TÜRKİYE SELÇUKLULARI UÇ BEYİ DENİZLİLİ MEHMET BEY

TÜRKİYE SELÇUKLULARI UÇ BEYİ DENİZLİLİ MEHMET BEY

Anadolu Selçuklu sultanı I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev 1192 yılında babası II. Kılıç Arslan’ın desteği ile tahta geçmişti. Fakat bir müddet sonra Tokat meliki olan kardeşi Rüknü’d-din Süleyman Şah kendisine karşı ayaklanmış ve onu Konya’da muhasara altına almıştı. Sonuçta Gıyasü’d-din Keyhüsrev 1196’da Konya’yı ve Anadolu’yu terk etmeye mecbur kalmıştır. Keyhüsrev şehzadeliği döneminde Uluborlu meliki idi ve burada bir çevresi ve destekçileri vardı. Bu yüzden Süleyman Şah onu Anadolu’yu terke mecbur ederken batıya, yani dayılarının bulunduğu Bizans’a ya da Uluborlu yönüne gitmesine müsaade etmemiş olmalıdır. Tahtını kaybeden Keyhüsrev önce Haleb’e oradan Diyarbekir, Ahlat ve Harput’a gitmiş Güney ve Doğu Anadolu’daki devletlerden umduğu destek ve yardımı bulamayınca Trabzon’a gelmiş, oradan deniz yoluyla İstanbul’a dayılarına sığınmıştır. Sekiz sene sürgün hayatı yaşayan Gıyasü’d-din Keyhüsrev burada iken Anadolu Selçuklu Devleti’nin Bizans’a sınır olan Uç bölgelerdeki Hudut Muhafızları konumundaki Türkmen beyleriyle irtibat kurmuş ve onlardan kaybettiği tahtını tekrar ele geçirmek hususunda destek sözü almıştır. Bu Türkmen beyleri onu Anadolu’ya davet etmişlerdir.

Kayınpederi olan Komnenler sülâlesinden Manuel Mavrazemos’u da yanına alan Gıyasü’d-din onun çok büyük destek ve yardımlarına da nail olarak İzmit-Kütahya üzerinden Uluborlu’ya gelmiş Uç Türkmenleri ve Mavrazemos’un Bizanslı askerlerinden müteşekkil bir ordu ile Konya üzerine yürümüştür. Büyük güçlüklerden sonra nihayet 1204 yılı başlarında tekrar tahtına kavuşmuş, tahttan indirdiği yeğeni III. İzzü’d-din Kılıç Arslan’ı (Süleyman Şah’ın oğlu) tutuklamış, bilâhare de öldürtmüştür.

I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev, yeniden tahtı ele geçirmekte Komnen Manuel Mavrazemos’tan çok büyük yardım ve destek gördüğü için, ikinci defa iktidara gelişinin ardından Emir Mavrazemos’u Melik unvanı ile Uç bölgesine göndermiş; Uluborlu, Denizli ve Honas’ı ona vermiştir. Böylece Anadolu’da ilk olarak yöneticisi Hıristiyan olan merkeze bağlı bir Meliklik kurulmuştur. Aslında I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev’in ikinci defa tahta çıkması ile birlikte Anadolu Selçuklu Devleti’nde yeni bir devlet anlayışı ve yeni bir mutlu toplum inşa etme düşüncesi doğmuştur. Bunu “Türk Cihan Hakimiyeti Ülküsü”nün yeni bir uygulama biçiminin formüle edilmesi olarak düşünebiliriz.

İbn Sina’nın hayranlarından, bilge bir kişi olan Gıyasü’d-din Keyhüsrev[1] o günün şartlarında ülkesinde huzur ve güvenliğin tesis edilmesi için üç unsurun bir otorite altında birlik ve beraberlik içinde olması gerektiğine inanmıştır. Bu unsurlar Türk, İranlı ve Rum halklarıydı. Gıyasü’d-din birinci defa tahta geçerken İranî bir unvan olan “Keyhüsrev” unvanı ile ve adeta bir İranî kimlik ile iktidara gelmişti. Fakat kardeşi Süleyman Şah, Danişmend İli’ndeki Türkmen gazilerin desteğini alarak onu tahttan indirmişti. Danişmendoğulları tarihi boyunca devam edip gelen Türk-İranlı rekabet ve mücadeleleri burada gene etkili olmuştur.[2] Bu tecrübeden bi’l-istifade sürgünde iken Uç bölgelerdeki Türkmen gazilerin desteğini kazanmaya çalışmış ve onların desteğini ve askerî gücünü yanına alarak ikinci defa iktidara gelmiştir. Öte yandan Komnen ailesi ile de akrabalık tesis ederek Anadolu’da Hıristiyan halkı da kendisine bağlamayı başarmıştır. İşte Gıyasü’d-din Keyhüsrev’in ikinci defa tahta geçmesi ile meydana çıkan siyasî düşünce ve devlet felsefesindeki bu gelişme ve yapılanma uygulanmaya başlanmış ve şekillenmiştir.

Buna göre Selçuklu hükümdarları, Afrasiyab’ın soyundan gelen Turanî kavimlerin hakanı, Gıyasü’d-din’den itibaren Selçuklu hükümdarları Keyhüsrev, Keykâvus, Keykubad, Keyferidun gibi destanî İran şahlarının unvanlarını alarak Acem şahlarının devamı olduklarını ve nihayet Diyar-ı Rum’da Rum melik ve kontlarının da büyük (uluğ) sultanı olduklarını teb’alarına empoze etmeye çalışmışlardır. Böyle bir siyasî tedbir ve proje ile Danişmendoğulları zamanında Malatya ve çevresinde mevcut olan İran kültürüne dayalı siyasî ve kültürel yapılanmadan neşet eden siyasî ve kültürel çevre ile, Tokat, Sivas ve Amasya yöresinde Türk kültürü ve Türk töresinden kaynaklanan siyasî ve kültürel çevre arasındaki siyasî rekabet ve mücadeleye[3] son verme plânlanmıştır. Yerli Hıristiyan halklar ile Müslüman halklar arasında da barış ve güven ortamı yaratmaya çalışılmıştır. I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev bütün bu dinî ve etnik zümreleri kendi siyasî otoritesi altında toplayarak ve kendisini merkeze alarak Anadolu’da sulh ve sükûn ortamı oluşturmuştur. İkinci defa iktidara gelince oğullarından İzzü’d-din Keykâvus’u Malatya’ya, Alâü’d-din Keykubad’ı Tokat’a ve Mavrazemos’u hanedan üyesiymiş gibi Uluborlu ve çevresine Melik olarak göndermesi bu yeni devlet felsefesinin ve siyasî anlayış ve düşünüş biçiminin yapılanmasına yönelik bir uygulama olmuştur. Nitekim bundan sonradır ki, Anadolu Selçuklu Devleti yönetiminde çok sayıda Rum, Ermeni kökenli kontlar, İran ve Türkmen kökenli emirlerin devlet hizmetine girdikleri görülür. Uluğ Sultan Alâü’d-din Keykubad’ın, Alanya’daki Alara Hanı kitabesinde kendisini “Sultanü’l-Arabi ve’l-Acemi” lâkaplarının yanında “Sultanü’r-Rumi ve’l-Ermeni” ve’l-Efrenc” lâkapları ile de tavsif etmesi bu mefkûreyi ifade etmektedir.

I. Gıyasü’d-din Keyhüsrev zamanında ortaya çıkan bu huzurlu ve mutlu toplum inşa etme düşüncesi Osmanlılara da intikal etmiştir. Osmanlılarda bu düşünce çeşitli dinden ve etnik zümrelerden olan teb’a arasında adaleti tevzi etmek suretiyle huzurlu ve güvenli bir toplum yaratma şeklinde kendini göstermektedir. Buna ilâve olarak devleti tasavvuftaki “Kutbiyyet” nazariyesi esasına göre inşa ederek devlete kutsiyyet ve ebed-müddet vasfı verilmeye çalışılmıştır. Bu kutsiyyet daha sonra halifelik ile de te’yit edilmiştir.

Anadolu Selçuklularının uç vilâyetlerinin meliki Emir Mavrazemos, İzzü’d-din Keykâvus ve Alâü’d- din Keykubad zamanında bu görevini sürdürmüştür. Alâü’d-din Keykubad zamanında Alanya ve İçel’in fethi sırasında büyük yararlıklar göstermiştir. Muhtemelen Alanya’nın fethinden (1225) kısa bir zaman sonra Mavrazemos vefat etmiştir. Onun bu Uç bölgesindeki görevini oğulları devam ettirmiştir. Babaîler İsyanı ve Kösedağ yenilgisinden sonra Anadolu’nun buhranlı günlerinde bu Uç hanedanının herhangi bir faaliyeti göze çarpmamaktadır. Ancak II. İzzü’d-din Keykâvus ve IV. Rüknü’d-din Kılıç Arslan’ın taht mücadelesinde İzzü’d-din’i destekledikleri görülmektedir. Moğolların desteğini alan IV. Rüknü’d-din Kılıç Arslan yanındaki Moğol yanlısı ümera ile 14 Ramazan 659 (1261)’de Konya’ya gelip tahta oturunca II. İzzü’d-din Keykâvus da Denizli bölgesindeki Türklerin desteğini alarak direnişe koyuldu. Ancak Kılıç Arslan’ı iktidara getiren güçlerle mücadele edemeyeceğini anlayınca önce Antalya’ya çekildi, orada da tutunamayınca deniz yolu ile İstanbul’a gitti. İşte bu sırada Denizli ve yöresinde Beylerbeyi konumunda olan “Mehmed-i Beg-i Uç” diye de anılan Mehmed Bey adlı bir zat bulunmaktadır.[4] Bu bildirinin konusu bu Uç Beyi Mehmed Bey’in kimliğidir.

A. Uç Beyi Mehmed Bey

Burada önce bu Mehmed Bey hakkında mevcut olan bilgiler verildikten sonra onun hakkında ortaya çıkardığımız bir belgeye dayanarak kimliğine açıklık getirilecektir. Bu belge ile Anadolu Selçuklu tarihinin bazı problemlerinin çözüme kavuştuğu gösterilecektir.

IV. Rüknü’d-din Kılıç Arslan ile II. İzzü’d-din Keykâvus’un taht mücadelesinde Türkler ve Ahiler genel olarak İzzü’d-din Keykâvus’u destekliyorlardı. Ahi teşkilâtının lideri Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud 1257 yılı sonlarında İzzü’d-din Keykâvus’a sunduğu “Letaif-i hikmet” adlı eserinde onu Anadolu’nun son ümidi olarak görmekte ve ona taktik, destek ve moral vermektedir.[5] Fakat İ. Keykâvus’un batıya çekilerek muhalifleri ile mücadeleyi sürdürmesi sırasında Mehmed Bey etrafındaki Türkmenlerle ona destek veriyordu.

Ancak sonuçta İzzü’d-din Keykâvus’un yenilip ülkeyi terk etmesi onun hizmetinde olan pek çok Türkmen ve Ahilerin de Batı Anadolu’ya göçmelerine sebep oldu. Ardından Moğolların desteği ile IV. Rüknü’d-din Kılıç Arslan’ı iktidara getiren Muînü’d-din Süleyman (Pervane), Sahip Ata Fahrü’d-din Ali, Tacü’d-din Mu’tez (Vezir), Hatıroğlu Şerefü’d-din ve Nuru’d-din Caca ve emsali ümera yeni Sultan Kılıç Arslan’dan ferman alarak kendilerine muhalif olan Türkmen ve Ahilerin mallarını, medrese, tekke ve zaviyelerini, iş yerlerini müsadereye başladılar.[6] Bütün bu Türkmen ve Ahi zümrelerinin Mevlânâ Celalü’d-din-i Rumî’ye intisab etmeleri mecburiyetini getirdiler.[7]

Bu uygulama Anadolu’da geniş çapta isyanların çıkmasına sebep oldu.[8] Ahi Evren tam bu sırada yazdığı “Ağaz ü encam” adlı eserinde “Zamanımızın kurt tıynetli yöneticileri insanların varisleri olsa bile mal ve terekesini zorla ellerinden almaktalar. Şeriattan nam ü nişane kalmadı” demekte ve çevresindekileri isyana teşvik etmektedir.[9] Bunun neticesinde Aksaray, Kırşehir, Ankara, Sivas, Çankırı, Karaman ili, Tokat gibi illerde isyanlar çıktı.

Devlet bu isyanları çok merhametsiz bir şekilde bastırdı. Devrin Moğol yanlısı tarihçisi Kerimü’d- din Aksarayî “Mum rüzgâr karşısında sönmeye mahkûmdur” diyerek[10] memnuniyetini ifade etmektedir. Kırşehir’de Ahi Evren ve arkadaşlarının başlattığı isyan daha acımasız bir şekilde Nuru’d- din Caca tarafından bastırıldı. Burada 90 yaşındaki Ahi Evren ve beraberindeki Ahiler kılıçtan geçirildiler.[11] İşte bu olaylar Orta Anadolu’dan Suriye’ye ve özellikle de Uç bölgelere büyük bir göç dalgasının yaşanmasına yol açtı. Manzum “Velâyet-name”de bildirildiğine göre Hacı Bektaş yakınlarına Uç bölgelere göçmelerini öğütlemekteydi.[12] Nitekim onun yakınlarından olan Edebalı, Abdal Musa, Geyüklü Baba, Karaca Ahmed, Said Emre Uç bölgelere göçmüşlerdir.

Bir Uç ili olan Denizli ve çevresine göçenler bu bölgede bir Selçuklu Beylerbeyi olan Uç beyi Mehmed Bey’in emrine girmişlerdir. Ancak Moğolların Anadolu’da tam hakimiyet kurmalarından sonra burada hakimiyetini sürdürmek için Moğollardan menşur almanın gerekli olduğunu görmüştür. Bu amaçla Kayseri’ye kadar gelip Moğolların bir numaralı adamı olan Pervane Muînü’d-din Süleyman ile görüşmüş ve onun aracılığı ile Hulagu Han’dan menşur almıştır.[13] Mevlevî yazar Ahmed Eflâkî onun önce Konya’da Mevlânâ Celalü’d-din-i Rumî ile görüştüğünü ve başında ahilerin üniforması olan Akbörk bulunduğunu, Mevlânâ’nın rızasını aldıktan sonra Pervane Muînü’d-din’le görüşmek üzere Kayseri’ye gittiğini bildirmektedir. Eflâkî, Akbörkün ilk olarak Uç beyi Mehmed Bey’in başında görüldüğünü ve Pervane Muînü’d-din ile görüştükten sonra tekrar görevine döndüğünü de sözlerine eklemektedir.[14]

Mehmed Bey her ne kadar Muînü’d-din Süleyman ve Mevlânâ arcılığı ile Hulagu Han’dan “yarlığ” aldıysa da Hulagu onun huzuruna gelmesini istemiştir. Fakat Mehmed Bey huzura gitmeyi göze alamamıştır. Moğollar Uç’daki Türkmenlerden ve Uç Beyi Mehmed Bey’den endişeliydiler. Bu yüzden bizzat Hulagu Han’ın emri ile bir Selçuklu ve Moğol birleşik kuvvetleri bölgeye sevk edildi. Bu ordu, Mehmed Bey’in damadı Ali Bey’e destek vererek onu Mehmed Bey’in peşine taktılar. Nihayet Dalaman civarında Mehmed Bey yakalandı. Onu Uluborlu’ya getirerek orada idam ettiler.[15] Bu olayın tarihi 661 (1263) yılı başlarıdır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al