TÜRKİSTAN’DAN (ORTA ASYA) DOĞU AVRUPA’YA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİ

TÜRKİSTAN’DAN (ORTA ASYA) DOĞU AVRUPA’YA YAPILAN TÜRK GÖÇLERİ

Günümüzde Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar çok geniş bir coğrafyada yaşayan Türkler, Altay Dağlarının kuzeyi ile Sayan Dağlarının güney-batısı arasındaki tespit edilebilen en eski yurtlarından itibaren birçok bölgeyi vatan edinmişlerdir.[1] Zamanımızdaki adları ile bu sahalar doğudan batıya şu şekildedir: Yakutistan, Güney Sibirya-Altaylar, Moğolistan-Kansu-Ordos, Doğu Türkistan, Batı Türkistan, Kuzey Afganistan, Horasan, Kafkaslar ve Azerbaycan, Musul-Kerkük, Halep civarı, Anadolu, Balkanlar, Kırım, Kazan.[2]

Altay-Sayan Dağlarının güneybatı kısmında yaşayan Proto-Türkler, M.Ö. 1700’den itibaren etrafa hakim olmaya ve yayılmaya başlamışlardır. Bu Proto-Türklerden bir kısmı bugünkü Kazakistan üzerinden Maveraünnehr’e (Maveraünnehir) kadar gelerek oradaki Akdeniz ırkları ile temas kurarken, batıya doğru açılan gruplar da Ural (Fin-Ugor) kavimleriyle irtibat sağlamışlardır.[3] Bu ilk hareketlenmeden itibaren çeşitli Türk boyları; kuraklık, nüfusun kalabalıklaşması, otlakların yetersizliği, mevsimlerin değişikliğe uğramaları sonucunda hayat tarzlarının etkilenmeleri ve daha çok hayvancılığa dayalı ekonomik yapılarının bozulmaları, başka bir Türk boyu tarafından yaşadıkları yerlerin istilaya uğraması gibi sebeplerle değişik zamanlarda, değişik yerlere göç etmişlerdir.[4]

Doğu Avrupa sahası da, bazı Türk boylarının Türkistan’dan (Orta Asya)[5] göç ederek devlet kurdukları coğrafyalardan birisi olmuştur. Türk oldukları henüz kesin olarak ispatlanamayan Sakalar (İskit) ile, menşeleri tartışılan Kimmerlerin[6] milattan yüzyıllar önceki göçleri göz önüne alınmazsa, Doğu Avrupa’ya ilk Türk göçü Hunlarla başlamıştır. Anavatan Altaylar civarından başlayan bu göçler Avrupa ile Asya arasındaki tabii sınır olan Ural dağlık bölgesi ile, Ural Irmağı’nı Altay Dağlarına bağlayacak bir coğrafi yolla yapılmıştır.[7]

Altayların eteklerinden başlayan bozkırlar, güney-doğu ve kuzeybatıya gittikçe düzleşmekte ve “step” haline gelmektedir. Aşağı Sir Derya (Seyhun) ve Aral Gölü istikametindeki bozkırlar Güney Sibir ovalarını teşkil etmekte ve Hazar Denizi’nin kuzeyinden Karadeniz’in kuzeyine uzanmaktadır. Bozkırlar, İrtiş Nehri’ne doğru çıktıkça zenginleşmekte, bol su ve bol otları ile hayvan beslemek için çok elverişli bir hal almaktadır. Bununla birlikte Sibirya’nın soğuk dalgalarına açık bulunması hasebiyle, yazları kısa ve kışları da o nispette uzun idi. Nehir mansıpları, sazlıkları ve kamışlıkları ile “kışlak” yeri olarak kullanılmaktadır.[8]

Kışlaklar fazla kar almayan yerlerde yapılırdı. Çünkü hayvanların kurumuş otları kar altından tırnakları ile çıkarıp yemeleri gerekiyordu. İrtiş boyları ile Batı Sibirya’nın bir hususiyeti de, ancak tepeler mahiyetinde olan Orta ve Güney Ural Dağlarından, Kama ve İtil nehirleri boyuna gitmek için tabii bir engel teşkil etmeyişi idi. Balkaş Gölü ve Talas Nehri’nden Seyhun, Yayık, Ukrayna’nın güney bölümü Don ve İtil nehirlerine doğru uzanan bozkırlar ise, Hazar Denizi’nin kuzeyinden, Uralların güneyinden, tarihte “kavimler kapısı” adıyla bilinen kum, çöl sahalarından sonra, İtil’in batısında yeniden bol otlu meralar ve yer yer dağlık-tepelik yaylalar halini almakta ve hakiki bir bozkır olarak Karadeniz’in kuzeyinden ta Karpatlara, Tuna boyuna kadar uzanmakta idi. Karadeniz’in kuzeyindeki bu bozkırlar, Orta Asya ve Batı Sibirya’daki yayla ve bozkırların devamı mahiyetinde idi, orada, geçilmesini güçleştiren yüksek dağlar veya büyük çöller olmadığı cihetle, Türkistan’daki kavimler, doğudan batıya kolayca geçebilirlerdi. Nitekim daha milattan birçok yüzyıllar önceleri “kavimler kapısı” yolu ile birçok kavim Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya gelmişlerdir.[9]

Avrupa’ya ilk göç eden Türk grubu Hunların batıya doğru ilerlemeleri Asya Hunlarının Türkistan’daki hakimiyetlerini kaybetmelerinden sonra vuku bulmuştur. Hunlar, Tanhu Mo-Tun zamanında (M.Ö. 209-174) sınırları doğuda Kore’ye, kuzeyde Kerulan, Tola, Selanga, Yenisey, Ob, İrtiş, İşim nehirlerine, batıda Balkaş Gölü’nün ötesinde Aral gölüne, güneyde ise Çin sınırında Wei Irmağı-Tibet yaylası-Karakurum’a kadar uzanan büyük bir imparatorluk tesis etmişlerdi.[10] Aradan geçen uzun zaman içerisinde gerek iç huzursuzluklar, gerekse kesif Çin propagandasının tesiri ile kuvvet ve otoriteleri zayıflamaya başlamıştı. Ayrıca başa geçen tanhuların dirayetsizliği, akınların duraklayarak devletin iktisadi bakımdan oldukça sıkıntı içerisine düşmesi ve askeri başarısızlıklar da eklenince toprak kaybetmeye başlayan devlet iyice güçten düşmüştür. Bu olumsuz şartlar altında başa geçen Tanhu Hohan-Yeh’in (M.Ö. 58-31), malî bakımdan rahatlamak gayesiyle Çin himayesine girme teklifi, durumu daha çok karıştırmıştır. Sol Bilge Eligi olan Çi-çi’nin, kardeşinin tanhuluğunu tanımaması ve Çin tahakkümünü reddetmesi üzerine devlet ikiye ayrıldı.[11] Çi-çi’nin kardeşini mağlup ederek Orhon Nehri civarında bulunan başkenti de ele geçirdi. Ho-han-yeh ise kendine bağlı kitlelerle Çin imparatorunun hakimiyetini kabul ederek Çin’in kuzeybatı sınır bölgesine çekildi.[12]

Aral Gölü’ne kadar bütün batı bölgesini hakimiyet altına alan Tan-hu Çi-çi, atası Mo-tun zamanındaki imparatorluğu yeniden ihya etti. Devletin ağırlık merkezini Çu-Talas nehirleri arasına kaydırarak, elde ettiği topraklar dolayısıyla İran, Afganistan, Hindistan, Doğu ve Orta Avrupa bölgeleri bakımından Asya tarihinin sonraki gelişiminde devamlı tesiri olacak olan Türkistan sahasına Türk kavminin iyice nüfusunu sağlamış oldu. Fakat Çi-çi’nin hakimiyeti uzun sürmedi. Çin; Vusunlar ve Kang-kü Devleti’nin yardımıyla büyük bir ordu oluşturarak, Talas civarındaki Hun başkentini kuşattı. Tamamen tahrip olan başkenti müdafaa eden Hunlar, başta tanhuları Çi-çi olmak üzere ağır kayıplar verdiler ve müstakil devletlerini de kaybettiler (M.Ö. 36).[13]

Çin tâbiliğini kabul eden Ho-han-yeh’e (ölm. M.Ö. 31) bağlı Hunlar, onun evlatları tarafından toparlanmağa başlanmışlardır. Kuvvetli bir devlet adamı olan Yu Tanhu zamanında (M. 18-46) ise, Çin’e karşı bağımsızlıklarını elde ederek, doğuda Mançurya’ya, batıda Kaşgar’a kadar olan geniş bölgede hakimiyet tesis etmişlerdir. Fakat Tanhu Yu’nun ölümünden sonra iç huzursuzluklar ve iktisadi darlık Hunları oldukça müşkül duruma sokmuştur. Bunun neticesinde, Yu’nun oğlu olan Tanhu P’u-nu’ya karşı mücadele ederek kuzeydeki Hunların arasına çekilen P’u-nu’nun yeğeni Pi’nin, M. 48 yılında kendini tanhu ilan etmesi Hunları bir daha birleşmemek üzere ikiye ayırmıştır. Ayrı ayrı siyasi nitelik taşıyan iki Hun devletinden Güney Hunları (Güney Moğolistan’da) Çin tâbiiyetini devam ettirirken, Kuzey Hunları (Kuzey Moğolistan) bağımsızlıklarını muhafaza etmişlerdir.[14]

Güney Sibirya, Çungarya ötesine kadar batı ve İç Asya’da iktisadi önemi büyük şehirlerin Kuzey Hun Devleti’nin idaresi altında olması, onları Çin saldırılarının odak noktası haline getirmiştir. Hunlar, bir yandan Çinliler ile uğraşırken, doğudan da Sien-pi hücumlarına maruz kalmışlardır. Hakimiyetlerini Güney Sibirya ve Çungarya’ya kadar genişleten Sien-piler, Kuzey Hunlarının topraklarını işgal etmişlerdir. Bunun üzerine kalabalık kitleler halinde batıya çekilen Hunlar, Güney Kazakistan bozkırlarındaki Çi-çi Hunlarının bakiyeleri olan soydaşlarına katılmışlardır (2. asrın ortaları).[15]

Batıya göç eden ve hakkında 200 yıl hiçbir şey bilinmeyen Hunlara dair IV. asrın ikinci yarısından itibaren Çin ve özellikle Roma kaynakları bilgi vermeye başladılar.[16] 355-365 yılları arasında Alanları mağlup ederek kuzey-batı Türkistan’daki Alan ülkesini ele geçirdiler. İtil Nehri’ni geçerek İtil, Don ve Kafkasya arasındaki sahaya hakim olarak Avrupa önlerinde görünmeye başladılar.[17] Balamir idaresindeki Hunlar, 374-5 yılından itibaren Don-Dinyeper arasında yaşayan Doğu Gotlarını (Ostrogot) kendilerine tâbi kıldıktan sonra ilerleyişlerini sürdürerek, onların batısında yaşayan Batı Gotlarını (Vizigotlar) Dinyester kıyılarında mağlup ettiler ve 378 yılında Tuna’yı geçerek Trakya’ya kadar ilerlediler. Doğu Macaristan ve Transilvanya’da da kendilerini hissettirmeye başladılar.[18] Esas kütlenin Güney Rusya ve Don Nehri civarında bulunduğu 395 yıllarında, iki koldan harekete geçtiler.

Merkezi Don nehri civarında bulunan Doğu Kanadı tarafından tertip ve Basık ile Kursik adlı iki bey tarafından idare edilen bir kısım Hunlar ise Kafkasya üzerinden Anadolu (Küçük Asya) ve Suriye’ye saldırdılar. Bu Anadolu akını sırasında Hunlar; bugünkü Erzurum, Karasu ile Fırat’ı geçerek Malatya ve Çukurova bölgesine kadar ilerlemişler, Urfa ve Antalya’yı kuşatıp, Suriye’ye gelerek Kudüs taraflarına varmışlardır. Orta Anadolu’ya Kayseri-Ankara civarına kadar gittikten sonra, Azebaycan- Bakü yolu ile merkezlerine geri dönmüşlerdir. Gerçekleştirilen bu akınlar planlı olmuş ve yerleşilerek vatan haline getirilecek en müsait toprakları bulma gayesi taşımıştır. Bu durum, Doğu Roma İmparatorluğu kadar Sâsanileri de telaşlandırmış ve korkuya sevk etmiştir.[19]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ