik ilişkileri bulunmayan İsrail için, “Ortadoğu’ya açılan bir pencere” oldu. İsrail elçisi Elihu Sasson birçok önemli istihbari bilgiyi Ankara’da edindi ve Tel Aviv’e gönderdi. Ankara’daki elçilik bir yandan da, Lübnan, Suriye, Irak ve Ürdün gibi ülkelerde İsrail için faaliyet gösteren ajanların buluşma noktası olarak hizmet görmeye başladı. Ankara’daki diplomatik temsilcilik sayesinde edinilen bir yarar da, ABD silahlarını yakından tanımak konusunda oldu. ABD’nin Türkiye’ye yolladığı silahları yakından gören ve inceleyen İsrailli diplomatlar, silah edinme konusunda sıkıntıları olan Tel Aviv’i bilgilendirdiler.[18]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ