TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ VE TÜRK-YUNAN SORUNLARI

TÜRKİYE-AVRUPA BİRLİĞİ İLİŞKİLERİ VE TÜRK-YUNAN SORUNLARI

Türkiye’nin Yunanistan ile yaşadığı sorunlar son zamanlarda Türkiye’nin Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerinin neredeyse ayrılmaz bir parçası haline geldi. Yunanistan’ın o zamanlar AET olarak bilinen AB’ye 1981 yılında üye olmasından bu yana, Türkiye ile sorunlarını AB’nin bir parçası haline getirmeye yönelik çabaları özellikle son zamanlarda meyvelerini vermişe benziyor; zira, 1999 Helsinki Zirvesi ile birlikte Kıbrıs ve Ege sorunları Türkiye’nin AB’ye uyum sürecinde siyasi kriterler haline getirildi. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse, Atina hükümetleri 1981 yılından bu yana yürüttükleri siyasette kendi açılarından başarılı olmuşlardır. Aynı çerçeveden hareketle Atina hükümetinin kazancının Ankara hükümetinin kaybı olduğunu kabullenmek pek mantıksız gelmiyor.

Her ne kadar pek çok çevre, 1999 Helsinki AB zirvesi kararlarıyla başlayan yeni dönemin hem Türkiye hem de Yunanistan açısından belirli kazançlar getireceğini iddia etseler de, ilk fırsatta kazançlı olan tarafın Yunanistan olduğu ortadadır. Bir manada Türkiye’nin yıllardan beri AB ile olan ilişkilerini Türk-Yunan sorunlarıyla irtibatlandırmamak için verdiği mücadelesi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Veya karşı iddialar doğruya daha yakındır. Yani bu ‘yeni dönem’ hem Türkiye hem de Yunanistan açısından ciddi kazançlar oluşturması muhtemel bir dönemdir.

Bütün bunları anlayabilmek için bu çalışmada, Türkiye’nin AB ile ilişkilerini, kısa bir tarihçe ile birlikte ele almaya çalıştık. Ancak, Türkiye-AB ilişkilerinin bugününü detaylarıyla incelemeye ve bu ilişkilerin özellikle AB açısından ne manaya geldiğini anlamaya gayret ettik. Aynı şekilde Türk-Yunan sorunlarının yakın tarihçesini ve bugünkü seyrini masaya yatırdık; iki ülke arasında yaşanan yakınlaşma siyasetinin esasına vakıf olabilmek için son zamanlarda Atina’nın Ankara’ya yönelik siyasetinin değişen ve değişmeyen taraflarının analiz edilmesine özen gösterdik. Bu analizlerden bazı sonuçlar çıkarmak suretiyle hem Türkiye-AB ilişkilerinin hem de Türk-Yunan sorunlarının geleceğine yönelik öngörüler geliştirdik.

A. Türkiye-AB İlişkileri Kısa Tarihçe

AB (Avrupa Birliği) uzunca bir zamandan bu yana Türkiye’nin dış ilişkilerinin en önemli eksenini oluşturuyor. 1999 yılı Aralık ayında yapılan Helsinki zirvesinde Türkiye’nin ‘aday ülke’ ilan edilmesi, Türkiye içerisinde AB konusunda yapılan tartışmaların katsayısını yükseltti. Hatta denilebilir ki, AB merkezli tartışmalar artık sadece Dışişleri Bakanlığı’nın koridorlarında veya ilgili kuruluşların bürokratları arasında yapılmakla kalmıyor. Toplumun geniş kesimlerini içine çekecek tarzda bir tartışma ortamı var gazetelerde ve televizyonlarda. Bazen dozunun kaçtığı hissedilen ve tek taraflı propagandaya da dönüşebilen bu tartışmaların toplumu ne derece bilgilendirdiğini kesin ölçüleriyle bilmemiz mümkün görünmüyor. Ama, bu tartışmaların olması gerektiği biçimde yapılmadığını söylersek pek yanlış olmaz.

***

Türkiye AB ilişkilerini kavrayabilmek için öncelikle meselenin tarihi çerçevesine bakmakta fayda vardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir daha Alman-Fransız çatışması yaşanmaması ve Batı dünyasını tehdit eden Sovyet tehlikesine karşı Avrupalıların birlikte hareket edebilmelerini temin edebilmek için önce ‘Demir-Çelik Birliği’ olarak başlayan oluşuma bile Türkiye 1950’li yılların sonlarından itibaren ilgi duymaya başlamıştı. O zamanki Menderes Hükümeti’nin ilgisinin somut sonuçlara dönüşmesi 1963 yılında Başbakan İsmet İnönü’nün imzalayacağı ‘Ortaklık Antlaşması’ ile gerçekleşecekti. Bu arada Demir Çelik Birliği, 1963 yılında bizimle ortaklık antlaşması imzaladığı zaman ‘Avrupa Ekonomik Topluluğu’ (AET) adını almıştı.

Bu anlaşma Türkiye’nin o zamanlar yaygın tabirle ‘Ortak Pazar’ olarak bilinen AET’ye nihai üyeliğini öngörüyordu. Bu dönemde Türkiye, Batı dünyası ile tam bir entegrasyon sürecine girmişti. 1950 yılında Kore Savaşı’na asker göndermiş ve 1952 yılında da NATO’ya kabul edilmişti. Yani Türkiye dünyanın stratejik coğrafya itibariyle ikiye bölündüğü ve yaklaşık kırk yıl sürecek bu yeni siyasi yapıda geleceğini Batı dünyası ile birleştirmiş oluyordu. Bütün bunlar Türkiye’nin AET ile ortaklık anlaşması yapmasını kolaylaştırmıştı. Daha doğrusu, AET o zaman Türkiye’ye bu anlaşmayı teklif etmişti. Türkiye bir ara böyle bir anlaşmayı imzalamak konusunda tereddüt etmiş; ancak, o zamanki hükümetler Yunanistan’ın üye olduğu her yere Türkiye’nin de üye olmasını stratejik bir hedef olarak gördüklerinden, Atina’nın Ortak Pazar ile benzeri bir anlaşma imzalamasının ardından ortaklık anlaşmasına imzayı basmışlardı.

Söz konusu anlaşmaya 1972 yılında ilave edilen bir ek protokol ile Türkiye’nin AET ile ilişkilerinin geleceği ve nihai üyelik konusu yeniden tanzim edilmiş; Gümrük Birliği’ne ne zaman geçileceği gibi konular karara bağlanmış ve 1978’de Yunanistan’ın tam üyelik müracaatı yaptığı günlerde Türkiye’nin de benzeri bir müracaatta bulunup bulunmayacağı AET üyeleri tarafından Ankara nezdinde araştırılmıştı. O zamanlar Türkiye, Batılı dünyanın stratejik kartı en değerli üyelerinden birisi olduğu için bugünkü gibi itilip kakılmıyordu. Ve eğer Türkiye o günlerde tam üyelik müracaatı yapmış olsaydı belki üye dahi olabilirdi. Veya Yunanistan’la birlikte dışarıda tutulabilirdi. Ancak o günlerde Türkiye’de Üçüncü Dünyacı görüşler sadece aydınlar ve üniversitelerde rağbet görmekle kalmıyordu. Bu görüşler hükümette de revaçtaydı ve ‘onlar ortak biz pazar olmak istemiyoruz’ sloganlarının ardına gizlenen Ecevit hükümeti üyelik başvurusunda bulunmadı.

1972’den 1980’lere kadar geçen dönemde Türkiye’nin Batılı dünya ve NATO içerisindeki stratejik değeri aynı kalmakla hatta daha da artmakla birlikte Avrupalı ülkeler nezdindeki ekonomik değeri ciddi bir erozyona uğradı. Bu dönemde bilhassa 1974 petrol kriziyle birlikte Avrupalı ülkelerde başlayan ekonomik yavaşlama Türk işçisine olan rağbeti azaltmıştı. 1970’lerin ikinci yarısından itibaren iyice etkisini hissettiren ve özellikle Japonya’nın yükselişiyle başlayan Uzak Doğu rekabeti Avrupalı ülkelerin ihracat merkezli ekonomik yapılarını ciddi ölçülerde zorlamaya başlamıştı. Dolayısıyla yavaşlayan bu ekonomiler için Türk iş gücü artık pek cazip gelmiyordu. Oysa özellikle 1960’larda başta Almanya olmak üzere pek çok Avrupa ülkesi için Türk iş gücü kalkınmanın lokomotifi olmuştu.

Bu durum 1980’li yıllarda Avrupa açısından iyice belirgin bir sorun olmaya başladı. Uzak Doğu’nun baskısı karşısında ezilen Avrupa ülkeleri Türkiye gibi nüfusu hızla artan bir ülkenin AET’ye alınmasını artık bir ekonomik tehdit olarak algılamaya başlamışlardı. Bu yüzden de 1960’lı yıllarda stratejik kartından dolayı Türkiye’ye yapılan vaatleri yerine getirmeye niyetleri yoktu artık. NATO içerisindeki ittifak ilişkileri Sovyet tehdidi dolayısıyla sürdürülüyordu; ancak, iş AET’ye üyelik konusuna gelince tavırlar değişiyordu. 1980’lerden itibaren AET’nin siyaseti Türkiye’nin muhtemel üyeliğine dair hemen her şeyi adeta yok etmek ve Ankara’yı bu işten soğutmak üzerine kurulmuştu.

1970’lerde çok ciddi ekonomik krizlerden geçen ve toplumda ‘sağ-sol çatışması’ olarak bilinen kargaşa ortamı yüzünden yaklaşık on yılını hemen hemen hiçbir şey yapmadan geçiren Türkiye’nin AET üyeliği için yaptığı veya yapmaya niyetli olduğu fazlaca bir şey de yoktu zaten. Dolayısıyla AET’nin bu dönemde Türkiye’yi bu işten soğutması pek de zor olmamıştı. Ayrıca 1981 yılında AET üyesi olan Yunanistan daha önce vermiş olduğu taahhütlerin aksine, üye olduktan hemen sonra Türkiye’nin üyelik süreci aleyhine elinden gelen her şeyi yapmaya başlamıştı. Bu, AET açısından da gayet güzel bir oyundu; zira, başta Almanya olmak üzere diğer üyeler bu sayede suçu Yunanistan’a atabiliyorlar ve kendilerinin Türkiye konusunda art niyetli olmadıklarını söyleyebiliyorlardı.

Türkiye 1987 yılında üyelik başvurusu yaptığı zaman AET içerisinde aleyhine oluşan havanın ne derece güçlenmiş olduğunu görecekti. 1989 yılında Türkiye’nin başvurusuna resmen olumsuz bir cevap veren AET, kısa bir süre sonra birbiri ardına devrilen komünist rejimlerin yaşandığı Doğu Avrupa ülkelerini bünyesine alabilmek için hummalı bir faaliyete başlayacaktı.

Soğuk Savaş Sonrasında Türkiye-AB İlişkileri

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte AB, Türkiye konusunda belli ölçülerde daha rahat hareket etmeye başladı. Bu dönemde eski komünist ülkeleri artık Avrupa Birliği adını almış bulunan ve giderek bir Avrupa Birleşik Devletleri tarzında örgütlenmek isteyen AB bünyesine almak için değişik programlar uygulamaya konuldu. Kısaca ‘istikrar programı’ olarak bilinen bu uygulamalar sayesinde eski komünist ülkelere ciddi miktarlarda maddi kaynak transferi yapılırken, söz konusu ülkeler yabancı yatırım çekebilmek için önemli ekonomik reformlara imza attılar. Sonuçta on yıllık bir hazırlık döneminin sonunda yani 2001 yılında bu ülkelerin en geride kalanları bile AB üyelik müzakerelerine giriştiler. 2004 senesinde vuku bulması beklenen genişlemenin ilk dalgasında bu ülkelerden Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estanyo ve Slovenya’nın AB’ye girmesi bekleniyor.

Aynı dönemde Türkiye’nin AB ile ilişkileri oldukça sancılı bir süreçten geçti. Soğuk Savaş’ın bitmesiyle Türkiye’ye eskisi kadar ihtiyaç duymayan AB, genişleme konusunda Türkiye’yi düşünmediğini uzunca bir süre her türlü davranışıyla ortaya koymaktan geri durmadı. Bir yandan PKK başta olmak üzere Türkiye’ye karşı terör kampanyası yürüten örgütlerin kendi ülkelerinde rahatça at koşturmalarına izin veren Avrupa ülkeleri, Doğu Avrupa için uygulanan üyeliğe hazırlama programlarına Ankara’yı dahil etmediler. Ancak aynı dönemde Türkiye ile Gümrük Birliği antlaşması yapılmasına genel olarak destek verdiler. Türkiye’nin, tam üyelik yolunda ciddi bir adım oluşturacağı düşüncesiyle büyük bir istek ve heyecanla dahil olduğu Gümrük Birliği 1995 yılında imzalandı. 1996 yılı başından itibaren de uygulamada bulunuyor.

Gümrük Birliği ekonomik açıdan Türkiye’ye fazlaca bir şey getirmezken (hatta belki de Türkiye’den AB’ye kaynak transfer edilmesine sebep olurken), siyasi olarak Türkiye’nin AB’ye yakınlaşması yönünde de fazlaca bir fayda sağlayamadı. Bu arada Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) Kıbrıs adasının tamamının sahibi, tek meşru temsilcisi ve tek hükümeti sıfatıyla AB’ye yaptığı üyelik başvurusu 1995 senesinde kabul edildi. 1997 yılında Lüksemburg’da toplanan AB zirvesi Türkiye’nin AB üyeliği konusunda açıkça ‘hayır’ derken, GKRY ile tam üyelik müzakerelerine başlama kararı aldı. Ancak bu karar AB açısından uygulamada pek çok sorun ortaya çıkaracaktı.

1997 Lüksemburg zirvesi kararlarıyla AB’nin genişleme sürecinden dışlandığının farkına varan Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs Rumlarına karşı gayet etkili bir gerginlik siyasetini uygulamaya koymakta gecikmedi. Kıbrıs Rumlarının Ada’ya S-300 füzeleri getirme çabaları Türkiye’nin bu siyasetine dayanak oluşturmuştu. 1998 yılı içerisinde Türk-Yunan ilişkileri o denli gergin bir hale gelmişti ki, sonuçta AB, GKRY’yi ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ adıyla ve Ada’nın kuzeyini de temsilen AB üyesi yapmanın çok ciddi riskler yaratacağını fark etmekte gecikmedi. Her şeyden önce Türkiye böyle bir gidişata şiddetle itiraz ediyordu ve GKRY’nin Ada’da bir çözüm olmasa dahi Kıbrıs’ın tamamını temsilen AB’ye alınmasına Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile tam bir entegrasyona giderek karşılık vereceğini açıklamaktaydı. Bu yönde çalışmalar yapıldığı da ortadaydı.

Dolayısıyla AB, Türkiye’yi zaten AB sürecinden uzaklaştırdıktan sonra, Ankara’yı kendisine düşman edecek böyle bir girişimde bulunmanın sadece Türkiye-AB ilişkilerinde tehlikeli sonuçlar doğurmakla kalmayacağını; aynı zamanda, belki de Avrupa-Atlantik sistemini ciddi sarsıntılara uğratacak risklerle yüz yüze getireceğini anladı.

Ancak ‘Kıbrıs’ konusunda AB olarak geriye adım atmak da kolay değildi; zira, böyle bir adımı Yunanistan’ın AB içerisinde veto edeceği muhakkaktı. Durum böyle olunca, dört AB üyesi ülke, Almanya, Fransa, Hollanda ve İtalya kendi parlamentolarında kararlar almak suretiyle Ada’da bir çözüm olmadığı takdirde ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ sıfatını kullanan GKRY’nin AB üyesi olmasını onaylamayacaklarını açıkladılar. Atina buna cevap vermekte gecikmedi ve genişlemenin ilk dalgasına ‘Kıbrıs Cumhuriyeti’ ilave edilmediği takdirde, bütün genişleme sürecini kendi parlamentosunda veto edeceğini belirtti.

Atina, geçmişte Makedonya ile yaşadığı kriz sırasında da AB’nin diğer bütün üyelerini karşısına almaktan çekinmemişti. Bu defa da böyle yapabilirdi. Eğer yapacak olursa, bilhassa Almanya’nın istediği Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliği suya düşecek ve AB’nin en önemli iki ayağından biri olan genişleme (diğeri derinlemesine entegrasyon) süreci askıya alınmak zorunda kalınacaktı. Yani bir manada Kıbrıs meselesi AB’nin geleceğini belirleyecek ve kendi kimliğini tanımlamada önemli bir aşama oluşturacak olan genişleme sürecini bilinmeyen bir meçhule sürükleyebilecekti. Bunu önlemek için AB’nin Türkiye’yi bu sürecin içerisine çekmesi ve Ankara’yı AB çerçevesinde bir çözüm önerisine ikna etmesi gerekliydi.

Aynı günlerde AB, kurmak istediği Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği (AGSK) konusunda da Türkiye ile gergin ilişkilere hazırlanıyordu. Türkiye, AB’nin kurmak istediği ve zamanla Avrupa Ordusu adını alacak bu yeni askeri oluşumun karar alma mekanizmalarında eşit statü ile yer almadığı takdirde, söz konusu ordunun NATO’nun imkan ve kabiliyetlerini otomatikman kullanmasına izin vermeyeceğini belirtmekteydi. Üstelik Türkiye, bu görüşlerini 1999 yılı Nisan ayında Washington’da yapılan NATO zirvesinde diğer NATO üyelerine de kabul ettirerek, bunları zirve kararları haline getirtmişti. Kısacası AB açısından bu konu da kilitlenmişti ve bu kilidi açabilmenin yolu da Ankara’nın ikna edilmesine bağlıydı. Ankara’nın ikna edilmesi ise Türkiye’yi genişleme sürecinden dışlayan o zamanki AB politikasının sürdürülmesi halinde mümkün görünmüyordu.

Ayrıca 1997 Lüksemburg zirvesinden itibaren AB, siyasi konularda Türkiye üzerindeki nüfuzunu da kaybetmişti. Bu arada PKK, Türk güvenlik güçleri tarafından büyük ölçüde çökertilmiş ve örgüt lideri Öcalan Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği ikametgahından çıkarken Türk özel kuvvetleri tarafından yakalanarak Türkiye’ye getirilmişti. Bu esnada Türk-Yunan ilişkilerinde yaşanan gerginlik en üst noktalara tırmanmış ve ilişkiler aynı şekilde devam ettirilecek olursa bir Türk-Yunan savaşı muhtemel hale gelmişti. Aynı dönemde PKK’ya destek vermiş bulunan Avrupa ülkeleri, bu örgütün taleplerini değişik yollardan Ankara’ya iletmek konusunda nüfuz kaybına uğramışlardı; zira Türkiye kendisini genişleme sürecinden dışlamış bulunan AB’nin bu konulardaki tavsiyelerini ciddiye bile almıyordu artık. Bu, AB açısından sürdürülebilir bir ilişkiler sistematiği değildi. AB en kısa zamanda Türkiye ile AGSK/AGSP meselesini ve Kıbrıs sorununu çözmeliydi. Ve Türkiye üzerinde kaybetmiş olduğu nüfuzunu yeniden elde etmeliydi. İşte bu düşüncelerle AB, Helsinki zirvesine geldi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ