TÜRKİYE TARİHİNİN MESELELERİ

TÜRKİYE TARİHİNİN MESELELERİ

Umumî Türk tarihinin olduğu gibi Türkiye tarihinin de çözülmemiş meseleleri vardır ki, bunlar, bir sonuca bağlanmadan ne okullarda millî menfaat hesabına tarih öğretilebilir, ne de Türkiye Türklerinde millî tarih şuuru yaratılabilir.

Bugün, umumî Türk tarihinin olduğu gibi Türkiye tarihinin başlangıcı da belli değildir. Hattâ daha acıklı olarak, tarihî bir çağda kurulmuş olan Türkiye’nin başlangıcı hususunda, bugün, aramızda ikilik vardır. Bir millet, kendi tarihinin başlangıcını, tarihî bilgilerin azlığı yüzünden bilmezse, bu, o kadar mühim bir eksiklik sayılamaz. Fakat tarihin çok iyi bilinen çağları içinde gelişmiş bir devletin kurulduğu zaman üzerinde fikir ayrılığı varsa, bu, ancak bir fikir kargaşalığının ifadesidir. Devletlerinin kuruluş yılında anlaşmazlığa düşmek, dedelerinin kim olduğu hakkında anlaşmazlığa düşen torunlara benzemek demektir.

Türkiye tarihinin önemli meseleleri şunlardır:

A) Türkiye Tarihinin Başlangıcı Meselesi:

Türkiye tarihi Fransa, İngiltere ve Almanya’ya nispetle yenidir. Eski veya yeni olmak büyük bir mânâ ifade etmez. Böyle olduğu hâlde, nedense, insanlarda ve milletlerde, devletlerinin eski olması ruhî isteği vardır. Ancak, bu ruhî hâl, tarihi değiştirmeye kadar varmamalıdır. Bir zamanlar, Anadolu’daki varlığımızı Milâttan 2.000 yıl önceye götürmek düşüncesiyle Hititlerin Türk olduğu iddia edilmişti. Hâlbuki bir memleketin tapusuna mâlik olmak için mutlaka ilk ahâlisi olmak lâzımdır diye düşünmek de boştur. Böyle olunca, bugün var olan milletlerin hemen hepsinin, yaşadıkları topraklarda yabancı sayılmaları gerekir, hele Amerikalıların durumu büsbütün güçleşirdi.

Sonra, Hititler Türk bile olsa, onlar ortadan kalktıktan iki bin yıl sonra aynı topraklarda kurulan yeni Türk devleti eskisinin devamı sayılamaz.

Türkiye tarihinin Selçuklularla başladığı, bugün, bütün ciddî tarihçiler tarafından kabul edilmiştir. Bunu ilk defa ortaya atan merhum Dr. Rıza Nur‘dur. İlmî ve tarihî gerçek de bundan ibarettir. Ancak, kesin bir tarih söylemek gerekince, bunda birliğe rastlanamıyor.

Birçoklarının fikrine göre, tarihimiz, 1071 Malazgirt Savaşı ile başlamaktadır. Fakat bu fikirde kesin bir isabet olduğu söylenemez. Çünkü Malazgirt Savaşı, kurulmuş bir devletin, yâni Selçukluların, komşuları Bizans ile yaptıkları bir savaştır ve bu çarpışmadan sonra yeni bir devlet kurulmuş değil, zaten var olan bir devlete Küçük Asya’nın kapıları açılmıştır.

1940 yılında “Dokuz Yüzüncü Yıl Dönümü” adı ile yayınladığım bir broşürde, devletimizin kuruluş yılı olarak, Horasan’da Tuğrul Beğ’in istiklâl ilân ettiği 1040 yılını almış ve 1940 ta bu devletin 900, yılını tamamladığını, fakat resmî teşekküller tarafından bir anma töreni yapılmadığı için o küçük broşürün bu görevi yerine getirmek üzere yazıldığını bildirmiştim.

O zaman savunduğum fikir şuydu:

Bu devlet 1040 ta Horasan’da Selçuklu Tuğrul Beğ‘in padişahlığı ile kurulmuş, sonra büyüyerek diğer birçok topraklarla birlikte Anadolu’yu da kendisine eklemiştir. Fakat tarihin garip bir cilvesi olarak bu devlet, üzerinde kurulmuş olduğu toprakları kaybetmiş, kuruluşundan sonra fethettiği yerlerde tutunmuştur.

Bu garip tarihî gidiş, başka devletlerin tarihinde yoktur. Almanya, Fransa, İngiltere ilk kuruldukları toprakları sonra elden çıkarmamışlardır. Tarihçilerimizi şaşırtanın bu olduğunu sanıyorum. Türkiye tarihini Malazgirt’ten başlatmak isteyen tarihçilerimiz, bu tarihten sonra Anadolu’da ayrı sultanlar bulunduğunu, bundan dolayı da bunun yeni ve ayrı bir devlet demek olduğunu ileri sürüyorlar. Anadolu’da ayrı sultanlar bulunması bu ülkenin tamamen ayrı ve bağımsız bir devlet olduğunu göstermez. Eski Türk devlet sisteminin merkeziyetçi olmadığını hatırlamak, Anadolu sultanlığının ayrı bir devlet demek sayılamayacağını belirtmeye yeter. Gök Türklerde de iki, hatta bazan dört kağan bulunuyordu. Kağanlar, iç işlerinde bağımsızdılar… Fakat bu ayrı ayrı iki veya dört devlet demek değildi. Bunun gibi, Selçuk devletinde de dört sultan bulunuyor, fakat bunların üçü Horasan’daki büyük sultana tabî olarak yaşıyordu.

O halde, Türkiye’nin başlangıcı olarak hangi tarihi kabul edeceğiz? 1040 yılını mı, yoksa 1071 ‘i mi?

Bana göre doğru olan birincisidir. Fakat benim bu fikirde bulunmam, hatta çoğunluğun bana taraftar olması hiçbir mânâ taşımaz. Aramızda tek fikir hâkim olmadıkça, evvelce de söylediğim gibi, uzak gelecek için fesat tohumları atılmış olur. Bu anlaşmazlığı ve fikir kargaşalığını da ancak bir tarih kurultayı önleyebilir. Kesin bir sonuca varıldıktan sonra, bütün tarih kitapları artık o başlangıç yılına göre kaleme alınır. Bir devletin hangi tarihte başladığını tespit etmek pek mühimdir. Başlangıç yılı belli olmayan devlet, medenî bir teşekkül sayılamaz.

B) Türkiye Tarihinde Hegemonyalar Meselesi:

Bu mesele, Türkiye tarihinin ana çağlara bölünmesi meselesidir. Türkiye tarihinin yalnız Osmanlılardan ibaret olmayıp Selçuklulardan başladığını Osmanlı Meb’usan Meclisi’nde bir nutukta söyleyen ve bu fikri ilk defa ortaya atan merhum Rıza Nur Beğ, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra yayınladığı 12 ciltlik Türk Tarihi’nde, Türkiye tarihini Selçuklular, beğlikler, Osmanlılar diye üç ana bölüme ayırmaktadır ki, onun bu sınıflandırması birçokları tarafından kabul olunmuştur.

Başka bir tarihçi ise, Türkiye’de sırasıyla, Dânişmendli, Selçuklu, Karamanlı, Osmanlı hegemonyalarının bulunduğunu söylemektedir. Bu fikre göre Anadolu’daki Türklerin Horasan’daki büyük Selçuk devletine bağlantısı yoktur.

Ben ise, bu hususta ancak Selçuklu, İlhanlı, Beğlikler ve Osmanlı hâkimiyetlerinin bahis konusu olabileceğini ileri sürüyorum. İlhanlıları yabancı ve hattâ düşman sayan Anadolucu zihniyete göre, bu sınıflandırmanın büyük itirazlara uğrayacağı muhakkaktır. Fakat bu çeşitli fikirlerden hangisinin doğru ve ilmî olduğu ise, ancak bir tarih kurultayında anlaşılabilir.

Burada konuşacak bilginler fikirlerini savunmak için büyük çalışmalara koyulacaklarından, belki yeni tarihi belgeler ve gerçekler de ortaya çıkar.

Medenî milletler kendi tarihlerindeki hükümdar sülâlelerini kesin şekilde bilirler. Bilmedikleri şey, çok defa, ilk hanedanın ilk hükümdarlarına ait tahta çıkış ve ölüm tarihleridir. Biz ise, Türkiye’de hangi hanedanların yüksek hâkimiyeti elinde tutmuş olduğunu bile bilmiyoruz.

C) Osmanlı Padişahlarının Sayısı Meselesi:

Şimdiye kadar kaç Osmanlı pâdişâhı geldiği hakkında dahî ortak kanaatimiz yoktur. Klasik telâkkiye göre Osman Gazi ile başlayan ve VI. Mehmed ile biten Osmanlı pâdişâhları 6 Mehmed, 5 Murad, 4 Mustafa, 3 Osman, 3 Ahmed, 3 Selim, 2 Bayazıd, 2 Süleyman, 2 Mahmud, 2 Abdülhamit, 1 Orhan, 1 İbrahim, 1 Abdülmecit, 1 Abdülaziz olmak üzere 36 kişidir. Fakat acaba bu telakki doğru mudur? Yıldırım Bayazıd‘ın oğulları olan Süleyman, Mûsâ ve Mustafa Çelebiler ile Fâtih‘in oğlu Sultan Cem de Osmanlı pâdişâhları arasında değil midir? Şimdiye kadarki Osmanlı tarihî, saltanatı ele geçiren pâdişâhların meşru olduğunu belirtmek düşüncesiyle yazıldığından, bazı tarihî gerçekler kasten örtbas edilmiş olamaz mı? Bizce Osmanlı pâdişâhları klasik 36 kişiden ibaret değildir.

Nitekim XIV. Yüzyılda yaşayıp bugünkü bilgimize göre ilk Osmanlı tarihini yazan meşhur şâir Ahmedî, Yıldırım Bayazıd’dan sonraki Osmanlı pâdişâhı olarak Süleyman Çelebi‘yi tanıdığı gibi, II. Murad ve Fâtih devirlerinde yaşayıp Behçet üt-Tevârih adlı umumî tarihi yazan Şükrullah da Yıldırım‘dan sonra Süleyman Çelebi‘nin hükümdarlık ettiğim kabul etmektedir. Şükrullah, Süleyman Çelebi’den sonra Anadolu’da Çelebi Sultan Mehmed, Rumeli’de de Mûsâ Çelebi olmak üzere iki pâdişâhın birden tahta çıktığını yazmaktadır.

Şükrullah’tan biraz daha sonraki müverrih Âşık Paşaoğlu‘nda da Süleyman Çelebi’nin Osmanlı pâdişâhı sayıldığına dair bazı imâlar vardır.

Daha sonraki Osmanlı müverrihleri tarafından Süleyman Çelebi ile Mûsâ Çelebi‘nin pâdişâh sayılmayışının sebebi, iç kavgalardan sonra diğerlerinin öldürülecek Çelebi Sultan Mehmed neslinin hâkimiyete geçmiş olması ve ihtimâl ki o zaman meşru sayılmayan bir saltanatın meşru gösterilmek istenmesidir. Son devir tarihçilerinin çoğu ve bu arada “Osmanlı Tarihi Kronolojisi” adı ile bir eser yayınlayan İsmail Hami Dânişmend, Süleyman ve Musa Çelebileri Osmanlı pâdişâhları arasında saymamakta, sebep olarak da bunların bütün Osmanlı ülkesine sahip olamadıklarını ileri sürmektedir. Hâlbuki eski Tarih Encümeni üyelerinden merhum Ali Şeydi Beğ, 1329 da yayınladığı Osmanlı Tarihi’nde Yıldırım Bayazıd‘dan sonra Çelebi Süleyman‘ı beşinci pâdişâh olarak, ondan sonra da Mûsâ Çelebi‘yi altıncı pâdişâh olarak kabul etmektedir. O zaman devletin başkenti Edirne olduğundan başkente hâkim olan şehzadenin Meşru hükümdar sayılması da bir dereceye kadar doğrudur. Yine Yıldırım Bayazıd‘ın oğullarından Mustafa Çelebi‘nin Rumeli’de, Fâtih’in oğlu Sultan Cem‘in de Anadolu’da padişahlıklarını tanıttırmış olmaları ve aylarca, hattâ yıllarca hükümdarlık etmiş bulunmaları dolayısıyla, bunların da bir kalem de hükümdarlar silsilesinden atılmaları doğru değildir. Birçok beğlere ve vezirlere hükümdarlıklarını kabul ettiren para bastıran, ordusu olan ve memleketin büyük bir kısmında uzun zaman padişahlık eden bir prensin pâdişâh sayılıp sayılmayacağı, ancak, ilmî bir kurultayda karar altına alınabilir.

Fakat mesele bu kadar da değildir. Son yıllarda Osman Gazi ile Orhan Gazi arasında başka bir pâdişâhın da hükümdarlık ettiği iddia olunmuştur. Amasya Tarihi müverrihi merhum Hüseyin Hüsâmeddin Efendi, Tarih Encümeni Mecmuasındaki bir etüdü ile Osman Gazi‘den sonra Osmanlı tahtına oğlu Ali Erden Beğ‘in geçtiğini, dört yıl padişahlıktan sonra diğer Anadolu beğlerinden yardım gören kardeşi Orhan Gazi tarafından tahttan indirildiğini iddia etmiştir. Bizans kaynaklarında da buna benzer bir vaka kayıtlı olduğu için Hüseyin Hüsâmeddin Efendinin iddiası ciddiyetle tartışılmaya değer mâhiyettedir.

Ç) Osmanlı Tarihindeki Terimlerle Özel Adların İmlâsı Meselesi:

Umumî Türk tarihinde de bulunan bu mesele, Osmanlı tarihinde belki daha şiddetle kendini göstermektedir. Okul kitaplarında olsun, ilmî eserlerde olsun Özel adlardaki “d-t” meselesi keyfî imlâya tâbi olmakta devam etmektedir. Tarihteki Ahmed, Mehmed, Mahmud adlarının sonu “d” ile mi, “t” ile mi yazılacaktır? Bu hususta ortak bir kanaat yoktur. Yeni harflerin kabulünden sonra azalacağına, büsbütün artan imlâ anarşisi, tarihî adlara da sirayet etmiştir. Ben, tarihi şahsiyetlerin adlarının asıllarındaki şekilleriyle, yani Ahmed, Mahmud şeklinde yazılmasına taraftarım. Bugün yaşayanlar ise kendi adlarını istedikleri imlâ ile yazmakta serbesttirler. Başkaları da onların bu hakkına uymaya mecburdur.

Tarihi terimlerin imlâsı da ayrı bir meseledir. Osmanlı devrinin başbakanları olan şahısların ünvânı hangi imlâ ile yazılacaktır? Bazıları bunun da aslındaki imlâ ile “sadrı âzam” şeklinde yazılmasını uygun buluyor. Ben ise Türkçeleşip halka mal olmuş bulunan bu kelimeyi umumun söyleyişi üzere “sadırazam” şeklinde yazmayı doğru sayıyorum. Bunun gibi, diyanet işleri başkanı olan zâtın unvanı, eski okuyuşa göre “şeyhülislâm” mı, yoksa halk söyleşi şeklinde “şehislâm” mı yazılmalıdır? Türlü türlü prensiplere göre yazılan ve manevî bir güçsüzlüğün belirtisi olan bu hâle de ancak ilmî bir kongre son verebilir. 311

(Yeni Sabah, 4 Aralık 1948)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al