TÜRKİYE VE GÜNÜMÜZDE ORTA DOĞU: ULUSAL GÜVENLİK ARAYIŞI

TÜRKİYE VE GÜNÜMÜZDE ORTA DOĞU: ULUSAL GÜVENLİK ARAYIŞI

Türkiye yirminci yüzyılın başında, Orta Doğu komşuları Suriye, Irak ve İran’dan, ulusal güvenliğine yönelik ciddi bir tehdide maruz kaldı. Bu tehditler ve Türkiye’nin bunlara nasıl cevap verdiği bu bölümün konusunu oluşturmaktadır.

Cumhuriyetin ilk yirmi yılı ve sonrasında Orta Doğu’nun pek çok ülkesi Avrupalı güçlerin nüfuzu altında bulunurken, Türkiye, Mustafa Kemal’in “yurtta barış dünyada barış” ilkesi gereği, bölgedeki karışıklıklardan uzak duruyordu. II. Dünya Savaşını takip eden yıllarda, Soğuk Savaş ve yeni oluşmaya başlayan Arap milliyetçiliği döneminde Türkiye, siyasi müdahalecilik ile Kemalizmin tarafsızlık politikası arasında kaldı. Türkiye 1990’lı yılların başlarından itibaren Orta Doğu ile ilgili konulara aktif olarak katılmaya başlamıştır ve ulusal güvenliğine yönelik bölgesel tehditler sona ermedikçe de buna devam edecek gibi görünmektedir.

Tarihte Yaşananlar

Cumhuriyetin kurucusu Kemal Atatürk, aktif Orta Doğu politikası yürütmekten kaçınmış, Anadolu için yeni bir “ulusal” kimlik geliştirmeye yoğunlaşmıştır. Atatürk, Doğu despotizmi yerine Batılı demokratikleşme ve ulusal gelişimi koyarak, laikliğe geçmek için Osmanlı İslam geleneğini reddetmiştir. Atatürk’ün halefleri de İkinci Dünya Savaşı boyunca bölgesel konularda Kemalizmin tarafsızlık politikasını devam ettirmişlerdir.

Orta Doğu’da bu yansız politikayı güçlendiren, Türklerin bakış açısına göre, Batı’nın I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmasını kolaylaştıran ve bağışlanamaz “sırtından bıçaklanma” olarak gördükleri “Arap ayaklanması” ile noktalanan güvensizlik olmuştur.[1] Araplara göre ise bu güvensizlik, Arap ulusal bilincinin gelişimini geciktiren Genç Türkler ve Osmanlı yönetiminin baskısına duyulan içerlemeden kaynaklanır.[2] Türkiye’ye Sovyet komünizmi tehdidini getiren soğuk savaş, Türkiye’yi NATO’ya ve Orta Doğu’daki komünizm karşıtı birliklere katılmaya teşvik etmişti. Bu ittifaklardan en önemlisi, ellili yıllardaki komünizm tehdidine karşı bir cephe olan Bağdat Paktı idi. Fakat filizlenmeye başlayan Arap milliyetçiliği ve bunu takiben bazı Arap devletlerinin bağımsızlıklarını kazanmaları, Pakt’ın dağılmasına sebep olmuş ve bununla birlikte Türkiye’nin Irak ve İran ile ilişkileri de kopmuş oldu. Bundan sonra Türkiye bu yeni Arap komşuları ile ilişkilerinde, Kemalizmin tarafsızlık politikasını sürdürmüştür.

Türkiye, Kıbrıs Türk toplumunu korumak üzere Kuzey Kıbrıs’ı ilhak etmesinin Batı’da yarattığı antipatiyi telafi etmek üzere Orta Doğu’daki Arap ülkelerinin dostluğuna ihtiyaç duyduğu yetmişli yıllarda Batıcı eğiliminden vazgeçmişti. Ankara benzer şekilde, OPEC, ABD’nin İsrail’e desteğine misilleme olarak petrol fiyatlarını arttırdığında Arap enerji kaynaklarının korunması endişesini taşımıştı. Türkiye ayrıca, İsrail ile resmi ilişkisini de alt seviyelere çekerek, ülkedeki Müslümanların Filistinlilere desteklerine cevap vermiş oldu.

Ancak Türkiye’nin Kıbrıs politikasına güçlü bir Arap desteği gelmedi. Türkiye bu nedenle seksenli yıllarda, Orta Doğu’daki karışıklıklardan kaçınma şeklindeki Kemalist politikaya geri döndü. Bu tarafsızlık politikası, 1980-88 yılları arasında İran-Irak savaşında her iki tarafa da gerekli mal tedarikinde bulunarak Türk ekonomisini güçlendiren Ankara’nın fazlasıyla işine yaradı.[3]

Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 1990-91 Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’e karşı Batı-Arap koalisyonuna katılma kararı, Türkiye’nin tarafsızlığından kazandığı bu ekonomik menfaatleri tehlikeye attı. Türkiye, Irak-Türkiye petrol boru hattını kapattı; Irak ile ticaretini durdurdu ve Batılı müttefiklerinin Irak’ı bombalamak üzere İncirlik’teki hava üssünü kullanmalarına izin verdi. Türkiye, denetim uçuşlarıyla Kuzey Irak’taki özerk Kürt bölgesinin korunmasını sağlamak amacıyla Irak’ın kontrol altında tutulmasına yardımcı olmak için, İncirlik’in ABD ve İngiltere tarafından kullanım sürelerini uzatarak, Körfez Savaşı’nın ardından uluslararası Orta Doğu politikasında aktif bir rol oynamaya devam etti. Türkiye doksanlı yıllarda yürüttüğü bu yeni aktif politika dahilinde, Suriye’ye savaş tehdidinde, Irak’a askeri müdahalede bulundu. Bu dönemde İran ile uzlaşmazlıklar yaşayan Türkiye, İsrail ile yakın bir ittifak oluşturdu ve Arap-İsrail barış süreci içerisinde yer aldı.[4]

Türkiye’nin Ulusal Güvenliğine Yönelik Tehditler

Türkiye, ulusal güvenliğine yönelik Orta Doğu kaynaklı en büyük tehdit olarak neyi görmektedir? Ankara, yirminci yüzyılın son yıllarında, laik, demokratik, Kemalist rejimin siyasi meşruiyetini sorgulayan İslami köktendinciliğe ve Türk siyasi cemaatinin etnik bütünlüğünü tehdit eden Kürdistan İşçi Partisi’nin (“PKK”) Kürt ayrımcılığı talebine yoğunlaştı. Radikal İslamcılar, Türkiye’deki siyasi terör olaylarına karıştılar ve Türkiye’nin hatırı sayılır sayıdaki Alevi nüfusuna karşı bir hayalet avı başlattılar. PKK terörizmi, güneydoğu Anadolu’da pek çok ekonomik ve sosyal zorluk yarattı.[5] PKK lideri Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasından ve silahlı mücadeleyi bırakma çağrısından sonra dahi düşük seviyedeki ayrılıkçı Kürt şiddetinden duyulan endişe kaybolmadı.

En az dikkat çeken tehdit ise, Türk ekonomisinin güvenliğine yönelik olandı. Türk ekonomisi genellikle Orta Doğu komşuları ile ticarete ve buralardan gelen yatırımlara dayanmaz.[6] Öte yandan Türkiye enerji kaynaklarına hızla artmakta olan ihtiyacı nedeniyle, Orta Doğu ükelerine, bu ülkelerin enerji kaynaklarına ulaşmak veya başta petrol olmak üzere enerji kaynaklarının taşınması amacıyla ihtiyaç duymaktadır.[7] Dolayısıyla, Orta Doğu’da çıkan krizlerin bu önemli enerji kaynaklarının kesilmesine ve Türk ekonomisinin bozulmasına yol açma ihtimali daima vardır. Türkiye yeterli miktardaki konvansiyonel askeri gücü dolayısıyla Orta Doğu’da herhangi bir krize askeri müdahalede bulunabilmelidir.[8] Ancak Türkiye, Akdeniz, Ege, Karadeniz veya Kafkaslarda bir kriz çıkması halinde askeri kapasitesini kullanmasının gerekebileceği çok sayıda zor durumda karşı karşıya kalmaktadır. Buna ek olarak Türkiye içerisinde herhangi bir kriz konvansiyonel güçlerin dikkatini üzerine toplayacak ve dış krizlerle mücadele yeteneğini azaltacaktır. Türkiye ayrıca, karşısında konvansiyonel güçlerinin yeterli caydırıcılığa sahip olmayacağı Orta Doğu’daki kitle imha silahlarının artışından endişe duymaktadır.

Türkiye ulusal güvenliğine yönelik bu güçlüklerle, stratejik tepkilerin yanı sıra ekonomik vaatler ve diplomasiyi de kullanarak askeri ve askeri olmayan yöntemlerle mücadele etmiştir. Bu stratejik tepkiler, ABD ile yakın ilişkisini güçlendirilmesi ve İsrail ile yakın askeri ve ekonomik işbirliği içerisine girilmesi şeklinde gerçekleşti. Bu stratejik önlemler, Türkiye’nin komşularının stratejik reaksiyonlarını ortaya da çıkardı.

Özetle, Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik farklı yönlerden gelen tehditler, Orta Doğu bölgesinden bilhassa da yakın komşularından kaynaklanmaktadır. Şimdi komşularından herbirisinin Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik tehditlerini ve Türkiye’nin bunlara cevabını daha detaylı olarak inceleyelim.[9]

Suriye

Türkiye Suriye ile II. Dünya Savaşı yıllarından bu yana iki nedenden ötürü zorlu bir ilişki yaşadı. Bu nedenlerden ilki, Türk topraklarında bulunan Hatay sorunu; ikincisi ise Türkiye’nin Güney Doğu Anadolu Projesi’nin (GAP) uygulanmasının sonucu olan Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki kontrolüne Suriye’nin muhalefetidir.Osmanlı sancağı Hatay çok sayıda Arap nüfusla birlikte, Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Suriye’nin Fransız mandası olması nedeniyle Fransız kontrolüne bırakıldı. Atatürk, Fransızları Türkiye’den çıkaran 1921 tarihli Franklin-Bouillon Antlaşmasıyla (çn. Ankara İtilafnamesi) bölgeyi Suriye’ye verdi. Fransa’nın Haziran 1939’da Türkiye ile saldırmazlık paktı imzalaması, Fransızların Türklerin Almanlara karşı kendileriyle ittifak yapacağı umudunu doğurmuştu. Fransa, sancağı, Türkiye’ye geri verdi. Tam da bu sırada, Fransa’dan bağımsızlıklarını kazanma beklentisinde olan Suriyeliler, Fransız mandasının Milletler Cemiyeti’ni ihlal etmesinden şikayetçi oldu ve bundan sonra Suriye’nin bölgeyi alması gerektiğini ileri sürdü.[10]

Tamamlandığında 22 baraj, 19 hidroelekrtik santrali ve 17 sulama projesini içerecek olan GAP projesi de Suriye ile ilişkisinde Türkiye’ye oldukça güç bir durum yaratmaktadır. GAP, Fırat ve Dicle nehirlerinin Suriye ve Irak’a akışında Türkiye’ye etkin bir kontrol sağlamaktadır. Proje ayrıca, Türkiye için ek elektrik sağlamanın yanı sıra hem hidroelektik güç hem de az gelişmiş güneydoğu’ya sulama imkanı sağlaması dolayısıyla büyük önem arzediyor.[11] Türkiye, GAP projesinin Kürt nüfusun çoğunluğu oluşturduğu güneydoğu bölgesine getireceği ekonomik refahın, Kürt ayrımcılığı taleplerinin yokolmasında çok etkili olacağına inanıyor.[12] Suriye’den ihrac edilmelerinin ve Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından PKK teröristlerinin büyük bölümünün Türkiye’den çekilmeleriyle birlikte ülke, Güneydoğu’ya sanayi yatırımları için ve GAP projesi sözünü gerçekleştirmek için daha fazla imkana kavuştu.

Suriyeliler (ve Iraklılar), Fırat ve Dicle sularının kontrolü konusunda Türkiye’nin haklarını, uluslararası hukuk kurallarına başvurarak, örneğin “sınır aşan akarsular” tanımlamalarına, “kazanılan haklar” uygulamalarına danışarak ve açık bir şekilde şiddet yoluna başvurmadan doğrudan görüşmelere girerek yüksek sesle tartışmaktadır.[13]

Türkiye genellikle 1987 protokolüne uymuştur ve Dicle ve Fırat’tan aylık ortalamayla saniyede en az 500 metreküp su akışına izin vermiştir. Suriye ve Irak ise saniyede en az 700 metreküp su akıtılmasını talep ediyor.[14]

Su sorunun görüşmeler yoluyla çözümlenmesi, tartışmalı tarafların katı tutumları nedeniyle zor olacağını göstermiştir. Örneğin Türkiye, Ankara’nın Fırat’ın düşük seviyesini Dicle’den nakil yoluyla dengelemesine izin vermesini sağlamak üzere, Fırat ve Dicle konularında görüşmeler yapılmasını istiyor. Bu durum Irak’ı dezavantajlı bir konuma getiriyor. Türkiye ayrıca akışını Hatay’a ulaşmadan önce Suriye’nin kontrol etmesi nedeniyle Asi nehrinin de görüşmelerde ele alınmasını istiyor.[15] Şam bu talebi, Suriye’nin Hatay’ı Türk olarak tanımaması ve Asi nehrini sınır aşan akarsu olarak kabul etmek istememesi nedeniyle reddetti.

Suriyeliler, Türkiye ile su konusunda girdikleri içinden çıkılmaz görünen durumu aşmakta bir baskı unsuru olarak PKK’yı desteklediler. Suriye, Lübnan’daki Bekaa Vadisinde PKK eğitim kamplarının bulunmasına, PKK lideri Öcalan’ın Şam’da bir üsse sahip olmasına ve Suriyeli Kürtlerin PKK ile birlikte mücadeleye girmesine izin verdi.[16]

Sonunda Türkiye Suriye’nin PKK desteğiyle ulusal güvenliğine yönelen tehdide askeri güçle cevap verdi. Türkiye 1998 yılı sonbaharında savaş tehdidinde bulundu. Tehdide karşı koyamayan Suriye Ekim 1998 tarihinde, Öcalan’ı sınır dışı etti ve Adana’da yapılan anlaşmayla PKK’ya desteğini kesmeyi kabul etti. Suriye, Şam’daki Türk Büyükelçiliği’nin Suriye’nin Adana anlaşmasına uymasını denetlemesine izin vermeyi dahi kabul etti.[17]

Türkiye ve Suriye, Adana anlaşmasının ardından, özellikle müşterek fayda yaratmak amacıyla ticareti arttırarak ilişkilerini normalleştirmenin yolunu aradılar. Böylece iki devlet, sınır ticareti de dahil olmak üzere karşılıklı ticari ilişkilerini arttırma çabasına girdi ve bu amaçla birkaç işbirliği anlaşması imzaladı.[18] Bu anlaşmalar, Tarımda Teknik, Bilimsel ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması, Kara Taşımacılığı konusunda bir protokol ve petrol ve gaz araştırmalarında işbirliğinden oluşmaktaydı.[19]

İki ülke ayrıca ekonomik işbirliğini geliştirmek üzere Türk-Suriye İş Konseyi’ni kurdu. Enerji konusuna gelince, Suriye, Mısır gazını Türkiye’ye nakletmek amacıyla bir boru hattı yapımı projesinde yer almayı kabul etti ve Türkiye’nin Irak, Mısır, Ürdün ve Lübnan ile bir elektrik dağıtım şebekesi’ne katılması konusunda görüşmelerde bulundu.[20] Suriye ve Türkiye, normalleşmiş ilişkilerin daha uç bir belirtisi olarak, ortak askeri tatbikatlar konusunda görüşmelerde bulundular ve hatta Türkiye, Suriyeli generalleri 2001’de yapılan Savunma Fuarına davet etti.[21] Normalleşme sürecinin ve ekonomik yakınlaşmanın Türkiye ve Suriye’nin daha ciddi anlaşmazlıklarını oluşturan Hatay ve su konularını çözmek gibi güç bir görevin üstesinden gelmelerini sağlayıp sağlamayacağını göreceğiz.

Irak

Kısa vadede Türkiye’nin ulusal güvenliğine yönelik Irak’tan gelen tehdit, kuzey Irak’ın PKK gerillaları için sığınak olarak kullanılmasına devam edilmesidir. Tehdit, uzun dönemde Kuzey Irak’ta ABD ve İngiltere’nin “Uçuşa Yasak Bölge”de Iraklı Kürtlere destek olması ve böylece Türk sınırında özerk bir Kürt devletinin kurulması riskidir.[22] Türkiye, bağımsız bir Kürdistan’ın, güneydoğu Anadolu’daki Kürt nüfusun özerklik taleplerini yinelemelerine veya güneydoğu Anadolu’nun ilhakı gibi taleplerde bulunmaya teşvik edici olmasından endişe duyuyor.[23] Bir diğer uzun vadeli tehdit ise, Irak’ın bölgeyi nüfuzu altına alması veya Bağdat’ın komşularına yönelik de olmak üzere saldırgan hareketlerde bulunabilme imkanı sağlaması amacıyla kitle imha silahları geliştirmeye devam etmesi olasılığıdır.

Kuzey Irak’ın Kürt sığınağı olmasının Cumhurbaşkanı Özal’ın kararının neticesi olması ironiktir. Özal bu kararı, Türk generallerin itirazlarına rağmen, ABD ve müttefik güçlerin, Irak güçlerini Kuveyt’ten çıkarma ve Irak’ın kitle imha silahlarını yoketmeye çalışma ve Irak’ın saldırganlığını kontrol altına alma çabasına destek vermek amacıyla vermiştir.[24] Irak Kuveyt istilası öncesi Türk güçlerine, PKK gerillalarına yönelik “sıcak takip” için sınırı geçme izni vermişti. Körfez Savaşı’ndan sonra, Türkiye Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulmasına muhalefetini devam ettirirken[25] ABD ve İngiltere’ye, Irak hükümetinin baskısından kaçan Iraklı Kürtlerin Kuzey Irak’a dönmelerini sağlamak için İncirlik’teki hava üssünden Huzur Operasyonu yürütmesine izin verdi. Operasyon, Iraklı Kürtlere, kuzey Irak’ta “Uçuşa Yasak Bölge” içerisinde bir sığınak yaratılmasının ardından Kuzeyden Keşif Gücü[26] olarak yeniden isimlendirildi.

Birbirlerine düşman Iraklı Kürt fraksiyonlar, Mesud Barzani’nin Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Celal Talabani’nin Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) başta olmak üzere, bu bölgede Iraklı Kürtler için fiili bir özerklik yarattı. Ancak PKK gerillaları bu bölgede, Türkiye’ye saldırılar için üsler edinme avantajı sağladı.

Ankara’nın bu güvenlik tehdidine askeri cevabı, PKK’yı söküp atmak ve kuzey Irak sığınağından mahrum etmek üzere KYB ve KDP ile işbirliği sağlamak amacıyla kuzey Irak’a büyük bir güç göndermek oldu.[27] PKK gerillaları, Öcalan’ın yakalanmasında sonra dahi kuzey Irak’ta, İran sınırı yakınlarında mücadeleye devam etti ve Türk saldırları da kesilmedi.[28] Bağdat, Türkiye’nin Kuzeyden Keşif Gücü’ne verdiği desteğe ve bu operasyonun Irak egemenliğini ihlaline, Arap Birliğini protesto ederek ve PKK’ya verdiği destekle karşı çıktı.[29]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al