TÜRKİYE VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI: "TARAFLI FAKAT SAVAŞMAYAN ÜLKE"

TÜRKİYE VE İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI: "TARAFLI FAKAT SAVAŞMAYAN ÜLKE"

İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında, tarafsız kalan altı Avrupa ülkesinden (İrlanda, İspanya, Portekiz, İsviçre, İsveç ve Türkiye) sadece Türkiye savaşa girdi ve ancak, altı hafta sonra Almanya’ya karşı olan savaş sona erdi. Bu geç kalmış girişe rağmen, tarafsız ülkeler içinde Türkiye savaş öncesi ve savaş süresince İngiltere ve müttefiklerini desteklemeye, Almanya ve müttefiklerinin menfaatlerine karşı koymaya hazırdı. Hükümet ve silahlı kuvvetler içindeki bazı unsurların Almanya yanlısı bir politika izlenmesi gerektiği iddialarına rağmen, Türkiye diplomasisine ve siyasi liderlerine hakim stratejik eğilimler, kendi ulusunun bölgesel bütünlüğünün korunmasını, Batı pazarlarına ve kaynaklarına (silahlanma dahil) ulaşmayı, Almanya ve İtalya’nın Balkanlar ve Yakın Doğu’daki emellerini bertaraf etmeyi savunuyorlardı. Almanya ve müttefiklerinin (Axis) gerçek veya muhtemel saldırı tehdidi, özellikle Fransa’nın işgalinden sonra 1941’de Hitler’in önemli kuvvetlerinin Yunanistan ve Bulgaristan sınırlarına ilerlemeleri, savaşın erken dönemlerinde Türk katılımını ve çok daha cüretli bir İngiltere yanlısı tutumu engelledi. Ancak Türk liderler için en önemli husus, Türk egemenliğini ve bütünlüğünü koruma fikriydi. Türkiye’nin İngiltere ve Fransa’ya müttefik olmasının temel nedeni, İngiltere ve Fransa’nın son Türke kadar savunulması değil, kendini koruma düşüncesiydi. Bu yalın bir fırsatçılık değildi. Fakat, önemli bir stratejik kavşakta saldırıya açık ve zayıf bir güç olan Türkiye’nin ulusal var oluş sorunu idi. Bunun da ötesinde Türkiye, bir İngiliz zaferini arzuladı. Çünkü politik sisteminin Yakın Doğu’da bir faşist Nazi veya Sovyet zaferine uygun olmadığını düşünüyordu.

İkinci Dünya Savaşı boyunca sürdürülen Türk dış politikası, bazı tarihçiler tarafından acımasızca eleştirilmektedir. Özellikle Frank Weber, Türk liderlerini Almanya’nın bir önceki sene reddetmesinden sonra 1939’da, İngiliz ittifakına katılmaya karar verdikleri için, fırsatçılar olarak tanımlamaktadır. Bu teze göre Türkler, uluslararası taahhütlerin maliyeti ne olursa olsun, tarafları kendilerine en çok bölgesel menfaatler ve ekonomik avantajlar sağlayacağına bakarak destekliyordu. Weber aynı zamanda, Ankara’ya Orta Doğu üzerindeki Nazi planlarının engellenmesi hususunda bazı güvenceler verirken, Türkiye’nin savaşın bittiği aylara kadar sürdürdüğü tarafsızlığını bir başarısızlık olarak nitelemekte, diplomasisinin “Dürüstlük ve birliktelik standartları dışında tüm yönleriyle parlak bir başarı”[1] olduğunu iddia etmektedir.

Chiristian Leitz, Robin Denniston, Brock Millman ve Selim Deringil gibi diğer tarihçiler, daha dengelidirler. Leitz Türkiye yanlısı olarak, Hitler’in askeri gücünün yüksek olduğu 1940, 1941 ve 1942 yıllarında, diğer tarafsız ülkelerin durumlarını ortaya koyarak karşılaştırma yapar. Bu dönemde Türkiye, Alman askeri gücü için esas teşkil eden kromu göndermeyi reddetti. Krom sevkiyatı 1943’te Nazilerin askeri malzeme göndermeyi kabul etmelerinden sonra başlamıştır. Denniston Türk tarafsızlığını, İngilizlerin kusurlarına bağlar. Onun iddiasına göre İngilizler, en önemli tarafsız ülkenin Türkiye olduğuna inanmalarına rağmen, Curchill 1945 öncesine kadar Türklerin savaşa girmelerini sağlayamadı. Çünkü Türkler, bu savaşa girişten hiçbir şey elde edemeyeceklerini ve çok şey kaybedeceklerini anlamışlardı.[2]

Millman da, Türklerin tarafsız kalmasına İngilizlerin yanlış adımlarının katkıda bulunduğu düşüncesine destek verir, Türk liderlerini yönlendiren öncelikli şeyin, her ulusun öncelikli gereklerinin “hayatta kalma ve özgürlük” olduğunu kabul eder. Selim Deringil, Türkiye’nin soğuk duruşunun ahlaksız bir davranış olmadığını kabul etmektedir. Ancak büyük ülkelerden herhangi birine meyletmemesini “Türkiye savaşın dışında kalabildi. Çünkü kendisine baskı yapan Almanya, SSCB ve İngiltere gibi büyük güçlerin her birine karşı gerçekçi güç politikası uyguladı” argümanı ile açıklar. Bu teze göre Türkler, coğrafyalarının da yardımıyla hem İngiltere’yi hem de Almanya’yı Türkiye’nin savaşa girmesinin, her iki ülkenin menfaatlerine aykırı olduğuna inandırdılar.[3]

Deringil haklı olmakla birlikte Türkiye liderlerini yönlendiren sadece güç politikaları değildi. Komünizm, Nazizm ve Faşizm, Türk Cumhuriyeti için kabul edilemezdi ve onun için İkinci Dünya Savaşı’nda İngiliz zaferini her şeyden çok istemek çok büyük bir sorun teşkil etmedi. Aksi takdirde, Türkiye, Sovyetler Birliği sınırının çiğnendiği, İngiltere’nin ancak kendini savunabildiği, Türkiye veya başka ülkelere askeri yardımı azalttığı 1941 yazında, Almanya’nın yanında savaşa kesinlikle girmiş olurdu. Türk delegeleri, aksine bu dönemde, Türkiye’nin tarafsızlığını kanuna bağlayan tarafsızlık antlaşmasının getirdiği katı kuralları bir kenara atıp, Almanya açısından askeri olarak çok önemli olan krom ve bakır sevkiyatını reddederek, Almanların en azından ekonomik anlamda çok zor bir duruma girmesine neden oluyorlardı.

Türkiye’yi Batı yanlısı bir çizgiye sürükleyen sadece ekonomik nedenler değildi. Türk Cumhuriyeti, beş yıllık kalkınma planları, tek partili siyaset uygulaması ve ölümüne rağmen tek bir liderin vizyonuna bağlı kalmak gibi totaliter rejimlere olan benzerliklerden sıkılmıştı. Mamafih Kemal Atatürk devriminin telkin ettiği şey, geriye giden bir imparatorluktan ileri giden bir Türk ulus-devletinin büyük ölçüde, Osmanlıları I. Dünya Savaşı’nda yenilgiye uğratan güçlere olan hayranlık üzerine kurulması idi. Brock Millman bu konuda şunları kaydeder:

Türkiye Batı’da kendi gelişmesine rehberlik edecek modeller aradı ve Batı’yla kendisini yeni barbarlıklara karşı güvencede bulmayı ümit etti. Aşırı duygusallığın düşüncelerde fazla yer alması tehlikeli iken, eşit derecede tehlikeli olan Huxley’in mütalaasını göz ardı etmektir. Huxley “ideolojiler bir ulusun dış politikasının köklerinde herhangi bir şeyden daha çok yer tutarlar” demektedir. Ve Türkiye’nin rehber ideolojisi Kemalizm’in en derin ilham kaynağı ve tutkusu Batı’dır.[4]

Bu bağlamda, 1938’de Atatürk’ün ölümünden sonra bile, Türk liderleri tarafından bu yönün tercih edilmesi sürpriz olmamalıdır. 1934’ün başlarında Atatürk, İngiltere ile yakın bağlar kurmak için ısrar etti. İngiltere bunu başlangıçta isteksizce ve hayretle karşıladı. Mussolini’yi kızdırmamak için veya imparatorluğun savunması için elindeki kısıtlı kaynaklarını yaymak istemedi. Halen Osmanlı döneminin basit donanımı ile silahlanmış Türk askerinin yeniden silahlanması maliyetinin, göz yıldıran görüntüsü nedeniyle, Atatürk’ün ustaca görünen gayretleri Londra’da tereddütle karşılandı.

Türkiye 1930’un ortalarında artan bir şekilde Almanya’ya bağımlı hale geldi. Türk ekonomik ihtiyaçları ve Almanya’nın kendisine yakın pazarlar bulmadaki saldırgan tutumu, Türk ekonomik bağımsızlığına ters bir durum oluşturarak, Türkiye’yi Almanya’ya bağımlı ekonomik bir köle durumuna getirdi. 1936’da Almanya Türk ihracatının %51’ini alıyor ve silahlanma için gerekli üretim araçları ve teçhizatın hemen hepsi olmak üzere, ürettiği mamullerin %45’ini Türkiye’nin ithali için sevk ediyordu. Ankara, diğer kredilerden çok Osmanlılardan kalma borçların faizlerini ödemede güçlük içindeydi. Türkiye Cumhuriyeti küresel ekonomik depresyona bağlı genel borçlanma krizinin ortasındaydı. Ekonomisi savaş için hiç hazırlıklı değildi. Mütevazı ölçülerle ve bunlara bağlı olarak onun menfaatleri, uzak dostu ile (Almanya) başı derde girecek riskli bir ortam oluşturmadan, kati surette Almanya ile sıkı bağlar kurma yönünde idi.[5]

1939’da İngilizlerin Türkiye’nin imkanları için ilk gerçek gayreti göstermeye başladıkları zaman, savaştan önce alınabilecek herhangi bir politik veya ekonomik tedbir için çok geçti.

Hata, yıllarca Batı’ya ilgi gösteren Ankara’nın değildi; fakat İngiltere ve Fransa, Türkiye’nin Batı savunması için elzem olduğunu çok geç kavradılar.[6] Atatürk kendi ulusunu Batılı güçlere doğru yönlendirirken, İngiltere ve Fransa’yla birlikte hareket edeceklerine ikna edebilmiş değildi.

Avrupa’da II. Dünya Savaşı’nın başlamasından 18 ay önce, Türkiye’nin niyetini yansıtan, kendisini Avrupa’nın en kuvvetli ekonomik ve politik güçleri olarak gördüğü İngiltere ve Sovyetler Birliği’ne göre hizalamaktı. Bu sırada, 1938’in başlarında, Türkiye, muhtemelen bölgesel sorunların çözümünde isteksiz davranan Fransa hariç, bütün büyük güçleri iyi idare etti. Hakikaten, Türk Büyükelçisinin Hitler Almanyası’na (Third Reich) sunduğu Türkiye’ye en dost ülkeler listesi, olağandışı bir kombinasyon oluşturuyordu. Liste sırasıyla Almanya, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri, İtalya ve en son Fransa’dan oluşuyordu.[7] Belki de Ankara’da artan Nazi etkisinin korkusu ile, Fransız ve İngilizler Anadolu’daki olaylara olan ilgisizliklerini yeniden değerlendirdiler ve Türkiye ile daha yakın ilişkiler kurmak için harekete geçtiler.

27 Mayıs 1938’de İngiliz-Türk kredi antlaşması imzalandı; fakat Türkiye, ticaretinin büyük kısmını Almanya ile yapmayı sürdürdü. Çünkü özellikle İngilizler, kendi hakimiyeti altında olan yerlerden, sömürgelerinden ve Amerika’dan daha ucuza almak dururken Türk mallarına daha fazla para ödemek istemiyordu. O yaz, Fransa, Türkiye’nin Suriye sınırındaki Hatay Sancağı bölgesinin kontrolünü kendisine vermesi yönündeki talebini kabul etti. Suriye milliyetçilerinin kızgın tepkilerine rağmen, Fransız hükümeti I. Dünya Savaşı sonunda Osmanlılardan aldığı bu bölgeyi Türkiye’ye vermeyi kabul etti. Bu hamle iki ülke için yakın bağların kurulması yolunu açıyor ve yaz müddetinde dostluk antlaşmasının imzalanması ile sonuçlanıyordu. Yine 1938’in yazında, Türk hükümeti, İngilizlerle olan dış politikasını, 20 Haziran’da Dışişleri bakanının New York Times’e “Ne olursa olsun İngiltere’ye karşı kurulacak bir birlikte yer almayacağız”[8] beyanıyla, açık bir şekilde tanımladı.

Türkiye, Fransa ve İngiltere ile kurduğu yakın ilişkilere rağmen, kuzeydeki güçlü komşusu Sovyetler Birliği’ni üzecek herhangi bir davranışta bulunmayacağını, dünyaya hatırlatmakta gayet dikkatli idi. Örneğin, Japonya Balkanlar’da ve Orta Doğu’da görev yapan diplomatlarını, tahminen SSCB’ye karşı sınırların çizilmesi fikriyle Ankara’da topladığı zaman, Türkiye, bu tür kötü amaçlar için ülke topraklarının kullanılmasını şiddetle protesto etti. Atatürk’ün ölümünden sonra, cenaze törenine katılmak için Türkiye’ye gelen, Sovyetler Birliği Dışişlerinden sorumlu Komiser Yardımcısı V. P. Potemkin’den iki ülke arasındaki ilişkilerin ileriye doğru iyileştirilmesi yönünde ortak menfaatleri tartışmak maksadı ile, bir müddet Türkiye’de kalması istendi. Bu süre boyunca Türkiye ve SSCB çok iyi politik ilişkiler kurdular. Stalin Türkiye’ye faizsiz 8 milyon dolarlık bir kredi sağladı ve teknik danışmanlar gönderdi. Sovyet üniversitelerine Türk öğrencilerin devam etmesi sağlandı ve Türkiye’ye birçok fabrika kuruldu.[9]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ