TÜRKİSTAN’DA ZERDÜŞTLÜĞÜN YAYILMASI VE ETKİLERİ

TÜRKİSTAN’DA ZERDÜŞTLÜĞÜN YAYILMASI VE ETKİLERİ

Zerdüştilik; ismini kurucusu Zerdüşt’ten almaktadır. Zerdüşt kelimesinin aslı “Zaratustra”dır. Zarat (güzel) ve ustra (develer) kelimelerinin terkibinden oluşur. Dolayısıyla Zaratustra “güzel develere sahip olan” anlamına gelir. Bunun Latinceleşmiş şekli “Zaratustra”, Yunanca şekli ise “Zoroastres’tir. Avrupa’da “Zarathustra” isminin kullanımı Nietzsche ve XVIII. yüzyıldan sonra İran felsefesi ile ilgili yapılan çalışmalar neticesinde gerçekleşmiştir. Zerdüşt’ün kurduğu dine Batı’da “Zoroastrianizm” veya bu dindeki tanrı için kullanılan Ahura Mazda ismine istinaden “Mazdaizm” denir.[1] Kur’anı Kerim ise, bu din mensupları için “Mecûs” (bkz. Hac, 22, 17) terimini kullanmaktadır.

Zerdüşt’ün M.Ö. 6000 yılları civarında yaşadığı ile ilgili klasik görüş kanıtlanamamış, ancak Büyük İskender’den 300 veya 258 yıl önce (M.Ö. 586) geldiği kaynaklarda ifade edilmektedir.[2] Şehrisrani, Zerdüşt’ün babasının Azerbaycanlı, annesinin de Rey şehrinden olduğunu ve Kral Küşteseb zamanında yaşadığını, belirtmektedir.[3] M.Ö. VI-VII. yüzyıllarda Doğu İran bölgesinden bugünkü Afganistan, Harezm, Merv ve Herat’a kadar veya Aral Denizi havzasında yaşamış oldukları tahmin edilmektedir. Yaşadıkları yere göre bazen değişik isimlerle de anılmışlardır. İran yöresinde bir Zerdüşt için bazan vehdin denirken, Hindistan ve Bombay’da hudin denmiştir. Müslümanların İran’ı fethinden önce Zerdüştiler için mazdayasna ismi de kullanılmıştır. Batılıların mazdeen olarak değiştirdikleri bu terim, kelime itibarıyla “Ahura Mazda’ya ibadet eden” anlamına gelmektedir. Mazdeen’e, Peygamber Zarathustra tarafından tezkiye edilmesi sebebiyle “temizlenmiş” anlamında Zarathustri de denir. Yasna 53’te verilen bilgiye göre Zerdüşt 77 yaşında (M.Ö. 583) ölmüştür.[4]

Zerdüştilik’te daena ve den kelimeleri, din kelimesini karşılayan iki terim olarak kullanılmaktadır. Bunlar, Kur’an’da ve modern Farsçada kullanılan “din” kelimesinin de menşei olduğu ileri sürülen “dan” ve “daftnâ” terimleridir. Orta İran’da kullanılan Pehlevice bir terim olan “dfin”in, Avesta’da yine din manasına kullanılan “daena”[5] dan türetildiği ifade edilmektedir. “Denân” teriminin de “gerçek inananlar, müttakiler” anlamında türetildiği belirtilmektedir.[6] Zerdüşt’ün dini; Allah’a ibadeti, şeytanı reddetmeyi, iyiliği emretmeyi ve kötülüklerden kaçınmayı içeriyordu. Yezdan ve Ehriman gibi aydınlık ve karanlık da birbirine zıt iki şeydir ve âlemdeki varlıkların ilkesidir. Ancak tanrı Ahura Mazda nurun ve karanlığın yaratıcısı ve yoktan var edicisi olarak kadiri mutlak bir varlıktır.[7]

Zerdüşt’ün tanrı anlayışının monoteist mi, dualist mi olduğu konusunda iki görüş vardır. Bunlardan biri olan klasik görüşe göre; Zerdüşt dini dualist tanrı inancına sahiptir. Kötü olan her şey “Engermeinow”un, iyi olan her şey de “Spentameinow”un bir parçasıdır. Bu iki zat daima savaş halindedir. Diğeri ise yeni tarihçilere ait olan; Zerdüşt dininin saf bir tevhit dini olduğu görüşüdür. Zerdüştilik ister tevhidi bir din olması açısından ele alınarak Urmuzd (Hürmüz) ve Ehrimen’e, Ahura Mazda’nın mahlukudur densin; isterse şirk ve dualizm esaslarına dayalı bir din olduğu ileri sürülerek Ehrimen’in, Ahura Mazda ile aynı zamanda mevcut olduğu söylensin, her iki durumda da dualist özelliği ifade edilmiş olur. Onun bütün varlık âlemini, hayırşer ve karanlıknur olarak iki esasa indirgemesi bu kanaati uyandırmaktadır. Bu dualist dünya görüşü, tabiat ve varlık âlemini ikiye ayırdığı gibi, insan ve dünyayı da iki zıt kutba bölmektedir.[8] Ancak yukarıda belirttiğimiz gibi; bu iki zıt gücün üstünde başlangıçta mutlak varlık olan Ahura Mazda’nın bulunduğu düşüncesi, tek tanrı fikrini desteklemektedir.

Zerdüştlükte Tanrı inancının yanı sıra melek, kitap, ahiret, hesap, cennet, cehennem gibi inançlar da mevcuttur. Zerdüştiliğin amentüsü de şöyledir: “Deva’lara tapınmaktan vazgeçiyor ve Zerdüşt’ün müridi olduğumu, Ahura Mazda’ya tapındığımı, Deva’ların düşmanı olduğumu beyan ediyorum.” Ayrıca İslamiyet’tekine benzer ve günde iki defa kılınan namaz da yer almaktadır. Zerdüştilikte güzel ahlak sahibi olmak temel felsefedir.[9]

Zerdüşt’ün vahye muhatap olduğu İslam kaynakları dahil bir çok kaynakta ifade edilmektedir. Ancak Zerdüştiliğin kaynaklarından mevcut olanlar M.S. IV. veya VI. yüzyıllardan itibaren yazılmış ve birkaç gruptan oluşuyorlar. Bunlardan yazılı kaynakların başında gelen Avesta birçok bölümden oluşmuştur: Bunlar Yasna (Kurbanlar), Yasht (Tanrılara yönelik ilahiler), Vendidad (Temizlenme kuralları), Vispered (Kült), Nyâyishu ve Gah (dualar), Khorda veya Küçük Avesta (günlük dualar), Hadhökth Nask (Kutsal Yazılar Kitabı), öte dünya ile ilgili kuralları ihtiva eden Aogemadaechâ (biz kabul ediyoruz) ve Nirangistan (kültürel kurallar). Yasnaların en eski bölümü olan Gathalar (ilâhîler), Zerdüşt’ün bizzat kendisine atfedilmektedir.[10]

Zerdüşt tarafından eski İran dininin reform edilmesi suretiyle kurulmuş ve İran’ın Hz. Ömer tarafından fethi döneminde İran’ın resmi ve hemen hemen milli dini hüviyetini almış bulunan Zerdüştiliğin, Orta Asya’ya ne zaman girdiğini kesin biçimde tespit etmek güç olmakla birlikte, kültürel açıdan Türk ülkelerinde de etkili olduğu bir gerçektir. Göktürk Devleti döneminde, imparatorluğun sınırları Horasan’a kadar uzanmıştır. Ayrıca Sasaniler Dönemi’nde Türkistan’da Hint etkisi azalmış ve buna paralel olarak İran milli dini karakterine bürünen Zerdüştilik, İran’da Mani dininin ortaya çıkması ile yönünü Orta Asya’ya çevirmişti.[11] M.S. III ve IV. yüzyıllarda Zerdüştlük, Budizm ve Hıristiyanlık, Orta Asya’nın muhtelif bölgelerinde görülmüştür.[12]

Coğrafi yapısı itibarıyla iç içe olan toplumların kültürel değerlerinde benzer ve ortak noktaların olması tabiidir. Zerdüştiliğin eski bir İran dini olması sebebiyle Türk ve İran toplumlarında bu dinin ortak bazı uygulamaları, geçmişte tarihçiler tarafından tespit edilmiştir. Orta Asya’nın çok eskilerden beri Hindistan ve Çin’le olduğu gibi, İran’la da münasebetleri olmuştur. Milattan önceki devirlerden beri Orta Asya’nın iç bölgelerinde İranlı unsurlar, İran’a yakın bölgelerde de Orta Asyalı Türk unsuru yer almıştır.[13]

Zerdüştiliğin Türkler tarafından kabul görmesini izah edebilmek için, bu dinin yayıldığı sahayı ayrıntılı bir şekilde incelemek gerekir. İran’da Ariler tarih içinde kendini Zerdüştlüğün yayılma döneminde göstermektedir. Arilerden önce İran’da yerli kavimler yaşıyordu. Ariler İran’a ve Hint’e olmak üzere iki farklı ülkeye dağılmışlar. Buraları işgal ettikten sonra bölgede büyük medeniyetler kurmuşlar. Yeni şartlarla karşılaşmaları sebebiyle Hint Arileri kabile hayatında kalırken, İran Arileri tarıma yöneliyorlar. Hayat şartlarının, sosyal düzenin ve ahlak duygusunun değişmesiyle, Mitraizm ve Zerdüşt’ten önceki ilkel dinler, İran’ın yeni ihtiyaçlarına artık cevap veremez hale gelmiştir. Yeni şartlara, sosyal, iktisadi ve ahlaki ihtiyaçlara cevap verecek, mevcut duruma uygun bir din gerekiyordu. Meselâ, daha önce hayvancılık yapanlar, artık kabile şeklinde yaşıyordu; bu nedenle tanrı için kolayca kurban kesebiliyorlar ve etinden istifadeyi düşünmeden Tanrı’nın yolunda yakabiliyorlardı. Bu dönemin arkasından çiftçilik düzeninde kurban kesmenin zararlarını görebiliyorlardı. Hayvancılıkla uğraşmamaları sebebiyle kurban kesmek artık onlar için zorlaşmıştı. Bunun için önceki hayvancılık döneminde çok kolay uygulanan bir geleneğin gerçekleştirilmesi çok zorlaşmıştı. Bu sebeplerden dolayı Zerdüşt ortaya çıkmış ve Tanrı’ya bağlılığı tesis için yeni bir din kurmuştur.[14] Zerdüşt’ün ne yaşadığı tarihle ve ne de yaşadığı yer ile ilgili kesin bilgilere ulaşılmıştır.

Türkler ile İranlılar arasındaki ilişkilerin kesin başlangıç tarihini tespit etmek güç olmakla beraber, asırlarca iki toplum iç içe yaşamıştır. Ancak bu ilişkiler her zaman dostane ilişkiler olarak devam etmemiştir. İranlılar ile Türkler zaman zaman Bizans’a karşı ittifak yaptıkları için bazı başarılar kazanmışlardır. İttifakın bozulduğu zamanlara rastlayan Bizansİran mücadeleleri esnasında ise Türklerin Hazar Denizi kıyılarına kadar sarktıkları gözden kaçmıyor. Barthold Türklerin Hazar Denizi’ne akan “Gürgen” nehri havzasını ele geçirmekle İran medeniyeti tesirinin başladığını ve Zerdüştiliği kabul ettiklerini belirtiyor.[15] Ama bütün bu dostça ve düşmanca ilişkiler sonucu, açık olan bir şey varsa, o da iki tarafın sıkı bir kültürel alışveriş içine girdikleridir.

Türk İran ilişkisinin bu şekilde yoğunlaşmasının sonunda, İran etkisinin bilhassa Göktürkler devrinden itibaren daha çok arttığı ve Çin, Hint etkilerine rakip hale geldiği müşahede edilmektedir. Sasani İmparatorluğu’ndaki dini mücadeleler sırasında İran’da barınamayan Zerdüştilik ve Manihaizm gibi çeşitli İran dinlerinin mensupları, İranÇin kervan yolları vasıtasıyla çeşitli Orta Asya ve bu arada Türk topluluklarının bulunduğu memleketlere sığınarak kendi inançlarını yayma imkanı bulmuşlardır.[16]

Sasaniler Devri’nde Orta Asya’da Hintlilerin tesirinin azalmaya ve buna mukabil İran etkisi kuvvetlenmeye başlamıştır.[17] Orta Asya halkından bazılarının Farsça konuşmaları, Zerdüştilerin bu coğrafyada başarılı olmalarında etkili olmuştur. Buhara şehrinin bir dönem Zerdüşti bir karaktere büründüğü düşünülürse, bunda mezhep kavgaları neticesinde mağlup olan İranlı unsurların, çeşitli din ve mezheplere hoşgörü gösteren Türklere ve Türk ülkelerine yönelmelerinin asıl sebebi anlaşılmış olur.[18] Halbuki Türkler, Parsların tersine Araplara karşı direnmişlerdir.[19] Ayrıca üzerinde durulması gereken bir husus da; Eftalitlerin (Ak Hunlar) İran ülkesini fetih hareketleridir. İşte bu fetih hareketi Fars unsurun tekrar Türk ülkelerine intikalini sağladığı gibi, yine Abbasi halifelerinin İran ve Zerdüştiliğe karşı baskı politikası uygulaması da bu ülkelerdeki Fars unsuru güçlendirmiştir. Buna rağmen İranlılar bulundukları ülkede tam hakim değillerdi ve koloniler halinde yerleşmişlerdi. İranlıların, savaştan ziyade Türk ülkelerine sulh içinde gelmeleri, onların Türkler üzerindeki dinî ve kültürel etkilerini artırmıştır.[20] İşte bu sebeple Buhara’da Mecus mabetleri çoğalmış ve Zerdüştilik Baykent ve Semerkant’ta da oldukça etkili olmuştur.[21] İslam fethi öncesi oldukça büyük dini kargaşa içinde bulunan Maveraünnehir’de de Zerdüştilik hakim durumda idi.[22] Bazı kaynaklar, Zerdüştiliğin, Çin Seddi’ne kadar olan sahada çeşitli Türk boyları arasına yayıldığını belirtmektedir.[23] Aslında Zerdüştiliğin milli bir din olduğu ve misyoner özellikler taşımadığı göz önüne alınırsa, kültürel geçişini ve Türkler arasında taraftar bulmasını yakın temas ve sirayet yoluyla yayılmaya hamletmek gerekecektir. Esasen, müesses bir din olan Zerdüştiliğin, bu şekilde Türklerin arasında yayılmış olmasının, milli bir dinin, şartlar uygun olduğunda evrenselliğe yönelmesini göstermek bakımından, dinler tarihi açısından önem arz etmektedir.

Göktürk Hakanlığı’nın kurulduğu VI. yüzyıldan itibaren Hıristiyan, Zerdüşt ve Maniheist cemaatlerin varlığı çeşitli inançların bir arada barındırmakla beraber yine de hakim din Gök Tanrı dinidir.[24] Tamim b. Bahr Dokuz Oğuz Kabilelerinin meskun oldukları bölgelerde yaptığı seyahatler sırasında onlar arasında Budizm’in yanı sıra Mani ve Zerdüştlük dinlerinin yayıldığını hatta önceleri çok kuvvetli olan Zerdüştlüğün, Mani dininin süratle yayılmaya başlamasından sonra eski gücünü yavaş yavaş kaybetmeye başladığını nakletmiştir.[25]

Batı Göktürkleri ile Bizanslılar arasında M.S. 571-591’de sıkı ilişkiler devam etmiştir. Bu dönemde bölgeye gelen elçilerden Teofilakt Simokatta “Türkler son derece olağanüstü bir tarzda ateşe saygı gösteriyorlardı” demektedir. Ayrıca Göktürklerde İran Zerdüştiliğinin, Hormuzda tanrısını kabul edilecek kadar tesir ettiği bilinmektedir.[26] Türk ve İranlıların tarih boyunca iç içe yaşamaları Türk ve İran mitolojilerinin çatışmasına da sebep olmuş, Türklerin atası Alp Er Tunga, İran kültüründe Afrasyap ismi ile anılmıştır.[27] Daha sonraki dönemlerde de karşılıklı kültürel etkileşme devam etmiştir. Nitekim Selçuklu Dönemi’nde kullanılan Keykubat, Keyhüsrev, Keykavus gibi unvanlar buna örnektir. Ayrıca Yezdan kelimesi o kadar yaygınlaşmıştır ki mehter marşımıza Allah anlamında girmiş ve yıllarca kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir.[28] Uygurlar döneminde de Turfan şehrinde Buda mabetlerinin yanında Mani ve Zerdüşt mabetleri yer almış, Uygurlar eski Türk inanışlarına olduğu kadar çok eskiden denedikleri Mani ve Zerdüştlük, yani ateşe tapma dinlerine karşı olan saygılarını da henüz yitirmemişlerdir.[29]

Sasanilerin son zamanlarında, yani VII. yüzyılın başlarında İran dinlerinin bu suretle Orta Asya’ya doğru yayılışa geçmesi, Soğd ve Baktriyan bölgelerinde daha önce mevcut olan Budizm’in etkilerini silmiştir. Böylece bu sahalar Zerdüştiliğin hakim olduğu yerler haline gelmiştir. Buralarda yaşayan Türkler, daha önce İran kültürüne girmiş olduklarından Zerdüştîliği kolayca benimsemişlerdir.

M.S 630’larda bu mıntıkalarda dolaşan HiouenT’sang, budist mabedlere çok seyrek rastlandığını, bunların Boş olduğunu, çünkü Zerdüştilerin Budist rahipleri engellediklerini, hatta zaman zaman yanar odunlarla kovduklarını bildirmektedir.[30] Onun bu ifadeleri, artık Budizm’in adı geçen bölgelerde faal bir durumunun kalmadığını göstermektedir.

Maveraünnehir halkının Arap fethinden önceki hayatın esas özelliği, arazi sahibi aristokratların hakimiyetine karşı İran’da olduğu gibi dengeyi sağlayacak bir taht, bir mabet ittifakı yoktu. Mahalli hükümdarlar, ileri gelen asilzadelerden meydana geliyordu. Böyle bir siyasi teşkilat altında bir devlet dininden söz etmek mümkün değildir. İran da olduğu gibi Maveraünnehir’de de hakim sınıfın dini Zerdüştilik olduğu halde İran’da cezalandırılan dualist mezheplere bağlı olanlar Maveraünnehir’de emin bir sığınak buluyorlardı. Budistler ile Nasturilerin de aynı hürriyete sahip oldukları anlaşılıyor. Zerdüştilik ile Budizm arasında da önemli bir mücadele görülmemiştir.[31]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ