TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ SİYASAL HAYATA GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI (1945-1960)

TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ SİYASAL HAYATA GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ İKTİDARI (1945-1960)

Tek Partili Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili bir siyasal modele dönüşümü üzerinde oydaşma sağlanmış konulardan değildir. Çatışan tezler, Devlet partisi CHP’nin çok partili rejimi, siyasal gelişme ve olgunlaşmanın ulaşılması gereken hedefi olarak gördüğü savı ile, Türkiye’nin ulaştığı toplumsal siyasal gelişmişlik düzeyinin CHP’nin bürokratik sulta yönetimini, kendi isteksizliğine rağmen, adım adım gerileterek demokratik bir devrim gerçekleştirdiği arasında değişiklik gösterir. Bu tezler büyük ölçüde bugünün siyasal vaziyet alışları ile ilintilidir. Denilebilir ki Türkiye’de her siyasal geleneğin kendisine özgü demokrasiye geçiş modeli vardır.

Siyasal bilim literatüründe demokrasiye geçiş modelleri reform, zor kullanma ve uzlaşma (sözleşme) olarak üçe ayrılmaktadır. Türkiye örnek olayında iktidarın sistemi reforme ettiği, yasallaşmış muhalefetin ise iktidarı devralırken uzlaştığı söylenebilir.[1] Bu arada 45’de başlayan 50’de iktidarın devri ile tamamlanan sürecin tamamıyla sivil karakterli olduğuna işaret edilmelidir. Geçişin sivil siyasal unsurlar arası bir uzlaşma zemininde gerçekleştiği, TSK’nın onay veren ya da tavır koyan bir güç olarak görülmediği belirtilmelidir.[2]

Önce somut, ampirik olguları ele alalım. CHP, yirminci yüzyıl siyasi tarihinde hiçbir tek parti iktidarının yapmadığı bir şekilde, kendisini iktidardan uzaklaştıracak bir sürecin baş aktörü olmuştur. Bunu hazırlayan faktörlerin analizine bir soru ile başlamak gerekirse, CHP’nin demokrasiye geçiş kararı yapısına aykırı mıdır, değil midir?

Türkiye’deki hali ile tek parti modelinin faşist ve komünist tek partili düzenlerden farklı, bir vesayet partisi rejimi olduğu siyaset bilimi literatüründe genel kabul görmektedir. CHP hiçbir zaman otoriter meşruiyet doktrinine sahip olmamış, demokratik meşruiyeti daima ideal olarak sunmuş, devrimin demokrasi ile tamamlanacağı resmi söylemin unsurlarından biri olagelmiştir. O halde, Tek Parti idaresinin çok partili rekabetçi bir rejime evrilmesi doğasına aykırı değil, kendi çizdiği siyasal yörüngeye uygundur. Ancak bu geçiş kendiliğinden olmamış içinde bulunulan nesnel konjonktüre öznel ve iradi bir müdahaleyi gerekli kılmıştır. İnönü, geçiş kararını, kadrolarını, zamanlamayı, sürecini ve biçimini belirlemiştir.[3]

Türkiye’de 1946 demokrasisini kuran gelişmeler ana durakları itibariyle şöyle olmuştur. CHP Müstakil Grubu 1939 Büyük Kongresi’nin kabul ettiği esaslar çerçevesinde sadık ve simgesel bir muhalefet yürütürken İnönü’nün 1 Kasım 1945 tarihli Meclisi açılış konuşmasında yarışmaya dayanan bir siyasal sistem kurulacağını beyan etmesi ile, Pandoranın Kutusu açılmış ve o zamana değin çoğunlukla alttan alta yürütülen muhalefet hareketi serbest örgütlenme olanağına kavuşmuştur.[4]

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra siyasi ve ekonomik liberalleşmeyi tahrik eden etmenlerin başında Almanya, İtalya ve Japonya gibi totaliter rejimlerin yenilmesi İkinci Demokratlaşma dalgasının yükselişine neden olmuş,[5] Türkiye’yi idare edenleri rejimi reforme etmeye zorlamıştır. Bunlara savaşın galipler cephesini temelde Batı demokrasilerinin oluşturması ve Sovyetlerin jeopolitiği yeniden kurma yönündeki istekleri eklenecektir.

Dış etken parametresinin Türk demokratikleşmesine ne ölçüde katkıda bulunduğu tartışmasına gelince, Konjonktürün “değişiklikler için elverişli ortam yaratma” dışında derin bir etkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. ABD Başkanı Truman’ın 1946’da Senatoda verdiği söylevde “ Harp tehlikesinin henüz zail olmadığı bir sırada, Türkiye’nin iç idaresini harp politikasına göre yürütmesi gerekirken, çok partili hayata girişmesini, zamansız bir icraat şeklinde vasıflandırıyoruz” ifadesinden, Birleşik Devletlerin Türk Hükümetini siyasal rejimini gözden geçirmeye zorlamadığı sonucunu çıkarabiliriz. Denilebilir ki Türkiye ABD’den aldığı işaret üzerine demokrasiye geçmemiştir.[6]

CHP elbette göreli bir ittifakı ve bir statükoyu temsil ediyordu. Bu ittifak bağrında toplumsal sınıfsal bir gerilimi de taşımaktaydı. İttifaka gönülden bağlı olanlar olduğu gibi yönetici güçler koalisyonunun içinde şartlar gereği yer almış olanlar da vardı. Eşraf ticarette devlet tekeli ve toprak reformu olasılıklarına karşı örtülü direnişini sürdürmekteydi. Bu İttifak sistemi radikallere önemli bir sosyo-ekonomik reform olanağı sağlamadan, sınıfsal dengelere ilişmeksizin devlet yapısını modernize etme olanağı tanıyan örtülü bir oydaşmaya dayanmakta idi; iktisadi alana devlet müdahalesinin sınırları gerilimin temel eksenini oluşturmaktaydı.[7]

Cumhuriyet Türkiyesi, savaş şartları altında gerçekleşen bir dönüşümün ürünü idi. Eski rejimden sosyo-ekonomik düzeyde devrimci bir kopuştan söz etmek oldukça güçtü. Türk Burjuvazisi ekonomi üzerindeki bürokratik kontrolden hayal kırıklığına uğramış, yeterli gelişme düzeyine erişince ulusal dayanışmayı her şeyin üstünde tutan korporatist birlikçi resmi tutum karşısında piyasa ilkelerine dayanmayı tercih etmişti.[8]

Tek parti döneminde burjuvazi bürokrasinin vesayetinden kurtulamamıştı. Bürokrasi yardımcılık görevine sadık kalarak iktidar ortağını güçlendirmiş, fakat ipin ucunu asla elinden kaçırmamıştır. Bu dönemde iktidar içi çelişmelerin dışa yansıması Cumhuriyet öncesinden pek farklı olmamış, Cumhuriyet Halk Partisi İttihat ve Terakki yönetimini çağdaş manada tekrarlamıştır.[9]

Sosyo-ekonomik parametrelere gelince, 1950’ler Türkiyesi’nin %80’ini küçük köylüler oluşturmaktaydı. Osmanlı Türk tarihinden beri toprak mülkiyetindeki dağılımın yarattığı sorunlar siyasal yapıyı köktenci dönüşümlere tabi tutacak beklentilere altyapı teşkil etmemişti. 1946-50 muhalefeti bu karakteristiklere haiz köylü kitlelerini peşine takarak iktidara yürüyecekti.

Bu dönemde muhalefet hareketi biri din diğeri pazar ilişkilerinin kendi doğasına bırakılması talebinde anlamını bulan iki ana eksene oturmaktaydı. Tek parti uygulamaları, bir seçkinler grubunun, kafasındaki modernleşme şablonunu isteksiz ama aydınlatılması gereken gönülsüz kitlelere dayatması olarak değerlendiriliyordu.[10]

Kemalist elitin jakoben kanadı yukardan aşağıya yöntemlerle reform ısrarını sürdürmekteydi. Bu yaklaşıma göre, rekabetçi politikanın (çok partili düzen) gündeme gelmesi doğru değildi; çağdaşlaşma sekteye uğrayacaktı. Halbuki devrimci parti daha görevini tamamlamamıştı.

Partinin dayandığı göreli ittifakın çözülmesi, dayandığı sınıf ve mülkiyet ilişkileri ekseninde gerçekleşecekti. 500 dönüm üzerindeki toprak mülkiyetinin kamulaştırılmasını amir olan 11 Haziran 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kopuşun ana duraklarından birini oluşturacaktı. Kanun tasarısına eleştiriler temelde iki yönlü olmuştu: Mülkiyet hakkının çiğnenmesi ve kapitalist gelişme yerine prekapitalist üretim ilişkilerinin canlanmasını tahrik etmesi. İddiaya göre, eğer kanun kabul edilirse, Türkiye küçük köylülüğün (geçimlik ekonominin) egemen olduğu bir tarım ülkesi olmaya mahkum olacaktı.[11]

Bir parti içi demokratikleşme çağrısı olan Dörtlü Takrir reddedildikten,[12] muhalefet partisinin çekirdek kadrosu kesinleştikten sonra, 1946 demokrasisi sistemin kendini yeni koşullara hukuk aleminde değişikler yaparak uyarlaması ile kurulacak; parti içi muhalefetin, CHP’den koparak yasal bir muhalefet partisi oluşturmasına olanak sağlayacak gelişmeler mevzuat yenilenerek desteklenecektir.

Bu kapsamda öncelikle siyasal partilerin örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan 1938 Cemiyetler Kanunu değiştirilerek, izin sistemi kaldırılmış; beyan usulune geçilmiştir. İdarenin dernek faaliyetlerini yasaklama yetkisi ve sınıf esasına dayalı cemiyet kurma yasağı kaldırılmıştır.[13]

7 Ocak 1946’da Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan’ın öncülüğünde siyasal hayata adımını atan Demokrat Parti’nin tezlerinin çekirdeğini siyasi iktidarın halktan alınan vekalete dayanması, iktidara karşı yurttaş hak ve özgürlüklerinin güvenceye alınması gibi kavramlar oluşturmuştur.[14]

Kurucu kadrosunun tamamı CHP’de yetişmiş bulunan DP’lilerin programı ikiye ayrılmaktaydı. Birinci Bölümde genel hükümler ikinci bölümde hükümet işleri yer alıyordu. İlk bölümde öne sürülen siyasal temalar liberalizm ve demokrasi üzerinde yoğunlaşmaktaydı. Programın 1. maddesinde Demokrat Parti’nin Türkiye Cumhuriyeti’nde demokrasinin geniş ve ileri bir anlayışla gerçekleşmesine ve umumi siyasetin demokratik bir zihniyetle yürütülmesine hizmet maksadıyla kurulduğu belirtilirken, 9 ve 10. maddeler bunun gerçekleşme yolu olarak tek dereceli serbest seçimleri göstermekteydi.[15]

Partinin aşması gereken ilk engel muvazaa partisi görüntüsüydü. Bunu gerçekleştirmek, sahici bir muhalefet partisi olduğunu ispatlamak için mücadelesinde sertleşmesi gerekiyordu.[16] Parti önderlerinin söyleminde Kemalist ilkelere farklı vurguya rağmen özünde Cumhuriyet devrimine sadakat seziliyordu.[17]

DP önderleri 1924 Anayasası ile demokratikleşme arasında zorunlu bir ilişki kuruyorlardı. Celal Bayar’a göre, Atatürk devriminin hürriyet ve demokrasi ile tamamlanması kaçınılmazdı. Anayasa değişikliği intelligentsianın sorunu idi. Menderes de 1945 Birleşmiş Milletler Kuruluş Senedi ile 1924 Anayasası arasında tam bir uyumdan söz ederek, anayasayı hayata geçirecek unsurun çok partililik olduğunu vurgulayacaktı.[18]

DP önderliği açısından 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ile, dünyanın belki en demokratik anayasası meydana getirilmiş, bu sayede gerek ferdi hürriyetleri, gerek milli murakabeyi en geniş surette sağlamak imkanları ortaya çıkmış olmasına rağmen siyasal pratik buna olanak sağlamamıştı.[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ