TÜRKİYE SELÇUKLU SULTANI I. İZZEDDİN KEYKÂVUS’UN ŞAHSİYETİ VE TARİHÎ ROLÜ

TÜRKİYE SELÇUKLU SULTANI I. İZZEDDİN KEYKÂVUS’UN ŞAHSİYETİ VE TARİHÎ ROLÜ

Gerek Türkiye Selçuklu Devletinin, gerek onun hükümdarlarının öteki Türk devletleri ve hükümdarları arasında özel bir yeri ve değeri vardır. Zira, Çin, Hindistan, Balkanlar ve Orta Avrupa’da devlet kuran Türklerin âkıbetleri hep Türklük dünyasından ebediyen kopmak şeklinde olurken, Anadolu’yu fethederek, burada önce Türkiye Selçuklu Devletini, sonra Osmanlı Cihân Devletini kuran Oğuz (Türkmen) kütleleri ise, hem siyasî hem de millî varlıklarını koruyacak azim ve iradeyi daima göstermişlerdir. Türklüğü bugünlere ulaştırmada gösterilen bu başarıda, hiç şüphesiz Selçuklu hükümdarlarının rolü ve payı büyüktür.

Bilindiği gibi, ilk Selçuklu hükümdarları, Anadolu’nun tamamını fethedip onu bir Türk vatanı haline getirmeye çalışırlarken, I. Haçlı Seferi sonucunda (1097-1101), başta başkentleri İznik olmak üzere bütün sahilleri ellerinden kaptırarak, İç Anadolu yaylasına çekilmek zorunda kalmışlardır. Böylece, bir kara devleti haline gelmiş olan Türkiye Selçuklu Devletinin hâkimiyet sahası da, Konya ve çevresinden ibaret kalmıştır. Bu durumda Selçuklular, Bizans ve Haçlılar karşısında ya varlıklarını koruyacaklar, ya da öteki soydaşları gibi tarih sahnesinden ebediyen silineceklerdi. Türkiye Selçuklu hükümdarları, bu hususta büyük başarı gösterdiler; hızla Türklüğün aleyhine akan tarihin seyrini başarıyla Türklük lehine çevirdiler: Sultan I. Mesud (1116-1155) ve Sultan II. Kılıç Arslan (1155-1192) gibi Türkiye Selçuklu hükümdarları, bu hususta siyasî dehalarını göstererek, bazen Danişmendliler Devleti, bazen de Bizans İmparatorluğu ile kurdukları ittifaklar sayesinde varlıklarını korumayı ve güçlendirmeyi başardılar. Bunlardan özellikle, siyasî dehasını askerî dehasıyla birleştiren Sultan II. Kılıç Arslan, Bizans’ın Malazgirt zaferinden beri Türkleri Anadolu’dan atmak şeklindeki ümitlerine, Miryokefalon zaferi ile (Eylül 1176) ebediyen son vererek, daha önce Batı dünyasının tescil etmiş olduğu Anadolu’nun Türk vatanı olduğu gerçeğini, bu devlete de kabul ettirdi. Öte yandan Kılıç Arslan, Türk birliği önünde büyük bir engel olan Danişmendliler Devletini ortadan kaldırarak, Türkiye Selçuklu Devletini, önce Anadolu’nun, sonra Orta Doğunun en büyük devleti haline getirmişse de, onu bir kara devleti olmaktan kurtaramadı. Daha sonra, Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in Antalya’yı fethederek (1207), Akdeniz sahilinde açtığı tek pencere de, onun ölümünden hemen sonra kapandı. Üstelik devlet, kuzeyden İznik ve Trabzon Rum İmparatorlukları, güneyden ise Ermeni Kontluğu ve Mısır Eyyûbî Devleti ile sarılmış bir vaziyetteydi.

İşte tam bu sırada, Türkiye Selçuklu Devleti tahtına çıkan İzzeddîn Keykâvus (1211), isabetli bir siyasî kavrayışla bütün güç ve enerjisini, devleti sarılmış olmaktan kurtarıp, tabiî sınırlarına ulaştırma ve Anadolu’nun ekonomik bütünlüğünü sağlayıp, onu dünya ekonomisine açma gayesi üzerinde toplamıştır. Gerçekten o, arka arkaya Sinop (1214) ve Antalya (1216) gibi şehirleri fethederek, 3-4 yıl içinde devleti kara devleti olmaktan kurtarmış, onu kuzeyde ve güneyde tabiî sınırlarına ulaştırmıştır.

Keykâvus, bununla da kalmamış, Sinop ve Antalya limanlarını ticareti geliştirmede değerlendirdiği gibi, Kıbrıs Frank Krallığı ile yaptığı ticarî antlaşmalarla Selçuklu ekonomisini dünya ticaretine açmış ve onunla bütünleştirmiştir. Böylece, dünyanın en uzak yerlerinden gelen ticarî mallar, devletin bir başından öbür başına kadar hiç engele uğramadan akmaya başlamıştır. Bunun tabiî sonucu olarak, Anadolu, daha önce tarihinin hiçbir devrinde görülmemiş bir şekilde iktisadî ve medenî bir gelişmeye sahne olmuştur. Özellikle kervansaray, köprü, türbe, kale, medrese, hastane ve cami türünden günümüze ulaşan birçok Selçuklu eseri, bu gelişmeye bütün yönleriyle tanıklık etmektedir. Halbuki, aynı çağda Batıdaki ve Doğudaki bütün devlet adamları, Selçuklu devlet adamları gibi dinî, sosyal ve medenî hizmet veren eserler değil, kendi refah ve mutlulukları için muhteşem saraylar ve şatolar yaptırmaktaydılar.

Sultan I. İzzeddîn Keykâvus, Anadolu’nun sadece ekonomik bütünlüğünü değil, aynı zamanda kuzeyde Trabzon Rum İmparatorluğu ile güneyde Ermeni Kontluğu’nu da tâbi devlet haline getirerek, siyasî bütünlüğünü de sağlamıştır.

Bütün bu esaslı faaliyetler, Türkiye Selçuklu Devletinin Sultan I. Alâeddîn Keykubâd zamanında zirveye ulaşmasında başlıca âmil olmuştur.

Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un hem saltanatı (1211-1220), hem de hayatı çok kısa sürmüştür. O, daha pek çok işler yapabilecek bir çağda, yani çok genç yaşta ölmüştür. Gerekli azim ve irade gösterildiği taktirde, devlet hayatında 9-10 yıl içinde nelerin yapılabileceğini göstermesi bakımından Keykâvus’un zamanı, sadece Selçuklu tarihinde değil, bütün Türk tarihi içinde örnek bir devirdir. Keykâvus, ancak 30-40 yıl içinde yapılabilecek işleri sadece 9 yıla sığdırmıştır.

Böyle bir girişten sonra, Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un şahsiyetini ve tarihte oynadığı rolü ele alabiliriz:

1. Fiziki Yapısı

Kaynaklardaki bilgilerin yetersizliği yüzünden Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un fizikî yapısını pek az tanıyoruz ve bu yüzden de onun tam bir tasvirini yapamıyoruz. Ancak kaynaklar, onun daha çocuk yaşta iken son derece dikkat çekici bir güzelliğe sahip bulunduğunu,[1] daha ileri yaşlarda da bu güzelliğini koruduğunu; ince, uzun ve fevkâlade bir vücut yapısına sahip olduğunu belirtirler.[2]

Öte yandan, Beyşehir Gölü kenarında Kubadâbâd sarayı harabelerinde ele geçen seramik levhalar üzerine çizilmiş ve Alâeddîn Keykubâd’a ait olduğu ileri sürülen tasvirlerin de, İzzeddîn Keykâvus’un kaynaklarda belirtilen fizikî yapısına uyduğu, burada tereddütsüz söylenebilir. Ayrıca, bu resimlerde olduğu gibi, Keykâvus’un da yüzünü çevreleyen ve bıyıkla tamamlanan toparlak bir sakal bırakmış olduğu tahmin edilebilir.

İzzeddîn Keykâvus’un fizikî yapısını tasvir için bilgi yokluğunda karşılaşılan güçlükler, onun giydiği elbiselerin çeşidini, modasını, renklerini ve diğer özelliklerini belirtmekte de kendisini göstermektedir. Kaynakta, Abbasî halifesi tarafından Keykâvus’a hediye olarak altın işlemeli, “altı dilimli elbiseler” gönderildiği kaydedilmişse de, onun bu elbiseleri giyip giymediği belirtilmemiştir.[3] Yine aynı kaynakta, Keykâvus’un “külah” adıyla belirtilen bir çeşit başlık giydiği birçok defa zikredilmiştir.[4] Bu külah, Kubadâbad çinilerindeki resimlerden de anlaşılacağı gibi, sultanlara has, üç dilimli bir başlık idi. Öte yandan, sıkı bir kuşatmanın sonunda Antalya şehrini almış olan İzzeddîn Keykâvus, belinde “kemer”, başında “keyanî bir külah”[5] ve kolunda da “yay” bulunduğu halde şehre girdiği dikkati çekmiştir.[6] Bilindiği gibi “kemer” ile “yay” hâkimiyet ve hükümdarlık sembollerinden biridir. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Tuğrul Bey de, 1038 yılında Nişâpûr’a girerken, yine hükümdarlık sembollerinden olarak, “kolunda gerilmiş bir yay ile kemerinde üç ok” bulunuyordu.[7]

2. Karakteri

Bilindiği gibi, İzzeddîn Keykâvus, devlet adamlarının ve komutanların katıldığı bir çeşit danışma meclisinin kararı ile Türkiye Selçuklu Devletinin tahtına çıkmıştır.[8] Taht için, diğer kardeşleri arasında (Alâeddîn Keykubâd ve Celâleddîn Keyferîdûn) Keykâvus’un tercih edilmesinde ve seçilmesinde, onun büyük evlât olmasının yanında, yüksek vasıflara sahip olmasının da başlıca rolü olmuştur.[9]

Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un karakterinin en belirgin özelliği, onun son derece hassas ve duygulu olması idi. Onun hassas ruhu, sürpriz olaylar ve gelişmeler karşısında birden etkileniyor ve ağır bir şekilde sarsılıyordu. Hatta o, zaman zaman sonsuz bir iyimserlik halinden, geri dönüşü olmayan bir kötümserlik haline düşebiliyordu. Keykâvus’un bu şekilde maneviyâtını altüst eden bir olay, onun saltanatının ilk günlerinde meydana gelmiştir: Babasının 1211 yılında Alaşehir savaşında bir gaflet sonucu şehit düşmesi üzerine, devlet adamları tarafından Selçuklu tahtına davet edilen İzzeddîn Keykâvus, meliklik bölgesi Malatya’dan Konya’ya gelirken, Kayseri’de kardeşi Melik Alâeddîn Keykubâd tarafından ansızın kuşatılmıştır. Alâeddîn Keykubâd’ın safında amcası Erzurum meliki Mugîseddîn Tuğrul-şah ile eski uç beylerinden Pervâne Zahîreddîn İli de bulunmaktadır. Amcasının, kardeşi Melik Alâeddîn Keykubâd’ın yanında yer almasını normal karşılayan Keykâvus, aynı anlayışı Zahîreddîn İli için gösterememiştir. Zira, bu eski uç beyi ile aralarında sağlam bir dostluk ve arkadaşlık vardı. Dostlukların sürekli ve ebedî olduğuna inanan Keykâvus, eski dostu ve arkadaşı Zahîreddîn İli’nin karşısında yer almasından dolayı son derece müteessir olmuş ve o anda duygularını anlatan bir dörtlük yazarak, bir ulak ile İli’ye göndermiştir.[10]

Keykâvus, son derece vefalı ve cömert bir hükümdar idi. Yapılan iyilikleri hiçbir zaman karşılıksız bırakmazdı. Kendisine hizmette bulunanları, makam, ıkta, hil’at ve para bağışlarıyla cömertçe ödüllendirirdi. Bu hususta elimizde birçok örnek bulunmaktadır. Meselâ o, saltanatının ilk günlerinde, Kayseri’de kardeşi Melik Alâeddîn Keykubâd’ın yarattığı tehlikeden kurtulmasında başlıca rol oynamış olan eski Kayseri şahnesi Celâleddîn Kayser’i Pervâne olarak tayin etmiştir. Ayrıca, aynı tehlikenin atlatılmasında rolü olan komutanlardan Zeyneddîn Beşâra’ya Niğde’yi, Hüsâmeddîn Yusuf’a Malatya’yı ve Mübârizeddîn Çavlı’ya da Elbistan’ı ıkta olarak vermiştir.[11]

Keykâvus, savaşta başarı gösteren komutanları da bazen çeşitli hil’atlerle, bazen de terfi ettirmek suretiyle sık sık ödüllendirirdi. Meselâ o, Ankara kuşatmasında Melik Alâeddîn Keykubâd’ın hizmetinde bulunan komutan Mübârizeddîn İsa ile teke tek karşılaşıp, yiğitçe dövüşen Emîr-i Cândâr Necmeddîn Behramşah’a “hil’atı hâss” vererek, taltif etmiştir.[12] Aynı şekilde, Ermeni Kontu ile yaptığı savaşın zaferle sonuçlanmasında başlıca rol oynayan Emîr-i Meclis Mübârizeddîn Behramşah’a da, üzerinden çıkardığı elbiseyi ikram ederek, özel bir şekilde ödüllendirmiş, hatta onun rütbe ve makamını da bütün komutanları derecesinin üzerine çıkarmış, yani onu olağandışı denilebilecek bir şekilde terfî ettirmiştir.[13]

Adının ölümsüzleştirilmesinden büyük hoşnutluk duyan Keykâvus, kendisi için şiir yazan şairleri cömertçe ödüllendiriyordu: Sultanın methini duymuş olan Eyyûbî komutanlarında Hüsâmeddîn Sâlâr’ın kızı, onun için 72 beyitlik güzel bir kaside yazarak, Musul’dan bir elçi ile Selçuklu sarayına göndermiştir. Sultan, bu kasidenin her beyti için 100 dinar (toplam 7200 dinar. 1 dinar x 1 Cumhuriyet altını) ihsanda bulunmuştur. Ayrıca, söz konusu kasideyi getiren elçiye de, hil’at ve atlardan oluşan değerli hediyeler vermiştir. Kasideyi sunmaya vasıta olanlara da aynı hediyelerden 2000 adet göndermiştir.[14]

Keykâvus, bir defasında da, edebiyatçıların en büyüğü olan Nizâmeddîn Ahmed Erzincanî’nin bir kasidesine nazîre yazıp, bunu bir toplantı gününde okuyan Şemseddîn Tabes’i, İnşa memurluğundan Emîr-i Ârızlık (Millî Savunma Bakanlığı) makamına yükseltmiştir.[15]

Keykâvus, asıl cömertliği, Erzincan meliki olan amcası Fahreddîn Behramşah’ın kızı Selçuk Hatun ile evlenirken, düğün töreninde göstermiştir. Tarihî kayıtlara göre, İzzeddîn Keykâvus, gelin Erzincan’dan Konya’ya getirilince, son derece memnun olmuş ve gerdekten çıkınca da Emîr-i Meclis Mübârizeddîn Behramşah’a, gelini getiren Kadı Şerefeddîn ile Erzincan beylerine hil’atlerle birlikte türlü hediyeler vermesini emretmiştir. Behramşah da sultanın bu emri üzerine, “500 hil’at, 700 bin dinar, 100 baş at ve 100 baş deve”den oluşan muazzam bir hediye paketini Kadı Şerefeddîn’e teslim etmiştir. Kadı da, verilen bu hediyeleri kendi adamları arasında dağıtmıştır.[16]

Keykâvus’un kendi düğünü sırasında gösterdiği bu cömertlik, Erzincan’da büyük etki yapmış, başta Kadı Şerefeddîn’in oğlu Tâceddîn olmak üzere bazı beylerin gönlünü çelmiştir. Dünya zenginliklerine kavuşmak isteyen bu beyler, Fahreddîn Behramşah’dan ayrılıp, Selçuklu Devleti’nin hizmetine geçmişlerdir.[17]

Keykâvus, otoritesi önünde engel tanımaz bir hükümdar olmasına rağmen, kararlarında tamamen katı değildi, hatta bir derece kadar mütevazı idi. Bazen yakın çevresinin isteği üzerine, en kesin kararını bile uygulamaktan vazgeçebilmekteydi. Tıpkı amcası Sultan II. Süleymanye-şah’ın kardeşine yaptığı gibi, Keykâvus da, kardeşi Melik Alâeddîn Keykubâd’ı Ankara’da teslim alınca, öldürtmek istemiştir.[18] Hatta, bu konuda son derece kararlı gözükmektedir. Keykâvus üzerinde büyük nüfuzu olan hocası Şeyh Mecdeddîn İshak, onu bu korkunç kararından vazgeçirmek için araya girmiştir.

Keykâvus, hocaya saygı geleneğine uyarak, kararını değiştirmiştir. Yani, kardeşi Melik Alâeddîn Keykubâd’ı öldürmekten vazgeçmiştir.[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
bıçak satın al