TÜRK TARİHİNDE BİR OTORİTE TİPİ: KAĞAN

TÜRK TARİHİNDE BİR OTORİTE TİPİ: KAĞAN

Devlet ve teşkilât fikrine erken çağlarda ulaşmış bulunan Türkler, geniş Orta Asya topraklarına ve topluluklarına hükmeden büyük devletler kurdukları gibi, Orta Asya’nın dışına da göç ederek gittikleri yerlerde yerli halklara hükmedip yeni siyasi teşekküller meydana getirmişlerdir. İlgili coğrafyalarda hâkimiyetin sağlanmasında güçlü bir yapıya sahip bulunan Türk devlet geleneği ve teşkilatı önemli birer unsurdur. Bozkırda, aileden başlayıp devam eden siyasal örgütlenmenin en üst yapı taşını devlet mekanizması oluştururken söz konusu mekanizmanın işleyişinde yani devletin idaresinde ise karşımıza bir otorite tipi olarak Kağan çıkmaktadır. O halde bozkır Türk kavimlerinin egemen unsur olmalarında devleti idare eden Kağanın siyasi otoritesinin kaynağının ve liderlik yeteneklerinin bilinmesi de elzemdir.

İşte bu çalışma, Türk tarihinde devletin lideri mevkiindeki Kağanı tipolojik bağlamıyla incelemeyi hedeflemektedir. Konunun zaman açısından sınırlarını İslam öncesi dönem oluşturmaktadır. Bu problematik mesele Kağanın otoritesinin kaynağı, yönetim erkinin meşruiyet salikleri, seçimi, özellikleri, vazifeleri gibi cihetlerden ele alınacaktır. Ancak konumuz bakımından kavramsal bir çerçeve çizmek adına öncelikle iktidar, otorite gibi terimlerin izahı gerekli görülmektedir.

Bu minvalde iktidar kavramı lügatte “bir işi yapabilme gücünü (erk)” ifade etmektedir.[1] Siyasi anlamda ise; “devlet yönetimini elinde bulundurma ve devlet gücünü kullanma yetkisi, bu yetkiyi elinde bulunduran kişi ve kuruluşlar”[2] demektir. Geniş anlamıyla iktidar, kendi iradesini egemen kılabilme, başkalarının davranışlarını denetleyebilme, bir şeyi yapmaya ya da yapmamaya zorlayabilme gücü olarak tanımlanabilir. Kısaca iktidar başkalarını yönetme gücüdür.[3]

Siyasi açıdan asıl önem taşıyan iktidar türü, siyasal iktidar dır. Siyasal iktidar, toplumun sadece bir kesimi üzerinde değil, tümü üzerinde geçerli olması yönüyle en genel, yetki alanının genişliği ve toplumu ilgilendiren tüm ortak konulara kadar uzanması nedeniyle en kapsamlı, toplum içinde geçerli olan tüm diğer iktidarlara da etki etme, sınırlar koyma ve denetleme imkânlarına sahip bulunması cihetiyle de en üstün iktidardır. Nihayet, siyasal iktidar, kararlarını yürütebilmek için, gerektiğinde zor kullanma yetkisine meşru olarak sahip bulunan tek iktidar türüdür. Toplumda söz konusu olabilecek diğer iktidarlar, ancak siyasal iktidarın kendilerine tanıdığı sınırlar içinde yaptırım uygulayabilirler.[4]

Otorite ise meşru iktidar demektir.[5] Bir toplumun sosyal ve kültürel yapısına uygun bir şekilde ortaya çıkan kurumsallaşmış güç kullanımı olan otorite, üstün emretme, yaptırma, yasak etme hakkını ve gücünü ifade eder.[6] Hakimiyet gücünü elinde tutan siyasi otorite yasanın, dinin, kamu vicdanının doğru gördüğü bir yönetim hakkına sahiptir ki buna meşru iktidar denir. Meşruiyet, siyasî iktidarın varlık sebebinin yönetilenler için makul bir anlama kavuşturulması, halkın rızasına ve onayına dayandırılmasıdır. İktidarın yasa, emir ve tasarruflarının toplumca kabul edilmesi ve uyulmasının tek dayanağı meşruiyettir. Bu yüzden siyaset, devlet, iktidar ve egemenliğin söz konusu olduğu her alan meşruiyet alanıdır.

Siyasi otoriteyi meşruluk temeline göre, sosyo-politik bir sınıflandırmaya tabi tutan Max Weber (1864-1920) meşruluk sözünü, sosyal gerçeklikte var olan ve otorite için otorite altında bulunanlar tarafından beslenen gerçek bir inancın karşılığı olarak ele almaktadır. O, meşru otoritenin kaynağı bakımından ortak vasıfta üç tip tespit etmiştir: Geleneksel Otorite, Kanuni (Yasal) Otorite ve Karizmatik Otorite.[7]

Geleneksel otorite eskiden beri yaşayan geleneklerin ve bu geleneklere uygun olarak otoriteyi elinde bulunduranların meşruluğunun, kutsal olduğu inancına dayanır. Kimin hükümdar olacağını eskiden süregelmekte olan uzun bir geleneğe dayanan kural ve nizamlar (örf ve adetler) belirler. Böyle bir sistemde kanunlara değil, geleneklerin tayin ettiği yöneticilere itaat edilir. Eğer emir verme gücünün geçerliliği, akılcı kurallardan oluşan ve herkes için bağlayıcı olan normlara dayanıyorsa, bu takdirde kanuni otorite söz konusudur. Böylece itaat edilen güç, kişiler değil fakat doğrudan doğruya hukuk düzenidir. Yasal egemenlik akli olarak konulmuş olan yasaların doğruluğuna ve bu yasalara göre seçilmiş bulunan önderlerin meşruluğuna olan inanca dayanır. Weber, karizmatik otoriteyi ise bir kişinin kutsallığına ya da kahramanlık gücüne veya örnek alınacak niteliklerine ve bu kişi tarafından oluşturulan düzene diğer kişilerin (halkın) tam bir teslimiyet içinde bağlanmaları sonucu ortaya çıkan otorite tipi olarak tanımlamıştır. Karizmatik otoritede Tanrı vergisi olağanüstü nitelikleri, kahramanlığı ya da örnek kişiliği gibi nedenler ile diğer bireylerden ayrılan karizmatik önderin buyruklarına uyulur. Yönetilenler önderin otoritesini tanrı vergisi doğaüstü niteliklere sahip olduğuna inandıkları için kabul etmişlerdir. Karizma tabiri, eski Yunancada Tanrı Vergisi anlamına gelen Charisma kavramından alınmıştır.[8] Max Weber’e göre, karizma kişisel olma niteliğini yitirip bir Aile Karizması ve Kurumsal Karizma haline de gelebilmektedir. Aile karizması, karizmanın liderin soyundan gelenlere geçmesi; kurumsal karizma da karizmatik yeteneklerin kişiden soyutlanarak, belli bir makamın objektif niteliği haline dönüşmesidir.[9]

Türk idare anlayışında bir siyasi otorite tipi olarak Kağan, yönetme yetkisi demek olan Kut’u Gök’ten yani Tengri’den alıyordu.[10] Bu anlamda Türk siyasi iktidar fikri kaynağı bakımından karizmatik bir kutsiyet taşıyor ve kanuni bir meşruiyet anlayışından kaynaklanıyordu. Türk düşüncesindeki bu karizmatik meşruluk anlayışı hanedan görüş açısından bir aile karizması olarak belirip, devlet veya otorite ile ilgili bir takım hukuki sembol ve törenlerde de görüldüğü üzere kurumsal karizma şeklinde gelişmiştir. Türk siyasi otorite anlayışının kanuni yönü ise, daha ziyade iktidarın niteliği ile ilgilidir.[11]

1. Türklerde Kağan

Türk devletinde hükümdarlar çeşitli unvanlar taşımışlardır: Tanhu veya şan-yü ( 5. yy ortalarına kadar), Kağan (khagan), kan (han), yabgu, idi- kut, ilig, beg (beg, bey), il-teber, erkin ve hakan sonraları sultan gibi unvanlar bunlardan bazılarıdır. Bu unvanlar arasında Türk tarihinde en yaygın olarak Kağan kullanılmaktadır. Unvan Çin kaynaklarında K’e-han şeklinde geçmektedir.[12] İmparator karşılığı olarak kullanılan Kağan’ın ilk kullanılış şekli kan ve han şeklindedir.[13] Lakin belgelerden anlaşılmakta ve genellikle kabul edilmektedir ki hakan, imparator veya kayser makamında olup, kral manasını ifade ettiği sezilen han (kan) tabirinden daha üstündür. Nitekim Kaşgarlı Mahmud eserinde Afrasyab oğullarına Han denir, Afrasyab ise Hakan’dır diyerek bu farkı belirtmiş durumdadır.[14] Son tahlilde Türklerdeki Kağan (Kağan) unvanı, Asya Hunlarındaki Şanyü (Ch’an-yü), Çindeki Huang-ti, Arapçadaki Sultan, Romalılardaki Caesar ve Basileus unvanlarının karşılığıdır. Bu durumda Kağan’ Batı literatüründe imparator demek olan büyük hükümdar anlamına gelmektedir.

Türklerde devlet başkanlığı devlet teşkilatının adeta mihrakı idi. Kağan’sız devlet düşünülemezdi; hakan devletin varlık cevheri sayılırdı. Şaman dualarında yurdun hakansız kalması kıyamet alameti kabul edilirdi.[15] Tonyukuk Abidesi’nde bu durum için şöyle denmektedir: “Bilge-Tonyukuk, ben özüm Çin ’de doğdum. Türk milleti (o zamanlar) Çin ’e bağlı idi. Türk milleti bir Hana sahip olmayınca Çin ’den ayrıldı ve (başka bir) Han buldu. (ondan sonra) Han’ını bırakıp yeniden Çin ’e bağlandı. Bunun üzerine Tanrı şöyle demiş: – (Ben sana bir) han verdim. (sen ise) Han ’ını koyup (Çin’e) bağlandın. (Türk milleti Çin’e) bağlandı diye, Tanrı (onları) öldürmüş. Türk milleti (böylece) öldü, dağıldı ve yok oldu.”[16] Hakansız devlet olamayacağını düşünen sadece Tonyukuk gibi devlet adamları değildir. Elli yıl Çin imparatorlarına hizmet eden Türk halkı (kara bodun) da şöyle sızlanıyordu: “Ben devleti olan (illi) bir millet idim; şimdi devletim nerede ve kim için kazanayım? Ben kağanı olan bir millet idim; şimdi kağanım hani.”[17]

Abidelere göre dünya gök ve yer biçiminde iki kat olarak tasavvur edilmekteydi. Ancak ikisi arasında insan (kişioğlu) ve onun üzerinde de Kağan vardı. Türkler yeri, göğü yaratan tek bir Ulu Varlık’a Tengri’ye inanmışlardır. Her ne kadar göğe yani semaya da Tanrı (Tengri) demişlerse de göğün kendisi Tanrı değildir. Belki Tanrı’yı gök yönünde hayal ettikleri için böyle ifade edilmiş olmalıdır. Önce gök, sonra yer, daha sonra da kişioğlu yaratılmıştı. Türk kağanı, insanları idare etmek için sonradan Tanrı tarafından insanoğlunun üzerine tahta oturtuldu. Yani yukarıdan aşağıya sıralama şöyle idi: en yukarıda gök, onun altında kağan, kağanın altında insanoğlu ve insanoğlunun altında da yer bulunurdu. Bu durum kitabelere Bilge Kağan’ın ağzından şöyle yansımıştır. “Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insanoğlu kılınmış. İnsanoğlu üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş.”[18] Türklerde kut bağışı ve karizmatik olan hükümdarlık Oğuz Han soyuna A-shih-na ailesine aittir. Bu Tanrı takdiridir. Bu soydan gelmedikleri için çok kıymetli beyler, örneğin cihan imparatorluğu kuran Timur bile han unvanını alamamıştır.[19]

Tanrı tarafından bu göreve tayin olunduğu kabul edilen Türk Kağanı, bütün yeryüzünün, yani insanlığın hükümdarıdır. Türk soyundan gelmesi gereken Kağanın ayrıca bilge ve alp olması gerekiyordu. Kağan olacak kişi aynı zamanda erdemli olmalıydı. Kağanlığın bir başka şartı ise küçlü (güç) ve külüg sahibi (ünlü) bulunmaktır. Bunların yanı sıra Kağanın kut, yarlık ve ülüg gibi Tanrı tarafından verilen özelliklere de sahip olması gerekmektedir. İşte bütün bu sebeplerle Bilge Kağan hükümdar oluşunu şöyle anlatıyordu: “Tanrı yarlık verdiği için özüm tahta oturdum! Dünyanın dört köşesinden milletleri, düzenledim…”[20] Bilge Kağan tahta çıkışı gibi sonraki icraatını da Tanrının bu yasamasına bağlamaktadır: “Ondan sonra Tanrı yarlık verdiği için, kutum ve kısmetim var olduğu için ölecek milleti diriltip, eğittim (besledim).

Çıplak milleti elbiseli, fakir milleti zengin kıldım, az milleti çok kıldım. ” [21] Yine Kül-Tigin Yazıtı’nda yer alan “Tanrı yarlık verdiği için, özümün kutu var olduğu için kağan oldum ” [22] sözleri de aynı mahiyettedir. İlteriş Kağan da devletsiz ve kağansız bir milleti Tanrı yarlık verdiği için derleyip, toplamıştır: “Tanrı izin verdiği için illiyi ilsizleştirmiş, kağanlıyı kağansızlaştırmış, düşmanı tabi kılmış, dizliye diz çöktürmüş, başlıya baş eğdirmiş. ..”[23] Esasında Tanrı ülüg ve yarlık verdiği gibi, bir de küç (güç) vermeli idi. Kitabelerde özellikle kağanın ve Türk milletinin başarılarında güç unsuru da önemli yer tutuyordu: “Tanrı güç verdiği için, babam kağanın ordusu kurt gibi imiş, düşmanı koyun gibi imiş.”[24] “Tanrı güçverdiği için orada mızrakladım, perişan ettim.”[25] Tabi ki bunlar Kağanın yaradılışıyla ilgilidir.

İyi huylarla donatılan Kağanlar milletine ve ülkesine faydalı idiler. Fakat iyi huylarla yaratılmamış olan Kağanlar milletini ve ülkesini felakete sürüklemekteydi.[26]

Hükümdarlar seçimle başa geçmektedirler. Ancak hükümdar olarak seçilebilmek için her şeyden önce yukarıda belirttiğimiz gibi adayın hükümdar soyundan olması gerekmektedir. Bu noktada genellikle vefat eden Han’ın yaşça büyük oğlu, o yoksa veya reşit değilse, yaşça en büyük kardeşi, o da yoksa amcası veya amcasının oğlu seçilirdi. Lakin hükümdarın sülalesine mensup olmak yeterli değildir. Seçimin geçerli olabilmesi için halkın da katıldığı büyük bir merasim ve büyük beylerden meydana gelen kurultayın tasdik ve kabulü gerekmektedir. Bu anlamda Kağan olabilmek için gereken sıra bozulabilmektedir. Yine Kağanlık mevkiinde başarılı olamayan, halkın refahını temin edemeyen, töreye aykırı hareket eden ve savaşın kaybına sebep olan Kağan azledilebilmekte veya öldürülebilmektedir.[27]

Yönetim açısından Türk sistemi ve despotizm ile yönetilen diğer cemiyetler arasında önemli farklar söz konusudur. Zira Türk anlayışında diğerlerinde olduğu gibi milletin vazifesi hükümdara bakmak değil, bilakis Kağanın vazifesi halkına hizmet etmektir.[28]

Kağanın halka karşı olan vazifeleri ise şu şekilde sıralanabilir: [29]

  1. Halkı eğitmek,
  2. Devleti, Milleti ve Töreyi düzene koymak,
  3. Devleti ve milleti derleyip toplamak,
  4. Halkı ve nüfusu çoğaltmak,
  5. Açı doyurmak, çıplağı giydirmek,
  6. At ve elbise vermek,
  7. Millete altın, gümüş ve değerli şeyler kazandırmak,
  8. Devlet ve millet için kazanmak,
  9. Kondurmak yani halkı iskân etmek,
  10. Asayiş ve güvenliği sağlamak,
  11. Tutmak yani devleti ve milleti idare yeteneği,
  12. İşi-gücü vermek.

Yusuf Has Hacib de hükümdarın halka, halkın da hükümdara karşı vazifelerinin bulunduğunu belirtir. Ancak hükümdarın tebaasından vazifelerini yerine getirmelerini beklemesi için, evvela kendisinin tebaasına karşı olan sorumluluklarını yerine getirmesi gerekmektedir.[30]

Bir Türk hükümdarının başarılı addedilmesi ve iktidarda kalabilmesi, söz konusu vazifeleri yerine getirmesi ile mümkün olmaktadır. Bu vazifelerin yerine getirilip getirilmediği ise halk tarafından kontrol edilmektedir. Halk, bir taraftan hükümdarı sorumluluklarını yerine getirme doğrultusunda zorlarken diğer taraftan yetkilerini de sınırlandırmaktadır. Hükümdarın yetkilerini Kurultay (Toy), Hükümet Meclisi (Bakanlar Kurulu) ve Töre (Hukuk Müesseseleri) çerçevelemektedir.

Eski Türk devletinde Kağanın meşruiyetini tamamlayan hükümdarlık sembolleri ise şunlardır: Otağ (hakan çadırı), örgin (taht), tuğ (kurt başlı sancak), davul, kotuz (sorguç) ve yay.[31]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ