TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ (1945-1950)

TÜRKİYE’DE ÇOK PARTİLİ HAYATA GEÇİŞ VE DEMOKRAT PARTİ (1945-1950)

A. Türkiye’de Çok Partili Hayata Geçişteki Etkenler

  1. İç Etkenler

Bin dokuz yüz kırk beş yılından itibaren Türkiye’de iç politika gelişmeleri gözle görülür bir şekilde hızlanmıştır. Halkın yıllardır süren tek parti idaresinden hoşnutsuzluğu II. Dünya Savaşı’nın ekonomik sıkıntılarıyla birleşince had safhaya ulaşmıştı. Türkiye savaşa girmemişti ama savaşın tüm sıkıntılarını yaşamıştı. Ekmeğin karneye bağlanması, şeker yerine üzüm ve incir gibi tatlandırıcılar kullanılması ve karaborsanın alıp yürümesi karşısında halk bütün bunların sorumlusu olarak Cumhuriyet Halk Partisi idaresini görmekteydi.[1] Halk tek parti döneminde CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün çağdaşları Mussolini ve Hitler gibi “Diktatör bir yönetim” izlediğini düşünüyordu. Bu fikrin destekleyicilerinden Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, “köylerde jandarma dipçiğine, şehirlerde polisin copuna dayanan bir terör kurulmuştur.” demektedir.[2]

1945’lerde değişen dünya koşullarının, Türkiye’yi ön plana çıkaran değişimi sonucu Türk toplumunda belirli bir hareketlilik yaratmıştı. En önemlisi olarak Türkiye’de giderek daha da gelişen ticaret ve tarım burjuvazisinin artık tek partinin yönetiminden kurtulmak isteği görülüyordu. Bu kesim savaş içerisinde elde ettiği ekonomik gücü siyasal iktidarla da birleştirmek istiyordu. Şeriat taraftarları “Allahsız Partiyi” ilk fırsatta devirmeye hazırdılar. Gayrimüslim azınlıklar ise 1942’de uygulanan Varlık Vergisi’ni acısını unutmadılar. Bütün bunlar birleşince artık değişiklik zaruri bir hal almıştı.[3]

İsmet İnönü’nü Türkiye’nin çok partili hayata girişte etkisi olduğu konusunda çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Halk Partisi’nin önde gelen isimlerden Faik Ahmet Barutçu Siyasi Anılarında İnönü’nün her ne pahasına olursa olsun bir muhalefet partisi kurma ve onu koruma taraftarı olduğunu belirtmektedir.[4]

CHP Genel Sekteri ve Genel Başkan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuş olan Hilmi Uran’da Hatıralarım adlı eserinde bizde demokrasi rejimini kimin tesis ettiği konusunu ele alarak İsmet İnönü’den şöyle söz etmektedir: “Ben hiçbir vakit demokrasiyi kendisinin (İ.İnönü’nün) tesis etmiş olduğu hakkında İnönü’nün ağzından bir söz işitmedim. Fakat demokrasiyi bizde onun kurduğu bir hakikattir. Gerçi kendi partisi demokrasiyi tesise taraftar olduğu için İnönü’de demokrasiyi tesis edebilmiştir. Fakat, partide bu taraftarlığı yaratan partiye telkin yapan hakikatte İnönü’dür”[5]

Bu yazarlar görüşlerini ispatlamak için İsmet İnönü’nün 19 Mayıs 1945 tarihinde Gençlik Bayramı nedeniyle yaptığı konuşmayı ve 1 Kasım 1945’te TBMM’nin VII. Dönem açış konuşmasını örnek göstermektedirler. İsmet İnönü, 19 Mayıs 1945’teki konuşmasında “İleri bir insan cemiyeti kurmanın maddi şartlarını, hele manevi vasıtalarını mümkün olduğu kadar açık olarak yapmak ödevindeyiz. Memleketimizin siyasi idaresi, cumhuriyetle kurulan siyasi iradesinin ilerleme şartlarıyla gelişmeye devam edecektir. Harp zamanlarının ihtiyatlı tedbirlere lüzum gösteren darlıkları kalktıkça memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir. Millet iradesi, demokrasi yolundaki gelişmesinde de devam edecektir.”[6] ve 1 Kasım 1945’te Bizim tek eksiğimiz, hükümet partisinin karşısında bir parti bulunmamasıdır. Bu yolda, memlekette geçmiş tecrübeler vardır. Hatta iktidarda bulunanlar tarafından teşvik olunarak teşebbüse geçilmiştir. İki defa memlekette çıkan tepkiler karşısında teşebbüsün muvaffak olunamaması bir talihsizliktir. Fakat memleketin ihtiyaçları şevkiyle, hürriyet ve demokrasi havasının tabii işlemesi sayesinde, başka siyasi partinin de kurulması mümkün olacaktır. Bununla beraber, Mecliste çoğunluğu teşkil eden parti üyelerinin hükümeti tenkiti, devlet ve millet işlerini denetlemede, hiçbir kayda hatta hiçbir ölçüye bağlı bulunmadıkları herkesin gözü önünde bir gerçektir. Memleketimizin hürriyet ve güvenlik içinde halk iradesini bütün şartlarıyla geliştirebilecek bir yolda ilerlediğini inanla söyleyebiliriz. Bu gelişme için her vatandaşın vazife ve sorumluluk duygusuyla ilgili olması birinci şarttır. Türk milleti kendi bünyesine ve karakterine göre demokrasinin kendi için özelliklerini bulmaya mecburdur.”[7] demektedir.

İnönü’nün bir muhalefet partisi kurma isteğinde olduğunu Demokrat Partililer şiddetle reddetmektedirler. Demokrat Parti’nin kurmaylarından Samet Ağaoğlu “..İnönü hiçbir zaman demokrasi kavramına samimiyetle bağlı olmamıştır. İnönü’nün devlet adamı olarak şahsi yeterliliği büyüktür, ama yine devlet adamı olarak tarihin en büyük Makyavelist yöneticilerinden birisidir. Toplumu içine geldiği gibi tek parti rejimi ile, fakat gemler hem elinde olmak şartıyla yönetmeyi düşünmüş ve istemiştir.”[8] demektedir.

Bir diğer Demorat Partili Prof. Rıfkı Salim Burçak’ta Türkiye’de Demokrasiye Geçiş adlı eserinde İnönü’nün çok partili hayata geçişteki rolünün ne olduğunu incelemiş ve bu rolün Halk Partililerin abarttığı kadar büyük olmadığını İnönü’nün konuşmalarını kullanarak açıklamaktadır.[9]

  1. Dış Etkenler

Kasım 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırması ile başlayan II. Dünya Savaşı 1945 yılı içerisinde Müttefiklerin yani demokrasi cephesinin zaferi ile sonuçlandı. Uluslararası politikada beliren bu yeni güç dengesi, Türkiye’nin yalnız dış politikasını değil, iç politika gelişmelerini de yakından etkilemiştir.

Türkiye savaşın başından itibaren Müttefikler tarafında savaşa girmesi için yapılan baskılara Devlet Başkanı İsmet İnönü’nün izlediği usta siyasetle karşı koyabilmişti. Ancak savaşın Müttefiklerin zaferiyle sonuçlanacağının kesinleşmesi üzerine Türkiye savaş sonrası dünyada kendine yer edinebilmek için Batı blokuna kaydı. Birleşmiş Milletlere üye olabilmek için 23 Şubat 1945’te Almanya’ya savaş ilan ederek 28 Şubat’ta Birleşmiş Milletler Beyannamesi’ni imzaladı.[10] Böylece Türkiye bu anayasanın demokratik prensiplere uygun, daha hür bir rejime geçmeyi de taahhüt etmiş oluyordu.[11]

Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Anayasası’nı onaylaması Türk-Sovyet ilişkilerini gergin bir havaya sokmuştu. Postdam görüşmeleri sırasında Türkiye üzerinde bir Sovyet tehtidi açık olarak ortaya çıkmıştı. Bu tehdit, bu devletin, Boğazlarda üs istemesi ve Kars-Ardahan bölgelerinin Rusya’ya terkini ileri sürmesi ile ağır bir nitelik kazanmıştı.[12] 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Antlaşması’nın süresi dolmak üzereydi. Rus Hükümeti antlaşmayı yeni şartlara uymadığı için yenilemek siyasetinde değildi. Sovyetlerin bu tehtidi, Türkiye’nin Batı blokuna girme ve bunun ön şartı olarak da çok partili siyasete geçme kararını hızlandırdı.

B. Demokrat Parti’nin Kuruluşu

Demokrat Parti’yi doğuran muhalefet hareketi, 1945 yılı bütçe görüşmelerinde ve Toprak Kanunu tasarısının Meclisteki tartışmalarında su yüzüne çıktı. İşlerin bozukluğundan bizzat iktidar mensupları şikayet ediyorlardı. Meclis görüşmelerinde Saraçoğlu Hükümeti o tarihe kadar görülmemiş bir şekilde hırpalandı. Hikmet Bayur başarılı olmayan bir hükümetin çekilmesini istiyordu. Toprak Kanunu tasarısının tartışılmasında Adnan Menderes yaptığı eleştirilerle dikkatleri üzerinde topladı.[13] Bu yeni kanundan en çok korkanlar toprak sahipleri idi. Meclisteki şiddetli tartışmalara rağmen Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu Dörtlü Takrir’in verilmesinden bir iki ay sonra 11 Haziran 1945’te kabul edildi.[14]

  1. Dörtlü Takrir ve Kurucular

Demokrat Parti’nin kuruluşuna vesile olan ilk belge olarak kabul edilen Dörtlü Takrir 7 Haziran 1945’te CHP’nin Meclis Grup Başkanlığı’na sunulmuştur. Takrir’in imza sahipleri İzmir Milletvekili Celal Bayar, Kars Milletvekili Fuat Köprülü, İçel Milletvekili Refik Koraltan ve Aydın Milletvekili Aydın Menderes’ti.[15]

Takrir’de, Milli hakimiyetin tek tecelli yeri olan TBMM’nde, hakiki bir murakabenin sağlanmasını, demokratik müesseselerin serbestçe doğup yaşamasına engel olan ve anayasanın halkçı ruhunu takyit eden bazı kanunlardan değişiklik yapılması ve parti tüzüğünde de yine bu maksatların icap ettiğini tadillerin hemen icrası” teklif ediliyordu. İstekleri özellikle 3 nokta üzerinde toplanıyordu:[16]

  1. Kanunlardaki ve parti tüzüğündeki anti-demokratik hükümlerin tasfiyesi
  2. Meclisin hükümeti gerçekten denetlemesi
  3. Seçimlerin serbestçe yapılması

Takrir, CHP içinde huzursuzluğa ve tepkiye yol açtı. CHP Genel Sekreteri Naif Atıf Kansu önerge ile ilgili Faik Ahmet Barutçu’ya şunları söylüyordu: “Celal Bayar, Fuat Köprülü, Adnan Menderes ve Refik Koraltan Grup Başkanlığına, ilk anayasaya dönülmesi ve Parti tüzüğünde ilk anayasanın demokratik ruhuna uygun değişiklik yapılmasını öneriyorlar. İşte Barutçum, oluşum belirmeye başladı, hazır ol savaşa ve kavgaya.”[17] Barutçu’da Genel Sekreter ile aynı görüşü paylaşıyor ve takrir sahiplerinin esas amacının yeni bir parti kurmak olduğunu anılarında belirtmektedir. CHP’de başkanlık yapmış olan Hilmi Uran’da bu fikri desteklemektedir.[18]

Bu endişe takririn görüşüldüğü 12 Haziran 1945’te Meclis Grup Toplantısı’nda da devam etti. Dörtler şiddetli eleştirilere maruz kaldılar. Yapılan oylamada takrir reddedildi. Gerekçede “Önergede istenilen tüzük değişikliği Kurultayda, kanun değişikliği teklifi ise Meclise verilecek tekliflerle gerçekleştirilip grupta görüşülmesine gerek yoktur.” denmektedir.[19]

  1. CHP’den İhraçlar ve Demokrat Parti’nin Kurulması

Önergelerinin reddedilmesi üzerine Adnan Menderes ve Fuat Köprülü görüşlerini ve eleştirilerini Vatan gazetesinde yayınlamaya başladılar. Bu yazılarda Dörtlü Takrir’de dile getirilen ana fikirler işleniyordu. Bu yazılar karşısında CHP uzun müddet sessiz kalamadı. Parti grubunda iki milletvekilinin partiden ihraç edilmeleri konuşulmaya başlandı.[20] 21 Eylül 1945’te Saraçoğlu başkanlığında toplanan CHP Yüksek Divanı Adnan Menderes ve Fuat Köprülü’yü partiden ihraç kararını aldı.[21]

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Suavi Tuncay dedi ki:

    Yazarı tebrik ederiz. Ancak 1996 tarihinde yayınlanan ve alanında ilk çalışma olan PARTİ İÇİ DEMOKRASİ VE TÜRKİYE adlı eserin gözden kaçması çalışmasına daha da büyük anlam katardı. Başarı dileklerimle…Dr. Suavi Tuncay

BİR YORUM YAZ