TÜRK TARİHİNİN BAŞLANGICI

TÜRK TARİHİNİN BAŞLANGICI

Son araştırmalara göre, tarihimizin başlangıcı, Sümer tarihine ka­dar gitmektedir. Sümercenin aslı konusu çok yazılmış, çok işlenmiştir. Hemen her ulustan dilciler, Sümerce ile kendi dillerini karşılaştırmışlar, çıkar yol aramışlar, bulamamışlardır. Temeldeki gerçekler, Türkçe dışında, bütün dillere ters düşmüştür.

Sümer uygarlığında, bugünkü dünya uygarlığının başlangıcı, temeli vardır: Din, Tanrı, rahip, tapınak, şiir, destan, öykü, atasözü, düşünce düzeni; hükümdar, ulus, yönetim, kanun; okul, öğretmen, öğrenci; madencilik; tarım, ticaret, matematik, astronomi; her türlü sanat: mü­zik, resim, heykel ve mimari gibi.

İsa’dan önce 3.300 (üç bin üç yüz) yıllarında başlayan, 3.200 (üç bin iki yüz) yıllarında da yazının bulunmasıyla perçinleşen böyle bir uygarlığa, hiç kuşkusuz, her ulus sahip çıkmak istemiştir.

Ne var ki, bütün zorlamalara karşın, Sümerce araştırılan, karşılaş­tırılan pek çok dile ters düşmüştür, çünkü gerçek bir başka yöndedir.

Son incelemeler göstermiştir ki, Sümer uygarlığı, en eski bir uygar­lık olmakla birlikte tek başına bir halka değildir. Bu uygarlık, sonradan, yine Mezopotamya’da, aynı soydan gelen insanlarca, iki kez daha, iki büyük halka halinde yüceltilmiş, ayakta tutulmuştur.

Güney Mezopotamya’daki Sümer uygarlık halkasını, daha yukarı­larda, Kuzey Mezopotamya’ya doğru yayılarak, sürdüren, yaşatan, Gud’lar, daha sonra da Kas’lardır. Günümüzden, Türk tarihinin başlan­gıcına doğru, gidilmesi gereken oldukça karanlık yolda, en önemli, en ışıklı kilometre taşı, Kas’lardan kalan çivi yazılı tabletlerdir.

Kıvançla belirtmek gerekir ki, Gud’lann, özellikle Kas’ların dilleri­nin Türkçe oluşunun açıklanmasıyla, Sümerce sorunu da, bütünüyle aydınlığa kavuşmuştur. Son incelemelere göre, hiç kuşkusuz kesinlikle, Sümerce, Türkçedir demek doğru olur.

Sümerce’nin Türkçe olduğunu ilk kez yirminci yüzyılın başlarında Prof. Fritz Hommel açıklamıştı(1).

Atatürk bu çok önemli açıklamayı eşsiz görüşüyle hemen benimse­miş, bu konunun ve buna benzer başka konuların gerçekçi bilim yöntem­leriyle incelenmesi için, 1936’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesini kur­muş ve bu fakülteye batının ünlü Sümerolog’u Prof. B. Landsberger’i öğretim üyesi olarak yerleştirmişti.

Prof. B. Landsberger, Atatürk’ün, özellikle Sümerce konusunda önemle durduğunu yakından bildiği için, 1937’de toplanan Tarih Kurultayı’na, Sümerce üzerinde olmasa da, İ.Ö. 2.500 yıllarında Mezopotam­ya’da hükümran olmuş Gut ya da Kut kavminin Türk asıllı olabileceği hakkındaki düşüncelerini şöyle açıklamıştı: “Bu Gutium yahut Kutiun milletinin adının Akatça nisbet eki olan kısmını çizecek olursak Kut kalır. Eğer çok mühim olan alâmetler bizi aldatmıyorsa, tarihimizde Türklerle en yakın bir surette münasebettar olan, hatta belki de ayniyet gösteren kabile budur” (bkz. 1937 yılı Tarih Kongresi Zabıtları, TTK yayım, 8.105).

Sumer01[1]

Prof. B. Landsberger, Atatürk’ün hazır bulunduğu bu Kurultayda, Gut(Kut) kavmi kral adlarının çok olduğunu, ancak yazıtların bir kıs­mının kırıldığını, okunan beş kral adının açıklanabildiğini söylüyordu. Bu önemli adlar şunlardı:

  1. Yarlagan
  2. Tirigan.
  3. Şarlak, Çarlak,
  4. El-ulumuş
  5. İnim-baKas.

Prof. B. Landsberger, aynı bildiride; “Kut’lar, 2.500’den sonra, Akad’ın Samî krallarını düşürdüler ve 125 yıl Mezopotamya’ya hük­mettiler” diyordu, (bkz. aynı Zabıtlar, s.106.)

Atatürk’ün huzurunda, 1937 yılı Tarih Kurultayı’nda açıklanan bu çok önemli bildirinin konusu, ne yazık ki araya Atatürk’ün hastalığının girmesi, olayların hızı dolayısıyla, gereken önemle ele alınamamış, bir kenara itilmiş, tam kırk yıl unutulmuştur.

Kırk yıl sonra, Oğuz sözcüğünün incelenmesi sırasında, Fars’ların, Arapların eski çağlardan beri, düzenli bir biçimde, Oğuz’lara Guz deme­lerine dikkat edilmiş ve bu olayın nedenleri araştırılmış, Oğuz adının aslında Guz olabileceği düşünülmüş, geriye gide gide İsa’dan önce 1.700 (bin yedi yüz) yıllarında Mezopotamya’da beş yüz altmış (560) yıl hük­metmiş olan Kas’lara ulaşılmıştır. Bu çok önemli konu, 1978 yılı 11 Martında Cumhuriyet Gazetesinde ve 26 Eylülde de Milliyet Gazetesin­de ayrıntılı yayınlanmış, Kas’ların Guz’lar olduğu, Oğuz Türkleri sayıl­maları gerektiği, Oğuz sözcüğünün Guz biçiminden geldiği tarafımdan açıklanmıştı.

Kas dilinin çözülmesiyle, birçok tarihçi ve dilcinin sıraladığı soru­ları yanıtlamak kolaylaşmış, ayrıca Kas’lardan, Gud’lardan da eskiye gidilerek yıllardan beri ortada çözüm bekleyen Sümerce sorunu da aydın­lığa kavuşmuştur.

Son duruma göre, birçok dilci ve tarihçinin yöneltebileceği çok önemli soruları şöyle yanıtlayabiliriz:

Türk tarihi, İ.Ö. üç bin beş yüz (3.500) yıllarında yaşamış olan Sümerlerin tarihiyle başlatılmalıdır.

Kuzey Asya’da, Subar’lar (Sabirler, Subir’ler) adı(2) altında yaşayan Türk boyları, dondurucu soğuk, buz ve geçim zorluklarıyla, Sibirya’dan çeşitli yollarla, özellikle Hazar Gölü yörelerinden, Kuzey İran’dan sı­cak ülkelere, Güney Mezopotamya’ya göç etmişler, burada adları da Türkçe olan “Ur ve Uruk” kentlerini kurmuşlardır. Dil ve lehçe özellik­leri dikkate alınınca, Sümer’lerin bugünkü en yakın temsilcileri Kuzey Asya’da yaşayan Suvar, Yakut, Karagas, Çuvaş Türkleridir.

Hiç kuşkusuz bu diller, uzun yüzyıllar boyunca, başka Türk leh­çelerinin, başka dillerin yeni yeni aşılamalarıyla eski Sümer dilinden ol­dukça uzaktadırlar. Ne var ki, Türk dili ve lehçeleri, sözcüklerinin aslı­nı, dil kurallarını, inanılmayacak biçimde koruyarak yüzyılları aşmıştır. Bu bakımdan “Türk dili koruyucudur” denir. Gerçekten de Kas sözcüklerindeki Türkçe, çok uzaklardan, yirmi yedi yüzyıl önceden, pırıltılı kök ve ekleriyle günümüze kadar ışık vermekte, bugünkü Türkçeyi de aydınlatmaktadır.

Kasçanın ve Sümercenin Türkçe olduğu hakkındaki kanıtları sıra­lamadan önce, bu iki ünlü dilin arasındaki zaman bölümünde, aynı alan­lardaki, aynı yapıdaki Gud dilini açıklamak gerekmektedir. Bilinenden bilinmeyene doğru bir yöntem izlemekle sonuca daha sağlam gidilecektir.

Prof. Lansdberger’in 1937’deki Kurultayda Atatürk’ün huzurunda açıkladığı Gutlar (Kut’lar) daha doğrusu Gud’lar, yine aynı etkenlerle Kuzey Asya’dan göçmüş olan, ancak Subarlardan başka bir adla anılan başka bir Türk boyu, Guz’lardır. Bunlar çok yakın soydaşları olan Sü­mer tabanına kolaylıkla yerleşmişler, yoğun Samî toplulukları içinde ve üstünde, ancak 125 yıl hükümran olabilmişlerdir. İ.Ö. 2.285 yılında ya da Prof. M. Landsberger’in belirttiği gibi 2.500 yıllarında Mezepotamya’ya hükümran olan bu kavmin Gut ya da Kut biçimlerinde kullanılan adı­nın, kendilerinden 500-700 (beş yüz-yedi yüz) yıl sonra, yörede yaşayan Guz ya da Kas kavmiyle bağlantısı, birliği kolaylıkla açıklanabilir.

Ancak Prof. Landsberger Gud kavmi ile uygarlık alanında çok par­lak anıtlar bırakmış olan Kas kavmi arasında bir bağlantı kurmaktan çok uzaktır ve aynı Kurultayda şöyle demektedir: “Demek ki ben Elamlardan, Subarlardan, Sulubarlardan, Kaslardan bahsedecek değilim” (bkz. aynı Kurultay bildirisi, s. 104). Hâlbuki bugünkü koşullarda, yeni yeni incelemelerle Prof. Landsberger’in o gün için bir yana ittiği Elamlıların, Subar’lann, Kas’ların, Sümer’lerin Türk olduğu bilim alanında saptanabilmekte, gerçekler tümüyle ortaya çıkmaktadır.

Nitekim Gud (Kut) adı ile Guz (Kas) adı arasındaki büyük benzer­lik, yakınlık, birlik ortadadır. Sözcük yapıları da aynıdır. Aynı yörede yaşayan bu iki kavmin adını Akad kaynakları aktardığına göre, Akadca ile bu iki kavmin dilleri arasında “ses karşılanması = substition phone- tique” sorunu vardır. Bu bir yaygın dil olayıdır. Türkçede “hizmet, fa­zıl” biçiminde kullanılan Arapça sözcükler, Arapçada “hıdmet, fadıl” biçimlerinde kullanılır. Uluslar, yabancı dillerdeki sesleri kendi dillerine göre değiştirirler. Ayrıca, Türkçede “z”ye dönen bir “d” sorunu da var­dır. Türkiye Türkçesindeki “ayak” bazı lehçelerde “adak”, bazılarında da “azak”tır.

Bütün kaynaklar, Gud dili ile Guz (Kas) dili arasındaki yapı ben­zerliğinde birleşiyorlar. Her iki dil de Samî dil yapısında değildir ve her iki dil de bitişken (agglutinante) diller özelliğindedir. Kaldı ki köken bakımından aynı olan bu iki sözcük, eski ve yeni biçimiyle birlikte yaşayabilmiştir. Bu iki topluluk arasındaki boşluk ve oldukça büyük zaman farkına karşın Samîlere yabancı olarak aynı yörelerde, aynı özelliklerle yaşamlarını aralıksız sürdürmüşler, ancak, tarih kaynaklarında açık görünen bu sürenin belgeleri bulunamamıştır.

Görülüyor ki, Prof. Lendsberger’in bildirisinde söz ettiği Gud’lar kavmi Mezopotamya’da tek başına hükümran olmuş, tek bir halka değildir. Gud’lar bu yörelerde yaşamlarını aralıksız sürdürmekteydi; kendilerinden yaklaşık beş yüzyıl sonra gelen Guz’larla (Kas’larla) ya­kından ilgiliydiler, kısaca aynı kavimdiler demek doğru olur.

Sumer04[1]

Türkler bugün olduğu gibi, eski çağlarda da ayrı ayrı boy adlarıyla tanınıyorlardı. Bugünkü, Kırgızlar, Özbekler, Yakutlar, Çuvaşlar gibi, eski çağlarda da Subarlar (Subariler, Subirler), Gud’lar ya da Guz’lar (Kas’lar) vardı. Kısaca İ.Ö. 3.500 yıllarında yaşamış olan Sümer’ler de, İ.Ö. 2.500 yıllarında hükümran olan Gud’lar (Kut’lar) ve yine İ.Ö. 1.700 yıllarında hâkimiyet kuran Kas’lar (Guz’lar) arasındaki zaman farkı hü­kümranlık zamanlarının farkıdır. Yoksa Türkler bu yörelerde aralıksız, uzun yüzyıllar yaşamışlardır. İ.Ö. Sürye’deki Kas’lardan tarihçi Strabon Kos adiyle söz ettiği gibi Hazreti Muhammed zamanında da Türklerin bu yörelerdeki varlığından ve güçlerinden hadislerde de önemli kayıtlar vardır(3). Kaldı ki, Hazret-i Muhammed’den önce, Mekke’nin anahtarı­nın muhafızı olan Huza’a kabilesinin Türk asıllı olduğu Emir Kuzay gibi adlardan esinlenerek söylenebilir (bkz. İslam Ansiklopedisi Huza’a).

Türkler, Mezopotamya’da, Sümer ülkesinden başlayarak, yüzyıllar boyunca yaşamışlar, fırsat buldukça Samî kavimlere hükmetmişler, önce, Sümer Gudea krallığını, sonra Gud (Kut) krallığını, daha sonra da Guz (Kas) krallığını kurmuşlardır. Son iki krallığın hâkimiyeti toplam yedi yüzyıl sürmüştür. Böylece, Türkler, bu alanlarda, Mezopotamya’da, Sürye’de, Sürye Selçuklu devletini kuracak kadar yeni yeni akınlarla varlıklarını sürdürmüş samilere uyum göstererek yan yana yaşamış­lardır.

Bu durumun en iyi kanıtı, Batı İran’da, Mezopotamya’da, Sürye’de aralıksız varlıklarını sürdüren yine Kas’lardır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ