TÜRK TARİHİ ÜZERİNDE ÇALIŞMALAR

TÜRK TARİHİ ÜZERİNDE ÇALIŞMALAR

Giriş

Türklerin dört bin yıllık bilinen tarihlerinde, başta Asya, daha sonra da Avrupa ve Afrika kıt’alarında çok değişik coğrafyalarda devlet kurmaları ve yaşamaları, her zaman dünyanın ilgisini çekmiştir. Zira dört bin yıllık bu uzun dönemde, Çin, Hint, Fars, Bizans, Arap ve nihayet Batı kültürü ile karşı karşıya gelen ve iç içe yaşayan Türklerin, benliklerini kaybetmemeleri, sahip oldukları öz kültürlerini devam ettirmeleri, kendilerinin de ne denli sağlam bir kültüre sahip olduklarını ispat ederken bu medeniyetler arasında etkileşimin ölçüsü hep merak edilmiştir. Bilhassa Karadeniz’in Kuzeyinden Doğu Avrupa’ya, oradan da İtalya ve Fransa içlerine kadar ilerleyen çeşitli Türk kavimlerinin bıraktıkları etkiler ve daha sonra Balkanlarda oluşan Türk asıllı devletler bu ilgiyi daha da artırmıştır. Nihayet doğu-batı ticareti ve İslâm dünyasına hakim olan Türklerin ulaştıkları medeniyetin Batı üzerindeki tesiri, Batılı müsteşriklerin ve seyyahların eserlerine konu olmuştur.

Genel olarak Türk tarihinin temel kaynakları arasında Çin İmparator günlükleri, Arap ve Fars kaynakları, resim, şekil ve damgalar, yazıtlar ve arkeolojik buluntular en önemlileri olarak yer almaktadır. İşte Türk tarihine ait çalışmalar da bu kaynaklara dayanmıştır. Özellikle Çin İmparator günlükleri İngilizceye çevrilirken, ağırlıklı olarak Ruslar tarafından gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda elde edilen değerli buluntular, Türk tarihinin sağlam kaynaklarını oluşturmuştur. Daha 1675 yılında Çin’e gönderilen Rus elçisi Nicolaie Milescu tarafından Yenisey’de görülen yazıtlar, İsveçli Yüzbaşı Johann Philipp Tabbert’in Das nord-und östliche Teil von Europa und Asia (Avrupa ve Asya’nın Kuzey ve Doğu Bölümü) adıyla Stockholm’de 1730 yılında yayımladığı kitabıyla ilim âlemine tanıtılmıştı. Buna karşılık Orhun yazıtları, Nikolay Mihayloviç Yadrintsev’in başkanlığındaki Rus heyeti tarafından 18 Temmuz 1889 tarihinde bulunmuştur. İlk tanıtım Ruslar tarafından yapılmışsa da, bilim dünyasına geniş şekilde duyurulması Fin Arkeoloji cemiyetince gerçekleştirilmiştir.[1] Buna karşılık yazıtlar Rus bilim adamı Wilhelm Radloff tarafından okunmaya çalışılmıştır.[2] Radloff’a gelinceye kadar eski Türk Tarihi ve diliyle ilgili çalışmalar neredeyse yok denecek sayıda olması sebebiyle daha çok nazariyata bağlı kalmış, Finlandiyalı M. A. Castren’in ve Macar H. Vâmbery’nin araştırmaları ışığında yürütülmüştür. Radloff tarafından doldurulan bu boşluk, haklı olarak Onun Türkolojinin kurucusu ünvanını kazanmasına yol açmış, Türkoloji bir ilim dalı olarak Onunla bugünkü ilerlemesine ulaşabilmiştir.

Radloff’un okumaya çalıştığı Orhun kitabelerini okumak, Onun çağdaşı ve arkadaşı olan Danimarkalı Vilhelm Thomsen’e nasip oldu.[3] Thomsen, Radloff’un tesbit ettiği yazıtları okumak suretiyle, Türk dili ve tarihine paha biçilmez bir hizmette bulunmuştur. Orhun yazıtlarının okunması, Türk tarih araştırmalarında milat olarak değerlendirilebilir. Esasen bütün ömrünü buna veren Radloff’un, Türkolojiyi, yani Türklerin manevî ve maddî kültürünü Dünyada tanıtması, Batılı ilim dünyasının ilgisini Türk dili ve tarihine yöneltmiştir.[4] Nitekim 1889’da Köl Tigin ve Bilge Kağan bengü taşlarının bulunmasından hemen sonra 1893’te Göktürk yazısının çözülmesi, 1897’de Tonyukuk anıtının keşfi, aynı yıl Kutadgu Bilig’in Mısır nüshasının bulunması, 1898-1914 arasında Doğu Türkistan’da pek çok Eski Uygur Türkçesi metin ve kitapların ortaya çıkarılması,[5] 1906’da Atabetü’l-Hakayık’ın, 1915’te Dîvânı Lügati’t-Türk’ün keşfi bunun bir sonucudur.

Asya ve Moğolistan’da gerçekleştirilen keşifler sonucu ortaya çıkan olağanüstü medeniyet kalıntıları, Orta Asya’da arkeolojik çalışmaları hızlandırmıştır. Özellikle Rus arkeologlarından M. A. Masson, M. Voronets, G. V. Grigoryev, V. A. Şişkin, A. A. Freiman, A. İ. Vasilyev, V. A. Vorobyev ve A. N. Bernstam gibi arkeologlar önemli buluntular elde etmişlerdir.[6] Bu buluntular arasında İskit tipinde oklar, ok ve kamçı sapları, silahlar, altın küpe, gerdanlık, yüzük, toka gibi süs eşyaları, madenî aynalar, çeşitli hayvan tasvirleri v.s. sayılabilir. Özellikle Rudenko asistanı Griaznov’la birlikte Altay dağlarında Çulımanış sıradağlarının Pazırık vâdisindeki Hun kurganlarında gerçekleştirdikleri kazılarda, M.Ö. V ilâ III. yüzyıl arasına ait araba parçaları, at kadavrası, keçe yaygı-duvar örtüsü, çadır direkleri merdiven, masa ayakları, kadın baş takısı ve halı bulunmuştur.[7] Dünyanın ilk düğümlü halısı olarak bilinen Pazırık halısı, gerek motifleri, gerekse ince sanat uslûbu bakımından dikkate şayan bir özellik göstermektedir.

Keza Kazakistan’da bulunan Alma-atı şehrinin 50 km. doğusunda Yesik=Eşik Kurgan’da yapılan kazılarda da, M.Ö. V-IV. yüzyıldan kaldığı sanılan mezarda dört bine yakın altın eşya gün yüzüne çıktığı gibi, üzeri baştan başa altın plâkalar ve aplikasyonla kaplanmış genç bir adamın cesedi de bulunmuştur. Bu Altın Elbiseli Adam’ın başındaki börkün ve elbiselerinin baştanbaşa altınla donatılması ve bu altın plâkalar üzerinde pars, at, dağ koyunu, dağ keçisi, sığır figürlerinin işlenmesi, Hunların faunasında bulunan ve plâstik sanatlarında uyguladıkları aynı hayvan cinslerini hatırlatmaktadır.[8] Ayrıca bu kazıda Altın Elbiseli Adam’la birlikte Göktürk harflerinin en eski şekli olduğu sanılan bir yazıya da rastlanmıştır. Bu buluş Türk yazısının Milattan önce teşekkül etmiş olabileceğini gösterdiği gibi, bulunan altın eşyalardaki yüksek sanat uslûbu Türklerin sanat seviyesini ortaya koymaktadır.

Bunun yanı sıra A.Y. Yakuboskiy[9] ve Wilhelm Bartold[10] gibi bazı araştırıcılar, Orta Asya’nın bu en bilinmez tarihinin Avrupa’da tanınmasında birinci derecede rol oynamışlardır. Eserini daha 1826 yılında yayımlayan Alman Heinrich Julius von Klaproth, Türklerin anayurdunun Altay çevresinde olduğunu yazmıştı.[11] Onu Hermann Vámbéry,[12] D. Rasovskiy, György Almássy, M. A. Czaplicka, G. J. Ramstedt, A. Zeki Velidî Togan ve ünlü Macar Türkoloğu Gyula Németh[13] takip etmiştir. 1799’dan 1806 yılına kadar İstanbul’da yaşayan Avusturyalı şarkıyatçı J. Freiherr von Hammer[14] ise Osmanlı tarihi hakkında eser verenlerin en önünde gelmektedir.[15]

Yeni kuşak Türk tarihçiliğinin önde gelen simaları içerisinde ise Bernard Lewis,[16] Alman şarkıyatçısı ve Türkolog Carl Brockelmann[17], Fransız tarihçi Fernand Braudel,[18] Geza Feher,[19] Rene Grousset,[20] Claude Cahen,[21] Robert Mantran,[22] Gyula Kaldy-Nagy,[23] Stanford Show’un[24] yanısıra Ziya Gökalp,[25] Fuad Köprülü,[26] Ö. Lutfi Barkan, Yusuf Akçura,[27] Zeki Velidî Togan,[28] Halil İnalcık,[29] Kemal Karpat,[30] Osman Turan,[31] İsmail Hakkı Uzunçarşılı,[32] Cengiz Orhonlu,[33] Akdes Nimet Kurat,[34] E. Ziya Karal,[35] Mehmet A. Köymen,[36] Bahaeddin Ögel,[37] İbrahim Kafesoğlu,[38] Mükrimin Halil Yinanç,[39] Emel Esin,[40] Aydın Sayılı,[41] Ahmet Temir,[42] Oktay Aslanapa[43] gibi Türk âlimleri, Türk tarihini yeni bir anlayışla ele almışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra Türk tarihçiliği ve Türkoloji alanında önemli gelişmeler olmuştur. 1931 yılında Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu’nun kurulması, bu hususta atılan en önemli adımdır. Bundan önceki dönemlerde Türkler tarafından Türk tarihi, hanedanlara dayalı bir anlayışla ele alınır ve yazılırken, bu tarihten sonra, tarihi bir bütün olarak değerlendiren yeni bir yaklaşım ağırlık kazanmıştır. Zira Türk tarihi binlerce yıl geriye giden engin ve bir büyük kültürün eseriydi. Bu kültürün ve tarihin araştırılması, milleti millet yapan ortak değerleri ortaya çıkaracak ve millî birliğin temeli atılacaktı. Nitekim Atatürk’ün bu konudaki görüşü, Türk tarih tezini teşkil etmiştir. Atatürk: “Büyük ve haysiyetli bir millet olan Türklerin tarihi insanlık kadar eskidir. Osmanlılar ve Selçuklulardan önce de Türkler, dünyanın dört bucağında devletler, imparatorluklar vücuda getirmişlerdir. Nerede bir Türk devleti batmış ise, bunun yıkıntıları üzerinde daima yeni yeni devletler kurmuşlardır. Şimdi de böyle bir tarihî an gelmiş çatmıştır. Osmanlı Devleti çökmüştür, fakat tarihî zincir kopmayacaktır”[44] sözüyle bu konuda çalışanları yönlendirmiştir. Nitekim Türk Tarih Kurumu’nun ilk yayınladığı eser Türk Tarihinin Ana Hatları ile Türklerin Medeniyete Hizmetleri, ikincisi ise Pirî Reis Haritası olmuştur. Bu akım, uzun müddet Türk Tarih Kurumu’nun öncülüğünde yürütülmüş, gerek ders kitaplarının hazırlanması, gerekse bini geçen ilmî yayın bu şekilde tarih ilmine kazandırılmıştır. Nitekim uluslararası olarak düzenlenen ve 1999 yılında Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yılı münâsebetiyle XIII.sü gerçekleştirilen kongreler, dünyanın çeşitli ülkelerindeki Türk tarihinin tanınmış ilim adamlarını misafir etmiştir. Kongreler sonucu basılan bildiriler ise otuzbeş cilde ulaşmıştır.

Türk Tarih Kurumu tarafından daha sonraki yıllarda da Türk tarihi ile ilgili pek çok kaynak ve araştırma yayımlanmıştır. Ayrıca 1991’den sonra Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, 1995 yılından itibaren Tanrı dağlarında ve Kırım taraflarında arkeolojik kazılar başlatılmıştır.[45] Keza Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı’nın (TİKA) yürütücülüğünde Moğolistan’da Orhun yazıtlarının bulunduğu alanda başlatılan kazılar ve âbidelerin kurtarılması ve eski haline getirilmesi çalışmaları da dikkate değer niteliktedir.[46]

Kamlar_Panosu_Satoglu_Mevkii-Salihler_Gudul-Ankara-1[1]

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ