TÜRKİYE KÖPRÜLERİ

TÜRKİYE KÖPRÜLERİ

Anadolu, yaklaşık iki bin yıldır kalıcı köprülerin inşa edilmesini olanaklı kılan coğrafi özelliklere sahiptir. Türkiye’nin ırmakları ne Rusya’nınkiler ne de Kuzey Amerika’nınkiler kadar geniş ve yüksek debili akarsular değildir. Buysa, mütevazı konstrüktif olanaklarla köprü inşa etmeyi kolaylaştırmıştır. Gerçi, erken dönemlerde Boğazlar gibi geniş su yollarını aşmanın çözümleri bile üretilmiştir, ama eski dünyanın ulaşım sorunsalları bu coğrafyada sadece akarsuları geçmek için köprüler yapılmasını gerekmiştir. 19. yüzyıldan daha eski ahşap örneklerin günümüze ulaşamamasına karşın, çoğu Anadolu uygarlığının yaptığı kargir köprülerinin çok sayıda örneği ayaktadır. İşlevlerini neredeyse yapımından bu yana kesintisiz sürdürenler olduğu gibi, akarsuların yatak değiştirmesi nedeniyle işlevsiz kalanlara ve zamanın, daha çok da Türkiye akarsularının aşırı değişken debilerinin zorlu etkilerine dayanamayıp harap olanlara da sıkça rastlanır.

Köprülere ilişkin bilgiler genelde mevcut yapı stoğunun tarihsel-mimari analizine yaslanır. Ancak, seyahatnamelerde de yazılı ve/veya görsel köprü betimlemelerine rastlanmaktadır. Öte yandan, özellikle Türk araştırmacılar tarafından yapılan az sayıda çağdaş mimarlık tarihi araştırması 1930’ların sonundan itibaren çoğunlukla Osmanlı dönemi ve Mimar Sinan yapıtlarına ağırlıklı olarak yer vermiş, kargir köprüler için hazırlanan iki katalog çalışması dışında, Türkiye köprüleri kapsamı günümüze dek uzanan toplu bir değerlendirme çerçevesinde incelenmemiştir.

Örneğin, Türk mimarlık tarihçiliğinin öncüsü olan C. E. Arseven, “Anadolu’da Selçuk ve Beylikler Devri’nden kalan köprüler varsa da bunların çoğu Osmanlılar devrinde tamir ve tecdid edilmiştir. Osmanlıların Anadolu ve Rumeli’nde inşa ettikleri köprüler o kadar çoktur ki bunları ayrı ayrı tetkik eden bir eser henüz vücuda getirilmemiştir” der ve “Türk Sanatı Tarihi” adlı incelemesinde birkaç önemli köprünün adını verdikten sonra, yalnızca Edirne köprülerini tanımlar.[1] O. Bozkurt ilk kez Sinan köprüleri üzerine kapsamlı bir araştırma ve belgeleme denemesi yapar.[2] E. H. Ayverdi ise, Osmanlı mimarisinin ilk devrini ele aldığı anıtsal “corpus”unda önyargılı olarak “Romalılar köprülerinde tuğla kullandıklarına, Bizanslılardan nümune kalmadığına göre, bu usulü Selçuklular te’sis etmiş olsalar gerektir” diyerek Osmanlı öncesi dönemin tüm kesme taş köprülerine ilişkin içeriksiz bir genellemede bulunur.[3] C. Çulpan tarafından hazırlanan Türk taş köprülerine ilişkin incelemede, ele alınan eserler Ortaçağ’dan Osmanlı devri sonuna kadarki aralıkta tanımlanmakla birlikte, daha erken örneklere de değinilmiş, Anadolu ve Trakya’da inşa edilmiş olduğu bilgisine ulaşılmış ahşap ve tombaz (yüzer) köprüleri de içeren ek listeler düzenlenmiştir.[4] Ancak, bu çalışma köprülere ilişkin birçok bilgiyi biraraya getirse de, ayrıntılı gözlemlere dayalı mimari ve strüktürel çözümlemelere yer vermez.

Köprülerin bakım ve onarımından sorumlu kuruluş olan Karayolları Genel Müdürlüğü, daha önceleri kendi bültenlerinde yayınlanmış olan araştırmalara[5] ek olarak G. Tunç tarafından yapılan bir derlemeyle 260 köprünün yer aldığı alfabetik bir katalog çalışmasını yayınlar.[6] Bu sorumluluk kapsamında ilgili kurum tarafından 1973 yılından itibaren yaklaşık on yıl süresince yapılan tespitler sonucunda 354 köprünün saptandığı ve tescil edildikleri bilinmektedir.[7]

Türkiye sınırları içinde bulunan köprüler üzerine yukarıda tanıtılan çalışmalar dışında, Türk ve yabancı araştırmacıların bölgesel ya da dönemsel incelemeler kapsamında özgün örnekleri ele aldıkları geniş denebilecek bir yayın birikimi de bulunmaktadır. Ancak bunların çoğu genelde köprü mimarisinin ve özelde de Anadolu köprü mimarisinin sorunlarına açıklık getirmekten uzaktır. En önemli sorunlardan biri ise, kullanımda kaldıkları neredeyse yüzyıllar boyunca, sürekli müdahale görmüş, onarılmış bu yapıların geçmişlerini ve özgün durumlarını çözümlemeye mimarilerinden malzeme sorunlarına, yapım tekniklerinden strüktürel problemlerine uzanan bir çerçevede girişilmemiş olunuşudur. Oysa, Anadolu’nun kesintisiz iskan tarihi hemen hemen her köprünün çok uzun bir aralıkta farklı kültürler ve dönemler boyunca işlevini korumasına yol açmıştır. Kimi zaman modern bir köprünün en azından konum olarak eski bir Roma köprüsünün yerinde inşa edildiği görülür (Diyarbakır’ın doğusunda Anbarçayı Köprüsü), Kimi zamansa, bugün Osmanlı yapısı görünümünü taşıyan bir köprü, doğrudan doğruya bir Roma yapısının onarımlar sonucu aldığı biçimden başka birşey olmayabilir.

Geleneksel Kargir Köprü Yapım Teknikleri

Konumlandırıldıkları yerin özellikleri ve yapım için kullanılan olanaklar köprünün biçimini belirler. Sözgelimi, merkezi yönetim kaynaklarını ve kalifiye yapım emeğini kullanamayan, yani yerel olanaklarla yetinmek zorunda olanlar, ahşap köprü yapımına girişmek zorunda kalmışlardır. Anadolu ahşap köprüleri ise, en eskisi 19. yüzyıl öncesine ulaşmayan görsel belgelerden anlaşıldığı kadarıyla, karmaşık asma sistemlere ve kafes kiriş kullanımına yer vermeyen yalın yatay atkı sistemlerinden ibarettir. Amasya ve Edirne kentlerinin içinde çok sayıda köprüden ahşap strüktürlü olanlar varlıklarını son yüzyıla dek sürdürmüş, olanak bulunduğunda kargire dönüştürülmüştür. Kayda değer strüktürel başarılarla karşılaşmak içinse, her zaman kargir köprülere bakmak gerekir. Bu alanda tek gözlü çözümlerin cüretli örnekleri azdır. Tek gözlü köprüler daha çok dar akarsular üzerinde konumlanır. Geniş yataklı düşük debili akarsuların üzerinde sıra gözlü uzun köprüler yapılmıştır. Nehir yatağının çok geniş bir alana yayılması durumunda bataklık oluşumları üzerinde sağlam mesnet noktaları bulunarak (Uzunköprü) ya da oluşturularak (Büyükçekmece Köprüsü) doğrultu değiştiren veya parçalı strüktürler kurulmuştur. Hatta, Osmanlılar tarafından Macaristan’da yapılan Ösek Köprüsü’nde olduğu gibi karma stüktürlü olanlar da inşa edilmiştir.[8] Nehir yatağının derin vadilerden yüksek hızla aktığı yerlerde iki yaka arasının tek kemerle aşılması yeğlenmiştir. Az sayıda örneği etkileyici strüktürler olan bu türden kemerlerin mesnet noktaları su seviyesinden epeyce yukarıda olabilmektedir. Tek gözlü köprüler derin yataklı ve su seviyesinin çok yükseldiği akarsuların üzerinde de görülür. Bu türden örneklerde çoğunlukla su üzerinden yükseklik kemer açıklığından fazladır. En etkili örneği sayılabilecek Malabadi Köprüsü’nde olduğu gibi yol kotu, açıklığı geçen kemerin zirvesinin altında kaldığı için oldukça dik eğimli yan bağlantılar yapılmıştır. Çoğu zaman bunların üzerinde taşkın gözleri ya da strüktürü hafifleten ve işçiliği kolaylaştıran açıklıklar da tasarlanmıştır.

Köprü açıklıklarının mesnet noktalarını oluşturan ayakların akarsu yatağı içinde bulunduğu durumlarda ayakların özel olarak berkitilmesi gerekir. Bu amaçla, ayağa ırmağın akış yönüne karşıt doğrultuda selyaranlar, akış yönünde de mahmuzlar eklemlenir. Her iki elemanın görevi de akışın ve bu akışla birlikte taşınan çeşitli ağır maddelerin ayağı ve ayak temelini tahrip etmesini önlemektir. Selyaran ve mahmuzların biçimleri Antik Dönem’den itibaren çok fazla bir değişim göstermemiştir. Köprünün menba ve mansab taraflarında aldıkları biçimler bu strüktürlerin yaşadıkları sorunlar dikkate alınarak geliştirilmiş olmalıdır. Öte yandan, kargir köprü yapım teknikleri de kabaca Antik Roma’dan endüstri çağına kadar çok köklü değişiklik geçirmemiştir.[9] Hatta, kimi açılardan bugün bile Roma teknolojisine fazla uzak düşmeyen bir teknolojik birikimin geçerli olduğu söylenebilir.[10]

Yapım öncesindeki teknik ön hazırlıklar, üzerinde inşaatın gerçekleştirileceği alanın topografik durum krokisinin hazırlanmasıyla başlamaktadır. Romalıların oldukça gelişkin ve 16. yüzyıla kadar aşılamayacak bir topografik ölçüm teknolojisine sahip oldukları anlaşılmaktadır.[11] Ortaçağ yapımcıları ise; Anadolu’da olduğu gibi Avrupa’da da, daha mütevazı ölçümlerle yetinmişlerdir. Osmanlı köprü yapımcılarının topografya bilgisi de ortalama Ortaçağ bilgisinin sınırlarını zorlamış gibi gözükmüyor.

Osmanlı Türkçesinde “misaha” (mesaha) denilen bu işlem genellikle mimarlar tarafından gerçekleştirilmektedir.[12] Ne var ki, kimi belgelerde onların yanısıra, “mühendis” diye adlandırılan kişilerin ve seyrek olarak da “mesahacı” (topograf) denilen teknik elemanın da ölçüm işlemleri yaptığı anlaşılmaktadır.[13] Bu amaçla yapılan işlemler sırasında yatay uzunlukların ölçümünde belgelerde adı “iki ucu mühürlü urgan”, uzunluğuysa 75 terzi ziraı olarak verilen ipekten yapılma ve üzerine birim boyutları düğüm atılarak işaretlenmiş özel bir araç kullanılmaktaydı.[14] Düşey yüksekliklerin ölçümündeyse, “havayi terazi” ya da genellikle kısaca “terazi” denilen araçtan yararlanılıyordu. Özellikle su yolu yapımlarında güzergah profilini çıkarmak bir zorunluluk olduğundan, bu işlemin uygulandığı bilinmektedir.[15]

Köprünün yeri ve konstrüksiyon sistemine ilişkin kararlar sonrasında temel yapımı süreci başlar. Köprü ayaklarının oturması gereken noktalarda şayet kaya vb. bir sağlam zemin bulunmuyorsa kazıklı sistemler kullanılmaktadır. Osmanlılar da Romalılar gibi kısa, ama sık aralıklı olarak çakılmış temel kazıkları kullanmayı yeğlemişlerdir. 1552 tarihinde yapılan bir köprü onarımında 3.75-6.00 m. uzunluğunda yaklaşık 40.000 adet kazık kullanıldığı bilinmektedir.[16] Bir 17. yüzyıl belgesi ise ahşap temel kazıklarının ucunda demir pabuçlar bulunduğunu açıklamaktadır.[17] 17. yüzyıl öncesindeki yaygınlık derecesi bilinmeyen bu uygulama sonraki yüzyıllarda sürmüştür.

Köprülerde inşaat doğrudan doğruya su içinde gerçekleştirileceği zaman batardolar yapılmaktadır. Batardo köprü ayağını inşa edebilmek amacıyla, içine suyun girmeyeceği geçici bir çalışma alanı oluşturmayı sağlar. Sinan’ın Büyükçekmece Köprüsü (bitim: 1567-68) inşaatında bu tür batardoların nasıl yapıldığına ilişkin oldukça ayrıntılı bilgiler vardır. Sai’nin Sinan’ın yaşamını anlatan Tezkiret-ül Bünyan’ın bir yazma nüshasında köprünün temel yapımı şöyle anlatılır:[18] “(Köprünün) her ayağına bir kalyon gibi ‘sanduka’ (batardo) yapılıp deniz suyunu tulumbalarla… boşalttılar…. ve iki üç adam boyu kazıkları şahmerdanla temellere çakıp onun üzerine kesme blok taşları sağlam demir kenetlerle bağlatıp aralarına kurşun akıtıp… (temel inşaatını tamamladılar).” Bu temel inşaatında dikkat çekici olan şey kara yapılarında temelin moloz taşla yapılmasına karşılık, köprü yapımında kesme taş blokların ve kenetli örgünün yeğlenmiş oluşudur. Osmancık, II. Bayezid (Koyun Baba) Köprüsü’nün temellerinde de katranlı ardıç kazık üzerinde kenetli kesme taş bloklarıyla oluşturulmuş temel sistemi gözlenmiştir.[19] Romalıların da benzer bir uygulama yaptıkları biliniyor. Oldukça büyük bir kesinlikle Osmanlı batardo ve kazıklı temel inşaatlarının Antik Roma teknolojisiyle bağlantılı olduğu ileri sürülebilir.

Köprü ayaklarının nehir sularının azaldığı dönemlerde ve inşaatın sırasına göre yatağın yönü değiştirilerek inşa edilmesi yöntemi de sık sık uygulanmış olmalıdır. Anadolu akarsularının debileri mevsimlere göre düzenli olarak azalıp çoğaldığından, köprü temellerinin yapımının genellikle kuru mevsimlere denk düşürülmesi yeğlenmiştir. Batardo yapımı teknik açıdan zor ve pahalı bir yöntemdir ve ancak su akışının sürekli olduğu yerlerde yapımı kaçınılmaz olduğunda gerçekleştirilmiş olmalıdır.

Temel inşaatı, kazık çakımının ardından kazık başlarını birbirine tespit eden yatay bir ızgaranın yapımı ile devam etmekteydi. Erzurum, Pasinler’de Aras nehri üzerinde Çoban Köprüsü’nün (13. yüzyıl sonu) onarımı sırasında ayaklarının altına yatay olarak yerleştirilmiş ardıç cinsi ağaçlardan oluşan bir temel ızgarasının açığa çıktığı belirtilmektedir.[20] Bol horasan harcı içinde konumlanan ahşap ızgara yalnız köprülerde değil her tür önemli kargir yapının inşaatında rastlanan olağan bir temel sistemi bileşenidir.[21]

Köprü ayağının temel inşaatı bitirildikten sonra ayağın örülmesi oldukça kolay bir aşama oluşturmaktadır. Asıl sorun ayakları birbirine bağlayan kemerlerin örülmesi sırasında gündeme gelir. Kuru mevsimlerde ya da kuru bir yatak üzerinde bu işlem kemerin ahşap kalıbı doğrudan doğruya doğal zemine oturtularak kolayca çözülür. Akarsunun akışının devam ettiği durumlardaysa, kemer kalıbı ayak üzerinde bırakılan özel yuvalara oturtulmaktadır. Bu her anlamda geleneksel köprü yapımının en zor kesimini oluşturur. Özellikle geniş tek kemer açıklıklı köprülerde kalıp ve taşıyıcısı olan ispitler tek bir parçadan değil, iki veya üç parçadan oluşurlar.[22]

Anadolu köprücülük tarihi de neredeyse tüm eski dünyada olduğu gibi Romalılar ile başlar. Romalılar bilinen tüm geleneksel köprü yapım teknolojisinin yaratıcıları sayılabilirler. Başka yapılarda beton döküm yöntemini uygulamış olsalar da, köprü yapımında kesme taş bloklarla örgü yönteminden yararlanmışlardır.[23] Kenetli örgü Roma köprücülüğü için standart bir uygulama olmuş sayılabilir. Tuna gibi geniş ırmaklar üzerinde Trajan Köprüsü türünden cüretli örneklere rastlanırsa da, Anadolu’daki Roma örnekleri yalın strüktürlerdir. Tek veya sıra kemerli ve kemer biçimleri yarım dairesel uygulamalar Roma için her yerde olduğu gibi Anadolu’da da tipiktir. Roma Dönemi’nden beri dargeçit türü vadi oluşumlarında Selge (Zerk Köyü) yolu üzerinde Köprülü Kanyon’daki Roma Köprüsü örneğinde olduğu gibi tek kemerli köprü örnekleri de görülür.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ