TÜRK TOPLUMUNDA VAKIF AİLE İLİŞKİSİ

TÜRK TOPLUMUNDA VAKIF AİLE İLİŞKİSİ

Eski Türk ve İslam toplumlarında, bugünkü modern devlet anlayışı çerçevesinde devlet tarafında deruhte edilen eğitim, sağlık, kültür ve (ailenin sosyal güvenliği dahil) diğer bütün sosyal hizmetlerin toplumdaki varlıklı bireyler tarafından tesis edilen vakıflarca ifa edildiği bilinmektedir.[1]

Hz. Peygamber’in ölümünden sonra Hicretin ilk asrında teşekkül eden ve ikinci asrın son yarısında hukukî şeklini alan vakıf müessesesi, toplumun gereksinim duyduğu birtakım dinî, kültürel ve diğer sosyal hizmetleri karşılamak; başka bir ifadeyle toplumdaki fakirlere, kimsesizlere, talebelere, yolculara el uzatmak amacıyla İslam’daki sadaka-i cariye düşüncesine dayalı olarak varlıklı kimselerin bireysel mallarını, mülklerini kendilerince belirtilen amaçlara tahsis etmeleri sonucu ortaya çıkmıştır.

Ne varki, dinî ve hayrî bir gaye ile ortaya çıkan ve hayrî vakıf (şer’î vakıf) olarak adlandırılan bu vakıfların yanında şekilce ona benzemekle beraber, büsbütün ayrı bir mahiyet arz eden ve menfaati vakıf kurucusuna yahut mirasçılarına veya vakfiyesinde belirlediği kimselere tahsis edilen aile vakıflarının da İslam’ın ilk devirlerinden itibaren ortaya çıktığı anlaşılmaktadır.[2]

İslamın ilk devirlerinden itibaren zuhûr eden bu aile vakıflarının, H. 82/M. 701 tarihinde vefat eden Kadı Şureyh gibi ilk İslam hukukçularının şiddetli hucumuna uğradığı[3] ve bu itirazların -aşağıda belirtileceği üzere- daha sonraki devirlerde de ve hatta XVII. yüzyılda yaşamış olan Osmanlı bilgini Katip Çelebi tarafından da sürdürüldüğü görülmektedir.

Buna karşın, ailevî vakıfları savunan İslam fakihlerinin, bu tür vakıfları, diğer hayrî bir gayeye matuf olan vakıflar gibi meşru bir zemine oturtmak için, İslamın sadaka-i cariye fikrine başvurdukları görülmektedir. Bunun için Hz. Peygamber’in, “fakire sadaka sadakadır; yakın akrabaya sadaka ise hem sadaka hem sıladır” hadisine dayanarak, akrabaya yapılan vakfın sadaka olduğunu delil olarak göstermişlerdir.[4]

Halbuki, Hz. Peygamber’e atfen ve İslam fakihlerince ailevî vakıfların meşruluğuna delil olarak gösterilen hadiste “yakın akaraba” ifadesiyle, şer’i miras hukukuna göre eshab-ı feraiz arasında yer almayan akrabalara işaret edildiği anlaşılmaktadır. Aile vakfı kurucularının vakfiyelerine bakıldığında ise, bunların mallarını ve mülklerini, evvelen kendilerine ve ölümlerinden sonra da evlâd-ı evlâd-ı evlâdlarına, ondan sonra kölelerine veya uzak akrabalarına; evlâd ve yakınlarının nesilleri kesilince Harameyn gibi dinî kurumlara tahsis ettikleri ve böylece şeklen şer’i vakıflara benzer tasarruflarda bulundukları görülmektedir. Bu durumda İslam fakihlerinin ailevî vakıflar konusunda ileri sürdükleri gerekçelerin, pek de makul olduğu söylenemez; çünkü, İslam’da mülkiyet edinme, miras bırakma, vasiyet ve hibede bulunmak gibi ferdin hâl-i hayatında hür iradesi ve re’yi ile tasarrufta bulunabileceği veya ölümünden sonra geçerli olabilecek hak ve selahiyetleri vardır. O halde bu insanlar, durup dururken neden ve niçin mallarının veya mülklerinin tamamını ya da bir kısmını kendilerine, çocuklarına veya başka akraba ve yakınlarına vakfetsinler? Burada şunu da belirtmek gerekir ki, daha önce değişik vesilelerle Türk ve İslam tarihi üzerinde çalışan yerli ve Batılı araştırmacılar bu sorulara cevaplar aramışlar ve aile vakıflarının İslam dünyasında yaygın bir şekilde böylesi bir uygulama alanı bulmasına ilişkin birtakım görüşler serdetmişlerdir.

İşte, bu araştırmada Türk toplumunda vakıf ve aile ilişkisi irdelenirken, yeri geldikçe de bu sorular ve görüşler üzerinde durulacak; vakfın Türk toplumunda aile kurumuna ne gibi katkılarda bulunduğu ve bu uygulamaya hangi gerekçelerle karşı çıkıldığı, ailevî vakıf kuranların amaçları, toplumsal statüleri, servetleri ve bu tür vakıfların yaygınlık oranları gibi benzer sorulara ilişkin cevaplar, Türkiye Selçukluları ve Osmanlı tarihi dahilinde aranacaktır.

I. Türk Toplumunda Ailevî ve Yarı Ailevi Vakıflar

Bugün, Türkiye Selçukluları’ndan itibaren Anadolu’da tesis edilen vakıfların muhtelif arşivlerde veya ellerde mevcut bulunan vakfiyelerine bakıldığında, gelirinin tamamını vakıf kurucusunun kendisine, aile ferdlerine veya vakfiyesinde belirlediği diğer yakınlarına tahsis eden zürrî/ailevî/ehlî veya adi gibi değişik isimlerle nitelendirilen aile vakıflarının yanı sıra; bir kısım gelirlerini de toplumun gereksinim duyduğu birtakım muhtelif sosyal ve dinî hizmetlere şart koşan yarı ailevi (veya yarı zürrî) vakıfların da bulunduğu ve hatta bu tür vakıfların azımsanmayacak oranda oldukları görülmektedir.

İslam dünyasında tesis edilen vakıfların büyük çoğunluğunu bu tür aile vakıfları oluşturmaktadır.[5] Bu durum Türkiye Selçukluları’ndan itibaren Anadolu’da tesis edilen Türk vakıfları için de geçerlidir. Her ne kadar Türkiye Selçukluları döneminde tesis edilen ve vakfiyeleri bugüne ulaşan vakıflar amaçları bakımından sayısal bir incelemeye tâbi tutulmamışlarsa da, kimi araştırmacılar tarafından neşredilen Selçuklu devri vakfiyelerinde görüldüğü kadarıyla bu vakıfların büyük bir kısmının ya ailevî veya yarı ailevi vakıflar oldukları anlaşılmaktadır.[6]

Osmanlı dönemi vakıfları üzerinde daha net bilgiler bulunmaktadır. Sözgelimi, XVII. yüzyıl Osmanlı vakıflarının %33.54’ü (313’ün 105’i) ailevî ve %43.45’i (136’sı) yarı ailevîdir;[7] diğer bir ifadeyle XVII. yüzyıl Osmanlı devri Türk toplumunda tesis edilen vakıfların %77’sinin gelirinin ya tamamı veya bir kısmı vakıf kurucularının ailesi yararına tahsis edilmiştir. XVIII. yüzyılda tesis edilen Osmanlı vakıflarının da %7’sinin (324’ün 22’si) ailevî, ve %75’inin (324’ün 224’ü) yarı ailevî vakıflar olduğu görülmektedir.[8] Bu demektir ki, bu yüzyılda tesis edilen vakıfların %82’si tamamen veya kısmen vâkıfların aileleri yararına tesis edilen vakıflardır. 1718 ile 1800 yılları arasında Halep Vilayeti’nde tesis edilen 485 vakfın 237’si kısmen veya tamamen aile vakfıdır;[9] yani %48.86’sının gelirinin bir kısmı veya tamamı bu vakıf kurucularının ailelerine tahsis edilmiştir. Nazif Öztürk tarafından XIX. yüzyıl Osmanlı vakıfları üzerinde yapılan bir araştırmada bu dönem vakıfların %15’inin (60 vakfiyenin 9’u) yarı ailevi vakıflardan oluştuğu ve ele alınan örnek vakfiyeler arasında ailevî vakıflara rastlanılmadığı belirtilmektedir.[10]

Bu verilere bakıldığında Anadolu Türk toplumunda kurulan vakıfların büyük çoğunluğunun ailevî ve yarı ailevî vakıflardan oluştuğu anlaşılmaktadır. O halde, durup dururken kendi mallarının ve mülklerinin tamamını veya bir kısmını aileleri nâm ve hesabına vakf eden bu insanların kimliğinin irdelenmesi gerekir.

1. Kurucuları

Gerçekten de, İslam’ın ilk devirlerinden itibaren ailevî vakıfların tesisine müsaade edildiği ve bu tür vakıfları tesis edenlerin, tasarruflarında bulunan şahsi mallarını ve mülklerini nesilleri yararına vakfettikleri anlaşılmaktadır. Vâkıfın nesli sona erinceye kadar geçimlerini temin edebilecek tarzda bir aile fonu niteliğinde olan ve daha sonra çok bariz bir şekilde istismara uğrayan bu ailevî vakıfların pek mutad olmadığı; buna mukabil uygulamada, mallarının ve mülklerinin gelirinin bir kısmını dinî veya başka bir hayır cihetine; arta kalanının (gelir fazlasının) aile bireylerine tahsis eden; diğer bir ifadeyle, yarı hayrî yari ailevî vakıfların daha çok revaç bulduğu anlaşılmaktadır.

Bu tercihin sebeplerine bakıldığında, aile vakfı müessesesini istismar edebilecek durumda olanların başında sultanın kölesi niteliğindeki kapıkullarının geldiği görülmektedir.[11] Örneğin Selçuklu devri vâkıflarından H. 665 tarihli vakfiyesine göre Sivas Gökmedrese’nin tedris hizmetini aile ferdlerine tahsis eden Seyfeddin Turumtay’ın,[12] H. 680 tarihli vakfiyesiyle yarı ailevî bir vakıf tesis eden Sahip Ata Fahreddin Ali’nin,[13] H. 721 tarihinde Sivas’ta tesis ettiği vakfının gelirinin beşte birini oğlu Ömer Bey’in ihtiyaçlarına tahsis eden Sahip Kıvamüddin ibni Rahat’ın ileri gelen Selçuklu ümerasından oldukları bilinmektedir.

Osmanlı devri Türk vakıf kurucularının kimliğine bakıldığında, XVII. yüzyılda %89.13’ünü,[14] XVIII. asırda %68.45’ini,[15] XIX. yüzyılda ise %28.34’ünü[16] askeri sınıf denilen Osmanlı yöneticileri oldukları dikkat çekmektedir. Bu Osmanlı vakıf kurucularının büyük çoğunluğunun kapıkulu mensupları olduğu bilinmektedir. Örneğin, XVII. yüzyıl Osmanlı vakıf kurucularının %66.44’ü bu zümreye mensuptur[17] ve bu dönemde tesis edilen ailevî ve yarı ailevî vakıfların %49.69’u (68 zürri ve 86’sı yarı zürri) bunlar tarafından tesis edilmiştir.[18] Azerbaycan vakıflarının ekserisinin de zengin han veya bey ailelerinden ve bazen de tüccarlar tarafından tesis edildikleri belirtilmektedir.[19]

2. Servetleri

Yukarıda belirtildiği gibi Selçuklu ve Osmanlı devri Türk toplumunda ailevî ve yarı ailevî vakıf kurucularının büyük çoğunluğunun devlet hizmetinde yer alan yönetici sınıfına mensup kimselerden oluştuğu ve bunların büyük bir kısmının ya savaş yoluyla veya devşirme sistemiyle alınıp yetiştirildikten sonra yönetim kademelerinde yer aldıkları görülmektedir. Örneğin, XVII. yüzyıl Osmanlı vakıf kurucularının %21.94’ü kul asıllıydı.[20] Savaş tutsağı veya devşirme olarak ailesinden koparılan bu insanların bir kuşak içerisinde vakıf kurabilecek nisbette büyük servet edinmeleri, elbette ki ifa etmekte oldukları görevlerinin kendilerine sağlamış olduğu siyasi kudretin vermiş olduğu yetkilerle alakalıdır. Örneğin, daha önce Trablus beylerbeyi olan Ömer Paşa, sonradan Diyarbekir beylerbeyliğine atanır; burada Temmuz başları 1653 tarihinde ailesi yararına tesis etmiş olduğu vakfının gayri menkul gelir kaynakları bir çiftlik, beş değirmen, iki bahçe, bir çeltik dingi ve bir de harap olduğu belirtilen bir saraydan ibarettir.[21] Bir başka belgeye göre Ömer Paşa’nın toplam yıllık geliri 14.552.785 akçedir. Paşanın görev karşılığı olan Diyarbekir beylerbeyliği hassı geliri ise 1.200.066 akçedir. Buna göre, Ömer Paşa’nın kaynağı belirtilmeyen diğer gelirlerinin toplam tutarı, görev karşılığı kendisine tevcih edilen gelirlerinin onbir misline ulaşmaktadır.[22] 1586’da Yenisaray’da padişah için kendi harcamaları ile bir hamam ve iki cami yaptırmış olan Kılıç Ali Paşa, 27 Haziran 1587’de birden bire ölünce, geride bıraktığı servetinin yarım milyon altın olarak tahmin edildiği belirtilmektedir.[23]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ