TÜRKİYE, İNGİLTERE VE NATO (1959-1965)

TÜRKİYE, İNGİLTERE VE NATO (1959-1965)

İki ülkenin temsilcileri 4 Nisan 1949 tarihinde Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) kuran antlaşmayı imzaladılar. İngiltere antlaşmaya imza koyan kurucu ülkelerden biriydi. Türkiye ise Yunanistan ile birlikte Şubat 1952 tarihinde ittifakın üyesi oldu. Türkiye’nin NATO’ya katılımı, sadece stratejik ya da askeri sebeplerle açıklanamaz; bu, aynı zamanda Türkiye’nin yeni ve daha kapsamlı Batı yanlısı politikasının da bir sonucuydu. K. H. Karpat da dahil olmak üzere akademisyenlerin çoğu[1] bu konuda hemfikirdirler.[2] Türkiye, Batı ile yakın ilişki kurmanın hem barış içinde yaşamasına katkıda bulunacağını, hem de bağımsızlığını güçlendireceğini düşünmüştü.

Katıldığı ilk andan itibaren Türkiye, Atlantik ittifakının en önemli ve en sadık üyelerinden biri olduğunu ortaya koydu. Coğrafi konumu, Türkiye’yi, Stalin’in savaş sonrasında gerçekleştirdiği Sovyet nüfuzunu işgal edilmiş Doğu Avrupa’nın ötesine, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’ya doğru yayma çabalarının birincil hedeflerinden biri haline getirmişti. Türkiye, bundan dolayı Yunanistan’la birlikte Amerika Birleşik Devletleri’nin stratejik korumasından faydalanacak ilk devletlerden biri olacaktı. Türkiye’nin Atlantik İttifakı’na üye olmaya davet edilmesi, olması gereken çok doğal bir olaydı. Bu şekilde Türkiye, NATO’nun doğudaki en önemli kalesi haline geldi ve daha sonra da Orta Doğu’da 1950’lerde oluşturulan ve Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan savunma sistemlerinin de önemli bir halkası konumunu kazandı.

O zamandan itibaren Türkiye’nin, Batı ittifakı ve bu ittifakın gittikçe hassas hale gelen ve istikrarsız bir yapıya kavuşan güneydoğu kanadı açısından taşıdığı önem konusunda herhangi bir şüphe ortaya çıkmamıştır. Kuvvetli ve yüksek düzeyde disiplinli silahlı kuvvetleri ile Türkiye, güçlü komşusu Sovyetler Birliği’ne karşı ciddi bir ağırlık oluşturmak üzere kendisine güvenilebilecek bir devlet olarak gözükmekteydi. Türk toprağı, üzerinde, Akdeniz’de sayılan gittikçe azalan hava koruma ve deniz üsleriyle birlikte stratejik istihbarat ve iletişim tesisleri barındırmaktaydı. En önemlisi ise Türkiye, Karadeniz’i Akdeniz’e bağlayan dar boğazlar konumundaki Çanakkale ve İstanbul boğazlarının sahibi ve koruyucusu olan devletti. Sovyetler Birliği, 1960’lı yılların ortasında Akdeniz’de sürekli bir varlık oluşturmak için harekete geçtiğinde Türkiye’nin bu fonksiyonu daha da önemli hale geldi. Moskova, Türkiye’nin anahtar niteliğindeki öneminin çok iyi farkındaydı.[3]

Türkiye’de Demokrat Parti dönemi 1960 yılına kadar sürdü ve bu dönemde Türkiye NATO’nun güvenilir müttefiklerinden biri olmayı sürdürdü. Yönetimi devralan yeni askeri hükümet, NATO’ya yönelik dış politikanın önceki yönetiminkinden farklılık göstermeyeceğini (“Türk hükümetinin NATO’ya inandığını ve ona bağlı kalmaya devam edeceğini”) ilan etti. Daha sonra Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olacak olan General Cemal Gürsel, Sovyet lideri Nikita Kruşçev’in Türkiye’nin bağlantısız olması yönündeki çağrısını kategorik olarak reddetti.

1962 yılında, Küba krizi sırasında Kruşçev 27 Ekim’de Beyaz Saray’a bir mektup gönderdi. Kruşçev, mektubunda Küba ve Türkiye arasında bir paralellik kurmaya çalıştı: Türkiye’deki Amerikan füzelerinin çekilmesi karşılığında Küba’daki Sovyet füzeleri çekilecekti; bundan başka Amerika’nın benzer bir garantiyi Küba hakkında vermesi durumunda Sovyetler Birliği de Türkiye’yi işgal etmeyeceğine dair güvence verecekti.[4] Kruşçev’in bu talebi, güvenlik ve askeri konularla ilgili olmaktan çok siyasi nitelikli hususlara dayanmaktaydı. Amerika, zaten 1961 yılında Türkiye’ye Jüpiter füzelerinin geri çekilmesi yönünde öneride bulunmuştu. Amerikalılar Türkiye’deki füzelerin eski ve kullanışsız olduğunu düşünmekteydi.[5] Türkiye’deki askeri liderler ise Amerikalıların önerdiği planı kabul etmedi ve Türkiye’nin savunması ve güvenliği için bu füzelerin çok önemli olduğunu ileri sürdüler. İngiliz büyükelçiliği Türkiye’nin itirazıyla ilgili olarak söz konusu olan ekonomik nedenleri şu şekilde ortaya koymaktaydı.

“Halkın dikkati, tedrici olarak üsler konusu üzerinde yoğunlaşmaya başladı. Büyük oranda, Türkler esas itibariyle yavaş hareket eden ve pragmatik insanlar oldukları için, tamamen bilgi verici nitelikte çok az şey söylenmiştir. Onlar spekülasyona ya da nüfuz edici analize kolay kolay teslim olmazlar… Türkler bir dereceye kadar Jüpiter füzelerinin çekilmesinin ekonomik etkileriyle ilgileniyor olabilirler. Ülkede bulunan Amerikan görevlilerinin çoğunluğu tabi ki bundan etkilenmeyeceklerdir, fakat Amerikan üslerinin varlığından dolayı ortaya çıkan görünmez kazançların en azından az miktarda azalması beklenebilir. Türkiye’nin elde ettiği hizmetlerin bundan tam olarak nasıl etkileneceğini söylemek oldukça zor. İlk olarak ortaya çıkacak olanlar, bu değişikliklerin ekonomik yansımalarıdır.[6] Batı’nın Türkiye’ye karşı ilgisinde bir azalma meydana gelmesi, yüksek oranda ekonomik büyüme gerçekleştirilmesini daha da zorlaştıracaktır.”[7]

Amerikan Başkanı, Sovyet tehdidi altında Türkiye’deki füzelerle ilgili olarak ne yapacağı konusunda bir ikilem ile karşı karşıya kalmıştı; (NATO ve Türkiye’ye danışmaksızın ya da zaman azlığı yüzünden bu danışma olayını gerçekleştiremeden) Sovyetlerin füzeleri çekme isteğini kabul edebilir ya da hava saldırılarıyla Küba’daki Sovyet füzelerini tahrip etme yolunu seçebilirdi ki, bu durumda Sovyetler de Türkiye’ye saldıracaktı. Bütün NATO ülkeleri -hatta gerçek anlamda tüm insanlık- bu olayın içine çekilecekti böylece. Ankara’da Sovyet büyükelçisi Ryzhov Türk hükümetinin bakanlarına nükleer bir savaşın Türkiye’nin kapısına dayandığını söylüyordu.[8] Başkan Kennedy sonunda açıktan Küba füzelerine karşılık Türkiye füzelerinin çekilmesi pazarlığını yapmayı reddetti. Diğer taraftan Amerikan Adalet Bakanlığı, Sovyet büyükelçisine Jüpiter füzelerinin daha sonra Türkiye’den çekileceği bilgisini verdi,[9] fakat bunun Sovyet tehdidi altında gerçekleştirilmeyeceğini söyledi. Kennedy’nin ortaya koyduğu tepki oldukça ılımlı ve uzlaşmacı nitelikteydi. Sovyet liderini devlet adamına yaraşır şekilde karar almasından dolayı övdü, fakat Amerikan füzelerinin Türkiye’den çekileceği yönünde Sovyetlere verdiği sözü kamuoyuna duyurmayarak Kruşçev’e prestijini kurtarma konusunda yardımcı olmadı.[10]

Küba füze krizi, açıktan bir savaşın çıkmasına meydan verilmeksizin 1962 yılı Ekim ayının sonunda barışçıl bir şekilde çözüldü. 24 Ocak 1963’te Başkan Kennedy, Jüpiter füzelerinin hem Türkiye’den hem de İtalya’dan çekileceğini doğruladı ve onların yerine Akdeniz’de görev yapmak üzere Amerikan Polaris denizaltılarının devreye sokulacağına dair söz verdi. Ancak Kennedy, bu gelişmenin Küba krizi sırasında Sovyet liderleriyle yaptıkları tartışmalarla bir ilgisi olduğu iddiasını yalanladı.[11] 15 Jüpiter füzesi Mart 1963 tarihinde Türk toprakları üzerinden kaldırıldı. Küba krizi, Amerika’nın güvenliğinin, diğer NATO müttefiklerinin güvenlikleriyle nasıl karşılıklı bağımlılık ilişkisi içinde olduğunu ortaya koymuştu. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin, Washington’un aldığı bir karar yüzünden nasıl kendi güvenliğinin ve hatta varlığının tehlikeye düşebileceğini fark etmesine neden oldu. 1960’ların ikinci yarısında bu durum ve Kıbrıs sorunu, Türkiye’deki entelektüel elit arasında Amerika ve NATO karşıtı duyguların güçlenmesine neden oldu.[12]

Jüpiter füzelerinin Türkiye’den ve İtalya’dan çekilmesi konusu, NATO’nun gündemine de geldi. İngiltere’nin NATO nezdindeki daimi delegasyonunun gönderdiği bir raporda belirtildiğine göre, Amerika’nın NATO’daki temsilcisi Finletter, füzelerinin çekilmesi konusunun, Türk ve İtalyan hükümetleriyle gerçekleştirilen ikili görüşmeler yoluyla hala tartışılmakta olduğunu açıklamıştı.

Finletter, sıvı yakıtla çalıştırılan Jüpiter füzelerinin demode olduklarını ve sabit olarak monte edilmiş oldukları yerde saldırıya aşırı derecede açık olduklarını vurgulamıştı; Amerika’nın niyeti, onların yerine bölgede SACEUR’un NATO açısından hedef gerekliliklerini karşılayacak ve Akdeniz’de görevlendirilecek olan Amerikan füzelerini devreye sokmaktı. Diğer taraftan Türk temsilcisi Birgi, Jüpiter füzelerinin çekilmesinin, Küba krizi sırasında Ruslar tarafından yapılan takas önerisiyle hiçbir alakasının olmadığını belirtti. Birgi, aynı zamanda Amerikalıların taktik nükleer silahları Avrupa’dan çekme niyeti taşımadıklarını teyit etmelerini memnuniyetle karşıladığını açıkladı ve Amerikan kuvvetlerinin sağladığı güvenlik garantisinin ortadan kalkması durumunda Avrupa’nın etkili bir savunmaya sahip olamayacağının unutulmaması gerektiğini söyledi.[13] 23 Şubat 1963 tarihinde gerçekleştirilen NATO delegasyonlarının toplantısında da Jüpiter füzelerinin geri çekilmesi konusu ele alındı. Amerikalı temsilciler, Jüpiter füzelerinin çekilmesi ve onların yerine Polaris denizaltılarının devreye sokulması konusunda kendileri adına olduğu kadar Türk ve İtalyan hükümetleri adına da bir açıklamada bulundular. Türk ve İtalyan temsilcileri de Amerikalıların açıklamasını onaylamakla yetinmeyi tercih ettiler.[14]

Türk makamları, NATO Şartı çerçevesinde bir müttefik olarak bütün sorumluluklarına sadık kaldıklarına ve imzaladıkları antlaşmalar çerçevesinde de Amerika’yla aralarındaki ikili ittifaka bağlı kaldıklarına inanmaktaydılar. Türkiye Küba krizi sırasında Amerikalıların takip ettiği politikayı desteklemişti; Türk gemileri Amerika’nın Küba etrafında ilan ettiği ablukaya uymuşlardı. Bu şartlar altında Türk yetkililer, Amerikalıların Sovyet yetkilileriyle Türkiye üzerinde bir oyun oynamayacağına da inanmışlardı. Kriz sırasında Amerika’nın Sovyet tekliflerine vermiş olduğu karşılıktan tatmin olmuşlardı.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ