TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNE GENEL BİR BAKIŞ (1919-2002)

TÜRKİYE-ABD İLİŞKİLERİNE GENEL BİR BAKIŞ (1919-2002)

Bin sekiz yüz otuzda yapılan Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması’yla resmen başlayan Osmanlı Amerikan diplomatik ilişkileri ABD’nin 1917’de Almanya’ya savaş ilân ederek Birinci Dünya Savaşı’na girmesi üzerine Babıâli’nin 5 Nisan 1917’de İstanbul’daki ABD elçisine verdiği notayla kesilmişti. Diplomatik ilişkilerin tekrar kurulacağı 1927’ye kadar Türk-Amerikan ilişkileri ikili bir anlaşma temelinden yoksun olarak fiilen sürdürülecektir. Birinci Dünya Savaşı’nın son yıllarını, Kurtuluş Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in ilânını takip eden gelişmeleri kapsayan bu dönemde Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin, zaman zaman sorunlar yaşansa da, dostane bir hava içinde cereyan ettiğini söylemek mümkündür.

Bu olumlu atmosferin bir sebebi, Birinci Dünya Savaşı sırasında iki tarafın birbirlerine savaşa girmemiş olmasıdır. Nitekim, Osmanlı Devleti’yle savaşmayan ABD, Mondros Mütarekesi’nden sonra Anadolu’ya işgal kuvveti gönderen devletler arasında yer almadığı gibi, özellikle Batı Anadolu’daki Yunan işgali sırasında Türk halkına karşı girişilen mezalimin durdurulması ve sorumlularının cezalandırılması için yürütülen girişimlerin çoğu da ABD kaynaklı olmuştur. Olumlu havanın ikinci sebebi ise, 8 Ocak 1918’de ABD Kongresi’ne gönderdiği bir mesajda Birinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleştirilmesi düşünülen Yeni Dünya Düzeni’nin temellerini oluşturan 14 noktayı açıklayan ABD Başkanı Woodrow Wilson’un, bu ilkeler içinde Osmanlı Devleti’nin mukadderatına ilişkin nispeten tarafsız bir yaklaşıma yer vermiş olmasıdır. Wilson ilkelerinin, doğrudan Osmanlı Devleti ile ilgili 12. noktasında, “Bugünkü Osmanlı Devleti’ndeki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Osmanlı yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca, Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgür geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır” şeklinde bir ifadenin yer alması Wilson’un, self determinasyon ilkesini Osmanlı Devleti’ni tamamen ortadan kaldırmak isteyenlerden farklı biçimde kullandığını göstermiştir. Bu tutum, Kurtuluş Savaşı’na katılanlar arasında, yeni Türkiye’nin Amerikan mandası altına girmesi gerektiğini savunan bir zümrenin ortaya çıkmasının arkasındaki başlıca amil olacaktır. Bununla birlikte, Wilson’un self determinasyon ilkesi, Doğu Anadolu’yu da içerecek biçimde bağımsız bir Ermenistan Devleti kurulması için de kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı sırasında ABD’yle ilişkiler, Doğu Anadolu topraklarının Ermenistan sınırlarına katılmaması ve Türklerin işgalcilere karşı yürüttüğü haklı mücadelenin tanınması için yürütülen girişimler eksenine oturtulmuştur.

Sivas Kongresi sırasında, 9 Eylül 1919’da ABD Senatosu’na bir mektup yollayan Mustafa Kemal, Wilson ilkeleri doğrultusunda Türklerin çoğunlukta olduğu yerlerin Osmanlı Devleti’nden ayrılmasının engellenmesi için, ABD Senatosu’nun oluşturacağı bir komisyonun bölgede incelemelerde bulunmasını ve mevcut nüfus kompozisyonunun sağlıklı olarak tespit edilmesini istedi. Bu çerçevede Eylül ayında, General Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyeti Anadolu’nun çeşitli yerlerinde incelemelerde bulundu. Mustafa Kemal, 22 Eylül 1919’da Sivas’ta “uzun uzadıya” görüştüğü Harbord’un gittiği her kentte, Türkçe, Fransızca ve İngilizce hazırlanmış, “Yaşasın Wilson’un 12. ilkesi” yazılı pankartlarla karşılanmasını sağladı. General Harbord, 9 Ekim 1919’da Mustafa Kemal’e gönderdiği mektupta bir yandan, Amerikalı misyonerlerden gelen bilgiler çerçevesinde Malatya, Kayseri ve Merzifon’daki Ermenilerin milli kuvvetlerce baskı gördüklerini iddia ederek, bu durumun değiştirilmesini istedi, diğer yandan da kendisine gösterilen yakın misafirperverlik sebebiyle teşekkür etti.

Esasen, Sivas Kongresi’nde ABD Senatosu’na mektup yazılmasını gündeme getirenler arasında “ABD mandası” fikrini savunanlar da vardı.5 Erzurum ve Sivas kongrelerinde ciddi biçimde tartışılan “ABD Mandası” konusu, zaman içinde meydana gelen iki gelişme sebebiyle gündemden kalktı. Birincisi, TBMM’nin kurulması ve oluşturulan milli ordunun işgalci Yunan ordusuna karşı 1921’den itibaren kazandığı askerî başarıların Kurtuluş Savaşı’nı yürütenlere sağladığı yüksek güven hissiydi. İkincisi ise, 1920’de ABD’de yapılan seçimlerde başkanlık koltuğuna oturan Cumhuriyetçi Parti’den Warren G. Harding’in, selefi Wilson’un aksine Yeni Dünya Düzeni’ne ilişkin idealist bir görüş taşımaması ve ABD’yi tekrar 1917 öncesindeki izolasyonist politikalara (infirad politikası/yalnızcılık) geri döndürmesiydi.

Manda meselesinin gündemden düşmesine rağmen, bağımsız Ermenistan konusu Türk- Amerikan ilişkilerindeki konumunu korudu. Mustafa Kemal, 28 Mart 1920’de İstanbul’daki Amerikan Yüksek Komiseri Amiral Mark Bristol’e yolladığı bir mektupta, Doğu Anadolu’daki Ermenilerin Müslüman ahaliye zulüm yaptıklarını belirtiyor, bu eylemleri şiddetle protesto ettiklerini söylerken, ABD Hükümeti’nin bu durumu dikkate almasını istiyordu. İngiltere’nin verdiği cesaretle, Batı Anadolu’da başlayan Yunan ilerleyişiyle eş zamanlı olarak Ermenilerin Doğu Anadolu’da Haziran 1920’de başlattıkları saldırı, 10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması hükümlerine göre Ermenistan’a bazı Türk topraklarının verilmesi konusu resmiyet kazanınca daha da yoğunlaştı. Kazım Karabekir komutasındaki milli kuvvetler, Ermeni ilerleyişini önce durdurdu. Ardından da Ermenilerin geri püskürtülmesi sonucunda 2 Aralık 1920’de TBMM Hükümeti’yle Ermenistan arasında Gümrü Antlaşması imzalanarak, Ermenilerin Doğu Anadolu üzerindeki toprak taleplerinden vazgeçmeleri sağandı. Böylece Ermenistan konusu siyasi alanda bir sorun olmaktan çıktı.

Dr. Çağrı ERHAN

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi / Türkiye

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ