TÜRKİYE SELÇUKLU VAKIFLAR

TÜRKİYE SELÇUKLU VAKIFLAR

Türkiye Selçukluları, Anadolu’da kendilerine has bir sosyo-ekonomik yapı oluştururken İslam devletlerinden aldıkları vakıf kurma anlayışını geliştirerek iyi bir vakıf sistemi meydana getirmişler ve bunu Osmanlı vakıf anlayışına da temel yapı olarak aktarmışlardır.

Genel olarak vakıfların, şahsi servetleri sosyalleştirip kamu hizmetine sunduğu, sırf ahlaki ve insani vazife anlayışıyla topluma katkı yaptığı, bu anlayışın bir sonucu olarak, Türk-İslam toplumlarında içtimai adaleti sağladığı söylenebilir.[1] Kişileri hayatın getirdiği her türlü olumsuzluklara karşı koruması ve iç huzuru ve asayişi sağlayarak cemiyet hayatını ahenkli hale getirici rolünden dolayı, Türk-İslam kültürü, vakıf kurulmasını “insanların en ziyade muhtaç olduğu şeyi vakfetmek, vakıfların en hayırlısıdır” inancı ile asırlar boyunca teşvik etmiştir ve on binlerce vakıf eserini ortaya çıkaran hukuki yapıyı da aynı şekilde günün şartlarına uygun olarak geliştirmiştir.[2]

İslâmiyet’in yayıldığı sahalarda, Bizans’ın Roma Hukuku’ndan esinlenerek kurduğu Suriye ve Mısır dini irad vakıfları dikkat çekiyordu.[3] Türkiye Selçuklularına anlayış olarak kaynaklık eden İslam medeniyeti ise bu seviyede bir vakıf anlayışının ve vakıf kurumlaşmasının ötesine geçerek, olayı sosyal ve kültürel boyutu ile ele almış, ihtiva ettiği sosyal ve ahlaki prensipler icabı, vakfın gelişimini diğer medeniyetlerdekinden daha ileri götürmüş, ona müstakil bir şahsiyet kazandırmıştır. Bilhassa hayır ve yardım amacı güden vakıfların inkişaf ve geniş bir tatbik sahası bulmasında, bu dinin tesirleri çok büyük olmuştur.[4]

Vakıf kurumu, İslam medeniyeti içinde, Abbasiler devrinde hukuki bir yapıya kavuştu. Ebû Yusuf adlı Abbasi bilgini, İslam hukukunun tedvinine çalıştığı bir sırada vakıf müessesesinin hukuki mahiyetini, zamanın temayüllerine uygun bir şekilde ortaya çıkardı. Bunun sonucunda Abbasiler devrinde vakıf kurumunun, Türk bölgelerinde de hızla gelişme içine girdiği görülmektedir.[5]

Sosyal yardım ve dayanışma fikri gelişmiş olan Türklerin İslam öncesi dönemden beri Türk toplumunun örf ve adetlerine göre, vakfa benzer tasarruflarda bulundukları kesindir.[6] Nitekim Uygurlara ait bir vakfiye, Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde bulunmaktadır.[7] Fakat Türk vakıflarının müstakil bir müessese halinde ortaya çıktığı dönem, Büyük Selçuklu Devleti dönemidir.

Vakıf müessesesi, İran ve Maveraünnehir’de Abbasi hilafetinden ayrılan bağımsız Türk devletlerinde de Abbasiler devrindeki yapıya benzer şekilde devam etmiştir.[8] Selçuklu Devleti’nin kurulması ile Şark Müslümanlığının Türk hakimiyeti altına girmesi, vakıf kurumunun daha fazla gelişmesini sağladığı gibi XI-XII. asırlarda tasavvuf tarikatlarının muntazam bir içtimai teşkilat mahiyetini alması da tekkelerin ve zaviyelerin birden bire artmasına ve vakıfların her tarafta yayılmasına sebebiyet verdi.[9]

Anadolu’nun fethinden sonra burada kurulan Selçuklular ve Danişmendliler gibi muhtelif Türk devletlerinde, dini mahiyette bir çok vakfın kurulduğu görülüyor. Danişmendlilerden Yağıbasan’a (öl. 1163) ait Sivas’taki medresenin Osmanlılar zamanında yenilenen vakfı Anadolu’da tespit edebildiğimiz ilk vakıf durumundadır.[10] Danişmendlilerin mirasını devralıp geliştiren Türkiye

Selçukluları ise XIII. yüzyılın ilk yarısından itibaren farklı sahalarda vakıflar kurmaya başlamışlar ve bunları geliştirmişlerdir.

XIII. asırda Moğol istilası, uzun bir müddet için istilaya uğrayan İslam memleketlerinde, eski içtimai ve iktisadi düzeni bozdu. Bu yapı içinde Pervane Muineddin Süleyman Devri’nden itibaren Moğollar, Anadolu Selçuklu vakıflarını mütevellilerinden alıp başka maksatlar için kullanmaya başladılar. Böylece Selçuklu vakıfları büyük ölçüde harap hale geldi.[11] XIV. asır başında ise büyük tahribe uğramış bulunan Türkiye Selçuklu vakıfları, Müslüman Moğol hükümdarları tarafından tekrar korunmaya başlandı. Eski vakıflar, bu dönemde ihya edildiği gibi bu tarihten itibaren İlhanlı devlet ricali de Anadolu’da vakıf kurma yoluna gitti.[12] Bu hususta İslam’a giren İlhanlı Hükümdarı Ahmet Teküdar’ın Şam’a elçi Bahaeddin Rudegerdi ile gönderdiği mektupta şu ibareler yer alır:

“Biz İslam dinini seçtik. Beldelerin imarı ve Müslümanların korunması için çaba sarf ediyoruz. Bütün ülkede vakıf ürünlerinin (mahsulat-ı evkaf) vakfedilenlere verilmesi ve vakıf gelirlerinin (müteveccihat-ı evkaf) vakfedenlerin şartlarına uygun olarak hak sahiplerine ulaştırılmasını buyurduk ki…”[13] Türkiye Selçuklu vakıfları XIII. yüzyıl sonunda İlhanlı himayesine kavuşarak yok olmaktan kurtulmuşlardır. Gazan Han, Selçuklu şehirlerindeki vakıf temessüklerini tespit ettirerek imaret vakıflarının gelirlerinden tamga ve divani vergileri kaldırmıştır.[14] Bu durum Gazan Han devrinden itibaren Anadolu vakıflarının artmasına yol açmıştır.

Yalnız, XIII. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu’da Moğol hakimiyetinin yerleşmesi, vakıfların niteliğinde ve vakıf yapılan sahaların yapısında da değişikliklere yol açmıştır, 1243 Kösedağ Savaşı’ndan sonra Türkiye Selçuklularında irad ve zürri-aile vakıflarında artışlar olurken kervansaray, han, medrese gibi sosyo-kültürel amaçlara yönelik vakıflarda azalmalar görülmektedir.[15] Bu devirde Türkiye Selçuklu şehirlerinden Moğolların topladığı vergilerin ağırlığı ve Anadolu’daki ticari güvenliğin azalması gibi faktörler[16] şehirleşmeye ve iktisadi hayata yönelik vakıfların sayısında azalmalara yol açmıştır. Moğol hakimiyetinde Zürri vakıfların artması ise emirlerin mal varlıklarını yağmalardan ve ağır vergilerden korumalarına da yardımcı olmuştur.[17]

Uç beyliklerinin Bizans arazisinde gerçekleştirdiği fetihler de sınır bölgelerinde Türk vakıflarının çoğalmasına yardımcı olmuştur. Bu vakıflarda Osmanlı devrine geçiş olarak kabul edebileceğimiz şekilde herhangi bir arazi parçasının tamamı veya yarısı vakfedildiği gibi, bazen zeminin vakıf ve örfi vergilerinin tımar olduğu görülmektedir. Bu devirde hayır vakıflarından başka aile vakıfları da çoktur. Bunların çoğuna tam ya da kısmi vergi muafiyetleri verilmiştir. Bu aile vakıflarında vâkıf, vakfın yönetici mütevelli heyetini teşkil etme hakkına sahip olduğundan bu yöneticilerin vakıf mülkiyetini belirli ailelerin elinde tutmaları mümkün olmuştur.[18]

I. Türkiye Selçuklu Vakıflarının Bizans Vakıfları ile İlişkisi

Anadolu’da 1071 Malazgirt Savaşı sonrasında, Türkiye Selçuklu Devleti kurulup Türkler Anadolu’ya yerleştiğinde, buralara daha önceki Türk-İslam kültür ve sosyal kurumlarının temsilcileri olarak yerleştiler. Bu tarih sürecinde Anadolu Bizans şehirlerinde dini nitelikli idari oluşumlar görülmektedir, fakat kilisenin şehirlerde ortaya koyduğu iktisadi yapılanmalara ait örnekler bulunamamakta, Anadolu Bizans şehir hayatına ait arkeolojik bilgiler genişletilememektedir.[19] Bu konuda Bizans şehir vakıf kurumlarının durumu da aynı çerçevede değerlendirilebilir.

Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra Türkler ve Bizans teşkilâtı arasında, vakıf müessesesini de içine alan Bizans etkilenmesine dayalı bir kültürel alışveriş olmuş mudur? Bu soruya şu şekilde yaklaşabiliriz:

Bizans’ın Anadolu’da uyguladığı toprak rejimi ki vakıf müessesesi, mevkuf topraklar bağlamında iyi bir toprak rejimi ile kaim olan colonların toprağa bağlanması ve toprakların aristokrasiye geçmesi Bizans devrinde vakıfların yaygınlaşmasını engellemiştir.[20] Yine Kilisenin Bizans Devleti’nden sağladığı vergi muafiyetleri, şehirlerde kiliseye bağlı dini ve iktisadi kurumların işletilmesinde vakıf yapma gereğini ortadan kaldırmıştır.[21] Bizans Devleti’nde Hıristiyan ahali ise gitgide fakirleşmiş, vakıf kuracak mal varlıklarını kaybetmişti. Zenginleşen toprak aristokrasisi ise vakıf yapma geleneği içinde olmamıştı. Bu iki husus, daha önceki Bizans vakıflarının, Anadolu Türk vakıflarına gerek anlayış ve gerekse yöntem olarak etkide bulunmadığını ortaya koyar.

Bizans hukuku, kilise ve manastırları, yardım ve hayır kuruluşlarını vakfa benzer hukukî bir şahsiyet olarak belirlemektedir.[22] Bizans dini vakıflarının tesirini öne çıkaran Marcel Morand, Bizans Kilisesi’nin bu vakıf geleneğinin etkisi ile İslâm vakıf kurumunun geliştiğini savunmuş, Fuad Köprülü de bu görüşün tesiri ile İslam vakıflarının Roma-Bizans hukukundan esinlenerek kurumsallaştığını varsaymıştır.[23] Fakat daha Abbasiler devrinde İslam vakıfları Bizans vakıflarının önüne geçerek şehirlerde taşınmaz emlak, işyeri, han, çeşme gibi emlak üzerinde vakfedilmeye başlandığı gibi kırsal kesimdeki araziler de gelirleri için vakfediliyorlardı. Yine Abbasi devrinde kilise vakıflarının sadece kiliselere nakdi yardım vakfı manasına geldiğine bakarak[24] daha Abbasi devrinde İslam vakıf anlayışının kilise vakıf anlayışının önüne geçtiğini söyleyebiliriz.

Türkiye Selçuklu vakıflarının temel olarak Bizans tesirine dayandığını söylemek hukuki açıdan da imkansızdır. Vakıf kurumunun Bizans hukukundan etkilendiği yolundaki görüş şahsîdir. İslam hukukunda aynıyla intifa olunan vakıfların devletin kamu mallarına ait bazı kurallardan istifade ettikleri vâki ise de bu benzerliği Bizans usulünün devamı diye anlamak mümkün değildir. Gerçi Bizans’ta manastırlar için hükmî şahsiyete benzer bir durum kabul edilmiştir. Fakat mal edinme hakları sınırlandırılmıştır. Ne manastır, ne de içinde yaşayan rahipler, arazi temellük ederek vakıf yapma olayı meydana getirememişlerdir. Buradaki temel mesele, kilise ve manastırlarla, bunların içindeki malların nasıl kullanılacağı değil, gelirleri ile birlikte vakıf yapılmış aynî varlıkların isteyerek vakıf yapılmasıdır ki işte Bizans hukukunda buna örnek yoktur.[25] Türkiye Selçukluları ise vakıf kurumunu Bizans vakıflarının ötesinde şehirleşmenin kaynağı olarak kullanmışlardır. İrad için kurulan kilise vakıfları Selçuklu devrinde de görülüyor ve Selçuklu irad vakıflarının da kilise vakıfları gibi kira sistemine dayandığı görülüyorsa da Selçuklu icare sistemi, Bizans hukukundan değil Abbasi hukukundan yararlanarak geliştirilmiştir.[26]

II. Türkiye Selçuklu Vakıflarının Gelişimi

Türkiye Selçuklu vakıfları, özel mülkiyete konu arazi ve mallarda, bir emire temlik edilmiş arazilerde ve zilyedliği bir emirin idaresindeki ikta arazileri gibi tasarruf hakkı elde edilen arazilerde yapılabiliyordu. Moğol istilasının ikta uygulamasını yıkarak Anadolu topraklarını devlet arazilerini genelde özel mülkiyet haline getirdiği görülüyor.[27] Özel mülkiyet biçimini daha Moğol hakimiyeti öncesinde de görmemiz mümkündür. Anadolu’da vakıf yapılabilecek özel mülkiyet arazilerine baktığımızda; kırsal kesimde emirlerin mülkiyetine aktarılmış; yani temlik edilmiş arazi bölümleri yanında köy ve kasabaların kenarlarında özel mülkiyet arazisi olan sebzelikler, bahçeler ve meyvelikler[28] ile şehirlerde özel mülkiyete açık olan bütün mekanlar, evler, dükkanlar, verese araziler, irad olarak kiraya verilmiş mülkler[29] serbest irade ile vakfedilebilmekte ve vakıf malı olmasıyla da kamu mülkiyeti haline dönüşmektedir. Anadolu toprakları, bütünüyle Bizans’tan alınıp yerleşim yerleri dışında miri arazi halinde kamu mülkiyeti haline getirildiğinden bu haliyle kamu mülkiyeti üzerinde vakıf kurulamıyordu. Buna karşılık XIII. yüzyılda ortaya çıkan vakıflar ve bunlara tahsis edilen arazinin tamamı özel mülktür.[30] H. 613 tarihli Altun Aba vakfiyesinde, Şemseddin Altun Aba, vakıf olarak bağışladığı mülkün tamamının kendisinin malı olduğunu resmen bildirmektedir. Bu tür mülkler genellikle şehir merkezlerinde bulunuyorlardı. Kırsal alanlarda ise bu özel mülk olan araziler ve mallar, çoğunlukla Konya ve İç Anadolu yöresindeki köylerin yakınlarında bulunuyorlardı[31] Kırsal bölgelerdeki miri arazileri ise temlik şeklinde kişilerin mülkiyetine geçebilmiştir. Şehirlerdeki meskenler, işyerleri, vb. emlak, daha önceki hukuk uygulamalarından beri yine özel mülkiyet sayılmıştır.

Şehirlerdeki imaretlere konu olan ve yine irad bırakmak için ortaya konulan vakıfların devlet tarafından yaptırılması söz konusu olmamıştır. Devlet, hân, hamam, camii gibi imaretleri kendisi yaptırmıyordu. Bunları varlıklı durumdaki emirler ve devlet ricali kendi mülkleri üzerinde yaptırır ve vakfederlerdi.[32] Bu vakıflara iradı söz konusu olan memleket arazilerinin I. Alaeddin Keykubad Devri’nde örneğine rastlandığı gibi kişilerin özel mülkiyetine devlet malını aktarma -temlik- yolu[33] ile aktarılması Moğol valileri devrinde yaygınlaşmıştır.[34] Bu olayın ne kadar önemli bir gelişme olduğunu anlamak için 1243 Kösedağ Savaşı sonrası hızla artan Anadolu Selçuklu vakıflarını görmek yeterli olsa gerektir.

Moğol istilası, sadece kişilere toprak dağıtma ve şahıs vakıflarını arttırmakla kalmadı. Bu dönemde Anadolu Selçuklu Devleti’ne ağır vergiler konduğu için devlet hazinesi boşaldı ve hayır kurumlarına aktarılan ödemeler kesildi. Hatta hayır kurumlarından devlet hazinesine geri ödenek aktarımı gündeme geldi. İşte o zamana değin bu kurumlar için devlet bütçesinden ayrılmış paraların artık devlet bütçesinin de tehlikeye düşmesi nedeniyle, sağlanmasını gözetmek amacı ile bir vakıf mülkü yönetimi altına girmelerinin daha uygun olacağı düşünülmüştür. İşte bu uygulama, kurumların üzerinde yapılan vakıf yapılanmasıdır.[35]

Claude Cahen, vakfa konu olan mülkiyet çeşitleri arasında temlik ve özel mülkiyet üzerinde vakıf uygulaması yanında üçüncü bir çeşit olarak devlet adına devlet toprağını vakfetme hususunu vurguluyor. Buna örnek olarak da Anadolu Selçuklu Komutanı Mübarizüddin Er-Tokuş’un Antalya’da yapılacak bir cami ve Uluborlu’da yapılacak diğer hayır kurumları için 613/1216 (Bir görüşe göre 1214) tarihinde bazı mülkleri devletin bir valisi olarak devlet topraklarını kullanabilme yetkisine dayanarak vakıf yapmasını gösteriyor.[36] Osman Turan bu görüşe katılmayarak bu toprakların Er- Tokuş’a temlik edildiğini belirtse de[37] bunu kendi kanaati olarak ortaya koyar, bunu kanıtlayacak deliller ileri süremez. Bu sebeple bu üçüncü vakıf yapma usulünü bir ihtimal olarak kabul ediyoruz.

Türkiye Selçuklularında vakıfların şer’i usullere uygun olarak devletin temsilcisi durumundaki kadılar tarafından vakfiyelerle belgelenir, kişi mülkiyetinden devletin kontrolünde kamu mülkiyetine aktarılmış olurdu. Vakıflar, Emirci Sultan Zaviyesi vakfiyesinde görüldüğü gibi, satılması, bağışlanması, rehin verilmesi, mülk edinilmesi, mahiyetinin değiştirilmesi veya başka bir amaçla kiraya verilmesi söz konusu olamaz, miras olarak da intikal ettirilemezdi.[38] Buna karşılık zürri -aile- vakıflarının iradlarından elde edilen gelirin vakıf giderlerinden arda kalan gâlle fazlası şeyhin ailesine ve evladına maaş olarak dağıtılmaktaydı.[39] Bu durum, devlet garantisi altında gelir elde etmek isteyen zengin derviş aileleri için uygun bir yol olduğu gibi Moğol işgalinin ekonomik değerleri yağmalama haline geldiği XIII. yüzyıl sonunda yağmalardan korunmak için de bir çıkış yolu olmuştur.

Vakıf kurumu, Anadolu şehirlerinde Türkiye Selçuklularından itibaren belediye hizmetleri başta olmak üzere yerel yönetimlerin bütün idaresini üstlenmiştir. Bu gelişme içinde şehirlerdeki yerel idare yetkileri vakıflar tarafından geliştirilerek birçok kamu hizmeti sürdürülmüştür. Bu sebeple şehirleşmede, şehirlerin imarında ve şehir yerleşimlerin düzenli bir şekilde gelişmesinde büyük bir rol oynuyordu. Ayrıca şehirlerde kamu hizmeti gören vakıf mütevelli heyetlerinin güçlenmesi ile sivil toplum cemiyetlerine benzer örgütlenmeler gerçekleşiyordu.[40]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ