TÜRKİYE’DE VE DİĞER ÜLKELERDE YABANCI SERMAYE VE ÖZELLEŞTİRME UYGULAMALARI: BİR KARŞILAŞTIRMA

Cihan DURA

Yazarın şu ana kadar yazılmış 119 makalesi bulunuyor.

Cihan_Dura_Makele_Arsivi

Batı ülkelerinde özelleştirme yapılırken, sermayenin tabana yayılmasına özen gösterilmiştir. Stratejik tesisler satılmamıştır, Hele bu konuda yabancılara karşı ileri derecede devletçi bir yol izlenmiştir. Bizdeki özelleştirmelerde bu önemli hususlar göz ardı edilmiştir.

Gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere karşı “merdiveni itme” stratejisi uygular. Nasıl bir stratejidir bu? Kısaca hatırlatayım: Sanayileşmiş bir ülke; zenginliğinin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan merdiveni iter. O ülkelerin, kendi uygulamış olduğu gelişme politikalarını kullanmasını engeller.

Gelişmiş ülkeler yabancı sermayeyi kendilerine çekmek için çaba gösterirken, aynı yabancı sermayeye kısıtlamalar da getirmektedir. Peki neden? Ulusal çıkar var da ondan! Söz konusu kısıtlama ve kontroller başlıca şu hususlarla ilgilidir: Yabancıların belirli sektörlere girişinin –mevzuat ya da devlet tekelleri yoluyla- engellenmesi, yabancı yatırımların izne tabi tutulması, ülke ekonomisine sağlayacağı katkının ispatlanması, yabancılara satılan hisselerin %50’nin altında tutulması, yabancı sermayeli şirketlerin yönetim kurulu üyelerinden çoğunun o ülke yurttaşlarından olması…

ABD, FRANSA, ALMANYA VE DİĞER ÜLKELER

ABD bilindiği gibi dünyada liberal ekonominin bayraktarıdır; tabiî işine geldiği zaman… Ulusal çıkarları gerektirdiğinde, piyasa ekonomisi falan dinlemez, liberalizmi bir tarafa bırakır, hemen müdahaleciliğe sapar. Özellikle petrol, savunma araçları ve ilaç gibi sanayilerini koruma hususunda çok duyarlıdır. Bunun en son örneklerinden biri, Amerika’nın en büyük petrol şirketlerinden Unocal’ın, Çin’in devlet kontrolündeki CNOOC şirketi tarafından satın alınmasının engellenmesidir. İkinci bir örnek ABD Başkanı’nın, çelik sanayini korumak için gümrük vergilerini %30 oranında artırmasıdır. Bu işlem, ABD’nin bizim gibi ülkelere seve seve dayattığı liberalizmin mantığına aykırı, düpedüz korumacı bir uygulamaydı.

Çok liberal görünen Fransa’nın mevzuatı, yabancı yatırımları maliye bakanının iznine tabi tutar. Yabancı sermayeye belirli alanlarda kısıtlama getirmiştir. Liberalleşmeye rağmen Fransa hükümetleri, ekonominin pek çok önemli sektörünü denetim altına tutmaktadır. Başka bir deyişle A. Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sloganına -bizim saf ya da teslimiyetçi liberallerin aksine- kuşkuyla bakar. Sendikalar, hattâ bizzat özel sektör Fransız şirketlerinin yabancılar tarafından satın alınmasına tepki gösterir (Bizimkiler ise ya üç maymunu oyar, ya da bayram ederler). Dahası özelleştirme çalışmalarının şeffaf olmaması, yerli firmaların dolaylı yollardan korunduğunun karinesi gibidir.

Fransa’da devlet iş ve çalışma hayatını düzenleyen mevzuatla, yüksek vergilerle önemli ölçüde ekonomik hayatın içindedir. Öyle ki ilgili mevzuat ve uygulamalar, sanki yabancıları Fransa’da yatırım yapmaktan caydırmaya yöneliktir.

Temmuz 2005’de Amerikan Pepsico şirketinin Fransız Danone şirketini satın almak istediği söylentilerinin çıkması üzerine, Fransız siyaset adamlarının satışa gösterdiği büyük tepki çok anlamlıdır (Bizde ise, benzer bir durumda politikacılarımız, hükümetlerimiz, Özelleştirme İdaresi Başkanımız, “yaşasın, yabancılar bize güveniyor” diyerek şıkır şıkır oynuyorlar).

Bugün, Türkiye’de estirilen neoliberal rüzgârların aksine, Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde devletin elindeki sanayi işletmeleri özenle korunmaktadır. Örneğin Almanya Federal Cumhuriyeti Anayasası’nın ‘toplumsallaştırma’ başlıklı 15. maddesi şöyledir: “Topraklar, doğal kaynaklar ve üretim araçları toplumsallaştırma amacıyla, biçimi ve boyutlarının belirleneceği yasa yoluyla ortak mülkiyete ya da kamu ekonomisinin diğer oluşumlarına devredilebilir.”

300 binin üzerinde çalışanıyla bir dünya otomotiv devi olan Volkswagen’in yönetim kurulunda, 1960 yılında çıkarılan özel bir yasayla ‘son sözü söyleme hakkı’ kamuya tanınmıştır. Bu hakkın maddi temelini, kamunun elinde bulunan, özel kişi ve kuruluşlara ‘devredilemeyen’ şirket payları oluşturmaktadır.

Ozellestirme0031

Toplumsallaştırılmış kuruluşlar da -yani devlete ait işletmeler de- özel girişimcilerin ellerindeki işletmeler gibi verimli işletilebilir. Buna Fransa’dan da birçok örnek verilebilir. Bir devlet kuruluşu olan Electricité de France 160 bin çalışanı ve 27 milyon müşterisiyle Fransa pazarının neredeyse tümüne egemen… Fransız halkına Avrupa’nın en ucuz elektrik enerjisini sunuyor. Benzer durum gene bir devlet işletmesi olan Gaz de France için de geçerlidir. 33 ülkede faaliyet gösteren bu şirketin 2001 yılındaki cirosu 14.4 milyar, kârı ise 891 milyon Avro’dur.

Yüksek verimlilikle çalışan bu sanayi kuruluşlarının elde ettikleri kârlar devletin kasasına girmekte, son çözümlemede eğitim hizmetleri, sağlık hizmetleri ve diğer sosyal hizmetler olarak topluma geri dönmektedir. Bunun içindir ki, Almanya’da da, Fransa’da da, öbür kıta Avrupa’sı ülkelerinde de, sözgelimi eğitim ve sağlık bizdeki gibi özel ellerde para tuzaklarına dönüştürülmemiştir.

Doğası gereği yüksek kârların beklenmediği, beklenilmemesi gereken yatırımlar da gereklidir; örneğin demiryolu ulaşımında potansiyel yolcu kapasitesi düşük, fakat mutlaka açılması gereken hatlara kim yatırım yapacaktır? Özel girişimciler mi? Güldüğünüzü görür gibiyim!

Tüm gelişmiş Batı ekonomilerine kapitalist serbest piyasa anlayışı egemendir, fakat devletler elindeki dev işletmeler yoluyla, yatırımlar yoluyla, vergilendirmeler yoluyla, teşvikler yoluyla ekonomide düzenleyici bir rol oynamaktadırlar

– Yine bir AB üyesi olan Finlandiya’da büyük yerli firmaların yabancılara satılması, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’ndan iznine tabi… Bu ülkede “Fin Şirketlerinin Yabancılar Tarafından Satın Alınmasının Denetimi Yasası” diye bir yasa var. Yasaya böyle bir hüküm konmasının sebebi, AKP kadrolarının ve onun satıcı Maliye Bakanı’nın tüylerini diken diken edecek cinsten: Ülkenin ulusal çıkarlarını koruma ihtiyacı!…

İsveç’te ise perakende ilaç ve içki satışı gibi bazı ekonomik sektörlerde devlet tekelleri devam ediyor. Banka şubesi açmak isteyen firmalar, Mali Denetim Kurumu’ndan özel izin almak zorunda. Tabii, başka sınırlamalar da var.

– Avusturya’da ülkedeki şirketler “Avusturyalı bankaların, sigorta şirketlerinin, emeklilik fonlarının ve sanayi şirketlerinin oluşturduğu ortaklıklar”ın elinde bulunmalıdır. Elektrik sektöründeki işletmelerin %51’i merkezî hükümet’le eyalet hükümetlerine aittir.

BATI STRATEJİK TESİSLERİNİ SATMAZ, TÜRKİYE SATAR

Bütün liberal söylemin tersine, küresel sistem içinde korumacılık devam etmektedir. Korumacılık özellikle yabancı sermaye, şirket satın alırken kendini göstermektedir.

ABD’de Kongre bazı limanların Arap sermayesi tarafından satın alınmasını engellemiştir. Bu ülkede ulusal güvenlikle ilgili hiçbir şirketin yabancıya satılmasına izin verilmez. Hindistan’ın Tata Grubu, İngiltere’de Corus Grubu’nu satın almak isteyince, İngilizlerin büyük tepkisiyle karşılaşmıştır. Fransa onbir ekonomik sektör belirlemiş, bu sektörlerdeki stratejik tesislerin yabancıların eline geçmemesi için önlemler almıştır. Rusya’da, Latin Amerika ülkelerinde stratejik tesislerin devletleştirilmesi uygulaması giderek yaygınlaşmaktadır.

Fransa’da yabancı bankaların şube açması yasaktır. Almanya’da yabancı bankaların payı, %3 ile sınırlandırılmıştır.

Avrupa ülkelerinin stratejik kuruluşlara yaklaşımı, son derecede milliyetçi ve korumacıdır. Avrupa Birliği Komisyonu’nun rekabeti ve serbest piyasa kurallarını emreden kararlarına rağmen, üye ülkeler ulusal çıkarlarını olumsuz etkileyen kararlara inatla karşı çıkmaktadır. Özellikle “stratejik” sayılan şu alanlarda ulusal kontrol elde tutulmaya çalışılıyor: Bankacılık, enerji, demir-çelik, bilişim, savunma-güvenlik. Çok çarpıcı bir örnek olarak Almanya’nın ünlü Wolkswagen otomobil şirketi verilebilir. Bu firmanın stratejik bir önemi yoktur; ancak Alman sanayileşmesinin, Alman tarihinin, Alman disiplini ve karakterinin simgelerinden biri sayıldığından, yabancılara satılması yasaklanmıştır.

Rusya Yeltsin zamanında serbest piyasa ekonomisine döndürülmüş, 1990-2000 boyunca küresel sistemin işgaline uğramıştır. Ancak Putin’in iktidara gelmesiyle, her şey tersine dönmüştür. Putin şu büyük başarıların mimarı olmuştur:

– Rusya’nın stratejik kaynaklarının Batı’ya peşkeş çekilmesine son verilmiştir.

– Batı’nın kültürel saldırılarına karşı etkili önlemler alınmıştır.

– Özelleştirme muhalifi, korumacı önlemler alınmıştır: Sayısı 70’i geçen maden ocağı (petrol yatağı ve gaz alanı) stratejik statüye alınmıştır. Buralarda yabancıların %50’den fazla pay sahibi olmaları yasaklanmıştır. Ayrıca ölçüt olarak yeni stratejik üretim düzeyleri belirlenmiştir. Yabancı bankaların ve sigorta şirketlerinin, Rusya’da şube açmaları yasaklanmıştır. Batı’nın parasıyla faaliyette bulunan 4500 sivil toplum örgütü (NGO) kayıt altına alınmış, bir kısmı kapatılmıştır.

Sekiz yıl süren Irak-İran savaşı Kuveyt’i zengin etmiş, Irak ve İran ekonomisi çökmüştür. Kuveyt elde ettiği petrol geliriyle Batı Avrupa’da ve Amerika’da büyük şirketlerin hisselerini satın almaya koyulmuştur. Bu arada İngiltere’nin önemli petrol şirketi BP’nin hisselerinin yüzde 22’sini ele geçirmiştir. Ünlü İngiliz devlet adamı W. Churchill, petrolün gelecekteki stratejik önemini düşünerek BP hisselerinin en az yüzde 51’nin devletin elinde kalmasını öngörmüştür. Şu dinozorun yaptığına bakın, ta 1914’te bunları düşünüyor, bu mu devlet adamlığı? Devlet adamlığı, önüne geleni “babalar gibi satmak!” Her neyse, Churchill’in bu kararını İngiltere Başbakanı Margareth Thatcher kaldırır. Kuveyt de bu sayede BP’nin yüzde 22 ‘sini alınca, Londra’da alarm zilleri çalmaya başlar. İngiliz hükümeti harekete geçer, baskı yaparak Kuveyt’in hisselerini yüzde 10’a düşürtür. İşte “ulusal çıkar” budur. “Batılı devletler önemli şirket hisselerinden büyük payların yabancılara satılmasına sıcak bakmazlar.”

İtalya da, Telecom Italia’dan pay almak isteyen Amerikan AT & T şirketine kapı gösterilmiştir.

AVRUPA’DA BANKALARIN YABANCIYA GİTMESİ ENGELLENİR, TÜRKİYE’DE İSE TEŞVİK EDİLİR

İtalya’da finans devi UniCredit, küçük rakibi Capitalia’yı 21.8 milyar euroya satın aldı. Bu birleşmeyle piyasa değeri açısından HSBC’den sonra Avrupa’nın en büyük ikinci bankası doğmuş oluyordu. UniCredit’in bu alımı İtalya’da memnuniyet yarattı; çünkü Roma merkezli Capitalia’yı yabancı bankaların hedefi olmaktan kurtarmış oldu.

İtalya’da büyük finans kuruluşlarının yabancıların eline geçme tehlikesi tartışmalara koru olmaktadır. Bu tartışmalar son yıllarda daha da şiddetlenmiştir.

– Eski Merkez Bankası Başkanı Antonio Fazio, Hollandalı ABN Amro’nun İtalyan AntonVeneta bankasını satın almasını engellemeye çalışmıştır.

– Unicredit CEO’su Alessandro Profumo’nun, Fransız Societe Generale ile birleşme görüşmeleri, Fransızların en büyük finans kuruluşlarından birinde hâkimiyetin İtalyanların eline geçeceği endişesiyle sonuçsuz kalmıştır.

Bizim hükümetimiz ise devletin elinde banka bırakmamaya adeta yemin etmiştir. Halk Bankası hisselerinin önemli bir kısmının yabancılara satılmasının ardından âdeta zil takıp oynamıştır. Vakıflar Bankası ile Ziraat Bankası’nın özelleştirilerek, bunların da yabancıların mülkiyetine geçirilmesi için büyük bir özveriyle hazırlık yapılmaktadır. Bankacılık sektörümüzde yabancı payı şimdiden yüzde 50’ye yaklaşma yolundadır, ama bu ne hükümetin, ne de halkın çıkarlarını korumakla görevli olan meclisin umurundadır.

Kaynak: http://www.cihandura.com

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ