TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA ORDU VE DONANMA

TÜRKİYE SELÇUKLULARINDA ORDU VE DONANMA

Ordu, ilk Türk devleti olarak kabul edilen Büyük Hun Devleti’nden günümüze Türk milleti ve oluşturduğu siyasi teşekküllerin en önemli unsuru olagelmiştir. Büyük Hun Hakanı Mete Han (M.Ö. 206-174) ölümünden iki yıl önce Çin İmparatoruna yazmış olduğu bir mektubunda; “Tanrının yardım ve şefaati; subay ve askerlerimin yüksek savaş yeteneği, atlarımın gücü ve kuvveti ile bütün Yüeçileri ezdi. Başlarını kesti; ölenler öldü; teslim olanlar teslim oldu; böylece göğün altında, (yani dünyada) asayiş ve dirlik kurulmuş oldu.”[1] şeklinde bir ifadeyle düzen ve asayişi sağlamada, düşmanlarını bertaraf etmede ordunun ehemmiyetini belirtmektedir.

Gerçekten de ordu Türk devletlerinde son derece önemli ve adetâ herşeyin merkezidir. Bağımsız yaşamak, yeni yerler fethedip yeni devletler kurmak hep ordu sayesinde gerçekleşmiştir. Türk hükümdarı herşeyden önce bir başkumandandır. Ve onun en önemli vazifelerinden biri ordusunun başında akınlar ve savaşlar yapmaktır. İşte bu anlayış içinde Türkler sadece ana vatanları olan Orta Asya’da değil onun dışında diğer coğrafyalarda da bağımsız devletler kurmuşlar; zaman zaman gittikleri ülkelerde nüfusları az da olsa hakimiyeti ele geçirmeyi başarmışlardır. Türklerin askerlikteki maharetleri teşkilatçılıktaki maharetleri ile birleşmiş ve bu sayede asırlara hükmeden büyük devletler kurmuşlardır.

Onların askerlikteki üstünlükleri sadece kendi millet ve devletleri için bir teminat olmaktan başka diğer millet ve devletlere de fayda sağlamıştır. Meselâ Abbasi halifelerinden Me’mun (813-833) Türk askerlerini düzenli bir şekilde hilâfet ordusu saflarına almış böylece asayiş bakımından durumu pek parlak olmayan devleti içinde bulunduğu durumdan kurtarmak istemiştir. Abbasi Halifeliği’ni tehdit eden iç ve dış baskılar Türkler’in orduya alınmasıyla bir nebze hafiflemiş, özellikle Mısır isyanlarının bastırılmasında ve Bizans’a karşı yapılan seferlerde Türkler önemli rol oynamışlardır.[2]

Abbasi Devleti’nin kuruluşunda büyük rolü olan ve giderek devletin bir Fars Devleti haline gelmesini arzu eden Fars unsuru bertaraf etmek isteyen Mu’tasım (833-842) devlet içinde Arap ve Fars unsurunun dışında olmak şartıyla kendisinin rahatlıkla güvenebileceği üçüncü bir unsura ihtiyaç duydu. O’nun düşündüğü bu unsur askerlikteki maharetleri kadar cesurluk, güvenilirlik ve sadakatlarıyla meşhur olan Türklerden başkası değildi. Nitekim onun döneminde orduya alınan ve kısa zamanda sayıları otuz bine ulaşan Türk askerleri sayesinde Azerbaycan’da başgösteren Babek tehlikesi ortadan kaldırıldı (837). Ayrıca Bizans ile yapılan mücadelelerde önemli başarılar elde edildi ve Bizans’ın İstanbul’dan sonra üçüncü büyük şehri olan Amorion (Ammûriye) fethedildi.[3]

Türk askerlerinin Abbasi Devleti içindeki müsbet hizmet safhaları kesintisiz yarım asır devam etti. Ve İslâm tarihinde 836-892 yılları arasındaki bu döneme “Samerra Devri” denildi ki adını hususi olarak Türk askerleri için kurulan ve Arapça “surre men rea” (gören sevindi) mânâsındaki Samerra şehrinden almaktaydı.

Türklerin askerlikteki maharetleri ve İslâm Devleti’ndeki hizmetleri dönemin müverrihlerinin de dikkatini çekmiştir. el-Cahiz Türklerin faziletlerinden bahsederken Türk askerleri ile Horasan birlikleri ve Hariciler arasında bir karşılaştırma yaparak; “Horasanlılar düşmanla karşılaşmanın başlangıcında geri çekilirler. Bu sırada kaçmaya başlarlarsa hezimete uğramışlardır.

Bununla beraber çok defa geri dönmezler. Fakat bu, askeri tehlikeye marûz bıraktıktan ve düşmanı hücuma tama ettirdikten sonra vukubulur. Haricîler bir geri kaçtılar mı kaçmışlardır. Artık geri çekildikten sonra tekrar hücuma geçmeleri hesaba katılmayacak kadar nâdirdir.

Türk Horasanlı gibi geri çekilmez. Geri döndüğü takdirde öldürücü bir zehir, insanın işini bitiren bir ölümdür. Zirâ, arkasındaki insana önündeki insan gibi okunu isabet ettirir. Bu kadar hızlı gitmesine rağmen kemend atmasından, kemendi ile düşmanın atını yere yıkmasından ve süvariyi atının üzerinden kapıp almasından emin olunamaz” diyerek Türklerin savaştaki cesaret ve hünerlerinden bahseder ve devamla; “Türk hücum ettiği zaman şahsı, silahı, hayvanı, hayvanının takımları ile ilgili herşeyi yanında bulundurur. Hızlı yürüyüşe, devamlı yolculuğa, uzun gece yürüyüşlerine ve memleketler katetmeye gelince bu hususta o cidden şâyân-ı teaccüptür” demektedir.[4] Bundan da anlaşılıyor ki; Türkler askerlikte cesaret, maharet, disiplin ve sebati birleştirip çoğu zaman imkansızı başarmışlardır.

Türklerin askerlikteki üstünlükleri ve bu teşkilata verdikleri değer kurdukları devletlerin bünyesine de etki etmiştir. Meselâ Büyük Selçuklu Devleti tarihine baktığımızda askeri teşkilatın gerek hükümet ve gerekse eyalet teşkilatında müstesna bir yere sahip olduğunu görürüz. Esasen Selçuklu tarihi, mülkî teşkilat kadrolarını işgal eden İranlılarla, askerî teşkilat kadrolarını işgal eden Türkler arasında, bazen Türk hükümdarı ile mülkî teşkilatın başı olan veziri de içine alan gizli veya açık daimi bir nüfuz mücadelesi örnekleriyle doludur. Bu mücadelenin akisleri İranlı vezir Nizamü’l-Mülk’ün eserinde de yer almıştır.[5]

Büyük Selçuklu Devleti’nin Anadolu’daki uzantısı olan Türkiye Selçuklu Devleti’nin de en önemli özelliği askerî bir bünyeye sahip olmasıydı. Bu nedenle ordu devlet ve toplum hayatında son derece önemliydi. Türkiye Selçukluları İranlı ve İslâm hüviyetindeki idare sistemini tevârüs etmiş oldukları Büyük Selçuklulardan daha ileri derecede eski Türk hususiyetlerini muhafaza ettiklerinden[6] askerî teşkilatda Büyük Selçuklulardan farklı bir takım uygulamalara da yer vermişlerdi. Bu farklılık şüphesiz zaman ve şartların zorlaması yanında coğrafi mekan ve yaşanılan tecrübelerin tabii sonucundan kaynaklanmaktaydı.

Türkiye Selçukluları Büyük Selçuklular gibi devletin temel unsuru olan Türkmenleri Anadolu’da dağıtmak ve iskân etmek amacını taşıyorlardı. Diğer yandan Büyük Selçuklulardan farklı olarak kumandanlara vilâyetler büyüklüğünde iktâlar vermemek suretiyle hakimiyetin parçalanmasına ve feodalizmin kurulmasına engel oldular. Bundan başka yine Büyük Selçukluların aksine sübaşılar (serleşker, kumandan) iktâlarına ve askerlerine sahip değil, sadece askerî amir mevkiinde idiler. Esasen bu askerler sübaşılara bağlı köle değil devletin asıl sahibi Türklerden oluşan sipahiler idi. Bunların geçinme masrafı kumandana ve onun iktâına değil devletin kendilerine tahsis ettiği küçük iktâlara bağlanmıştı. Türkiye Selçuklularında uygulanan bu iktâ veya toprak sistemi sayesinde devletin feodal bünyesi tedricen hafifletilmişti.[7]

Bunun yanı sıra Büyük Selçuklularda devletin bekâsı için kardeşi Çağrı Bey ile büyük bir uyum içinde olan Tuğrul Bey zamanında uygulanmaya başlamış olan devletin merkezileştirilmesi hususu daha sonraki dönemde fetihler, Türk devlet telakkisi ve Türkmenler meselesi yüzünden tam olarak başarıya ulaşmamıştı. Sayılan sebeplere bağlı olarak uygulanan toprak hukuku yani iktâ sistemi devlet otoritesinin güçlü olduğu dönemlerde askerî yönden fevkâlade mühimdi. Ancak zamanla hanedan üyelerine, devlet hizmetinde bulunan büyük emirlere, savaşlarda yararlık gösteren neferlere verilen iktâlar bazen bir veya birkaç vilâyeti içine alacak kadar genişledi ve âdeta feodal bir yapı özelliği gösterdi. Büyük iktâlarda sahipleri emrinde bazen 100, 150, 300, 500, 800 hatta 1000 asker bulunmaktaydı ki gerçekte 10 askerden fazla asker besleyenleri büyük iktâlar grubuna sokmak mümkündü.[8] İdarelerinde geniş topraklar ve maiyetlerinde mühim askerî kuvvetler bulunan ve merkezdeki devlet teşkilatının küçük bir örneğini teşkil eden iktâ sahiplerinin bazen sultan ile, bazen kendi aralarında mücadelelere giriştikleri, iktâlarını yetersiz görenlerin tek başına veya aralarında ittifak kurarak isyan ettikleri görüldü.[9]

Türkiye Selçuklularında ise II. Kılıçarslan’ın devleti on bir oğlu arasında paylaştırması devletin feodal esaslara göre paylaştırılması esasının son örneği oldu.[10] II. Kılıçarslan’dan sonra Türkiye Selçuklu Devleti Moğol istilâsına kadar tam bir merkeziyetçi devlet manzarası arz etti. Selçuklulardan sonra Osmanlılar da devlet ve mirî arazi sistemini geliştirerek uyguladılar. Diğer bir husus Türkiye Selçuklularında devlet teşkilatında görev alan kişiler arasında askerî kadrolar sivil kadrolara nazaran daha kalabalık ve daha etkiliydi. Devlet ileri gelenlerinden büyük bir kesim “ehl-i Seyf”den olup emir rütbesini taşıyordu.[11]

Orduya ait bütün idarî işlere büyük divana bağlı olup ikinci derecedeki divanlar kategorisinde değerlendirebileceğimiz “Divan-ı Arz” bakardı. Ordunun levazımat ve ihtiyaçlarına bakan, maaşlarını veren, defterlerini tutup yoklamalarını yapan Divan-ı Arz reisine ise “Emir-i Arız” denirdi.[12]

Divan-ı Arz’ı bugünkü Milli Savunma Bakanlığı’na, Emir-i Arız’ı ise Milli Savunma Bakanı’na benzetmek mümkündür. Ordunun sevk ve idaresi ise “Beylerbeyi” veya “Melikü’l-Ümerâ” denilen kumandanın uhdesinde bulunuyordu. Önemli vilâyetlerde ise “Arzü’l Ceyş”ler vardı. Bunlar bir çeşit askerî defterdar konumunda idi.[13]

Günümüzde olduğu gibi Selçuklu ordusu üç temel unsurdan oluşuyordu. Bu unsurlar insan, teşkilât ve teçhizâtdı.

İnsan Unsuru

Ordunun en temel unsuru insan idi. Teşkilât ve teçhizâtın kullanımını sağlayan ve ordunun zafere ulaşmasında birinci derecede rol oynayan bu unsurdu. Türkiye Selçuklu Devleti’nde ordunun bünyesi yedi farklı şubeden meydana geliyordu.

Fuad Köprülü’nün de ifâde ettiği bu şubeleri şöyle sıralayabiliriz:

1-) Doğrudan doğruya sultanın şahsına bağlı olan ve daima merkezde bulunan kuvvet (hassa birlikleri); Bunlara “müfred” ya da çoğul olarak “mufarede”;[14] “gulamân-ı has”,[15] mulâzıman-ı yatak/yayak ve “halka-i hass” deniliyordu. Sarayda çeşitli hizmetlerde bulunan Serhenkler, candarlar, perdadarlar da bu zümreye dahildiler.[16] Memlük askerî teşkilatına ait bir ıstılâh olan “Halka-i Hass”[17] tâbiri müfârede askerlerinin bir kısmı idi.[18] Gulamân-ı hass, gulamân-ı dergah gibi tâbirlerle ifâde edilen gulâmlar yine Memlükler devrinde “memlük” veya “vişaki” ya da “uşaki” adını alan zümre idi. Osmanlı teşkilâtında “kul” ıstılahı da buradan alınmıştır.[19] Yine Selçuklularda bu ıstılahdan mülhem olan visakbaşı[20] tabirini görüyoruz ki bu sultanın odabaşısı veya muhafız komutanına verilen isimdi. Sultanın özel askerlerine ise “haşem-i has” deniliyordu.[21]

Bu hassa askerleri Büyük Selçuklularda olduğu gibi Türkiye Selçuklularında da değişik unsurlardan oluşuyordu. Bunlar muhtelif milletlerden ya esir edilmek veya köle satın alınmak suretiyle tedârik edilmişti.[22] Mesela I. İzzüddin Keykâvus’un Kazvinli, Deylemli, Rum ve Frenk serhengleri yani çavuşları mevcuttu.[23] Sultan I. Alâeddin Keykubad döneminde ise yine Kazvinli, Deylemli, Frenk, Rum ve Ruslardan oluşan hassa birliklerinin sayısı 500 kişi idi.[24] O, Ahlat’ı ele geçirdikten sonra şehrin tahriri için görevlendirdiği Vezir Pervâne ve Müstevfi ile beraber şehre maiyetindeki “müfârede” ve “gulâmân-ı has”dan bin süvari sevketmişti.[25]

Hususi surette talim ve terbiye gören gulamlardan oluşan bu daimi kuvvetin sayısı hakkında elimizde kesin bir kayıt yoktur. Ancak İbn Bibi’nin bazı kayıtlarında bunların sayıları hakkında değişik bilgiler mevcuttur. Meselâ o, I. Alâeddin Keykubad döneminde Selçuklu ordusunun Ermenistan üzerine yürüdüğü sırada müfârideden 10 bin savaşçı yiğit olduğunu belirtir.[26]

Fuad Köprülü’nün İbn Bibi’nin Houtsma’nın yayınladığı muhtasar Selçuknâme’den naklettiği rakam ise 3-5 bini geçmemektedir.[27] Ve bunların ekseriyeti süvaridir. Ancak Uzunçarşılı’nın İbn Vasıl’ın eseri Müferricü’l-Kurûb’dan naklettiği bir ifâdeye göre 1234 yılında Eyyûbî meliki Melik Kâmil ile I. Alâeddin Keykubâd arasında vukubulan çarpışmada Selçuk ordusunda piyadeler de bulunmaktaydı.[28]

Halka-i Has müfredleri sultanı muhafaza hizmetini gören Büyük Selçuklu sarayındaki müfredlerin aynısı idi. Bunların içindeki Mülazımân-ı Yatak veya Yayak tabiri ise tamamen Türkçe bir kelime olan otak veya otag kelimesinden alınmış bir ıstılah idi. Bu sınıf hükümdarın çadırını beklerdi. Bu teşkilâtın aynısını Memlüklerde görmek mümkündür.[29] Yine Osmanlılardaki Yeniçeri solakları Selçuklulardaki bu teşkilatın bir benzeri idi. Bu grubun Sultanın muhafazası hususunda önemli bir yer işgal ettiği İbn Bibi’de geçen bir kayıtta sarih olarak kendini gösterir; 1211 yılında Sultan I. Gıyâsüddin Keyhüsrev İznik Rum Devleti hakimi I. Laskaris’e karşı sefere çıkmış ve Bizanslıları Alaşehir civarında bozguna uğratmıştı. Bu sırada Laskaris’in askerleri hükümdarlarının yenildiğini görünce dağlara ovalara kaçmaya başladılar. Bunun üzerine I. Gıyâsüddin’in bütün silahdar, candar ve müfârede birlikleri sultanı yalnız bırakıp ganimete dalmışlardı. Bu sırada aniden sultanın karşısına çıkan Frenk askerî bir hançer darbesi ile sultanı şehit etmişti.[30]

İbn Bibi’de Mülâzıman-ı Yatak kuvvetlerinin görevine dair bahislerde “seraperde”[31] ve Memlük tarihlerinde kullanılan “dehliz”[32] kelimesinin kullanılması bu grubun hükümdarın otağını muhafazayla görevli olduğunu ispatlar.[33] Candarlar ve bunların reisi olan “Emir-i Candar”ın görevi ise, müfârede kuvvetleriyle beraber, sultanı muhafaza etmekti. Bunlar süvari olup bellerinde altın işlemeli hamayil ile asılı kılıç taşırlardı.[34] Hükümdarın muhafızı olan candarların bir kısmı divanı muhafaza etmekte de istihdam edilirdi.

Hükümdarın hassa askerlerinden olan Mülâzıman-ı Yayak grubunun “Kanun-ı Yayak” adı verilen kanunları mevcut idi. Ve bunlar muhtemelen piyade olup kendilerine her zaman silah verilmezdi. Ancak sefer ve savaş halinde yani ihtiyaç hasıl olunca silah verilirdi.[35]

Bu gulâmân içinde saraya ayrılıp yetiştirilen köleler arasından Mübârizüddin Ertokuş, Celâlüddin Karatay, Melikü’l Ümerâ Seyfüddin Torumtay[36], Rum asıllı olup ihtidâ eden Emir Seyfüddin Hasoğuz[37] gibi değerli devlet adamları da çıkmıştı. Selçuklu Sultanları bu hassa askerlerinin intizamına oldukça dikkat ederlerdi. Sultan II. Gıyâsüddin Keyhüsrev tecrübeli komutanlarının itirazlarına rağmen Gulâmân-ı Has’ın teşvikiyle Kösedağ Savaşı’nı yapmaya karar vermişti.[38]

Hükümdarın hassa birliklerinin Sâmânîler, Gazneliler ve Büyük Selçuklularda olduğu gibi “Bitegani” yani maaşlı olmaları kuvvetle muhtemeldir.[39]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ